#PazarOkuması - Başkentten Yükselen Altın Çocuk: İbrahim Ahmed Acar

Kurduğu basit ve kısa cümleler, yaptığı az ve öz konuşmalar genç yaşının değil, derin karakterinin bir sonucu: “Bir işi yapmaya kalktıysan önce sevip sevmediğinden emin ol” diyor Türkiye’ye bir ayda iki dünya şampiyonluğu getiren milli eskrimci İbrahim Ahmed Acar. Başarı, motivasyon ve hedefe ulaşmaya dair söyledikleri, okuyan herkeste bir aydınlanma yaşatabilir.

23 Temmuz 2017

#PazarOkuması - Başkentten Yükselen Altın Çocuk: İbrahim Ahmed Acar

Ankara’nın uçsuz bucaksız yollarının ortasında bir vaha:

Türkiye Olimpiyatlara Hazırlık Merkezi. Çok tanıdık bir başkent psikolojisi hakim buraya; sürekli bir ‘bakan gelecek’ telaşı ve ceket önünü ilikleme paniği... Tüm bunların arka planında ise yaşları 12 ile 18 arasında değişen geleceğin olimpiyat takımı... Sanki görünmez, kir geçirmeyen bir balonun içinde, büyük bir heyecanla antrenmanlarına devam ediyorlar. Gülle sallayanlar, ok savuranlar, sprint koşanlar... Ve onların az ilerisinde son bir ayda ülkesine kazandırdığı iki dünya şampiyonluğu sayesinde ‘eskrim’ sporunu herkese hatırlatan İbrahim Ahmed Acar...

‘Görevli teyze’lerden biri, biricik gururu İbrahim’in ne kadar pırlanta olduğundan bahsederken, arada dert yanıyor tatlı tatlı: “Hiç pas vermez bize. Konuşmaz pek.

Bir türlü açamadık şu oğlanı. Allah kolaylık versin size.”

Ankara’nın derin sessizliği sanki üzerine sinmiş, yaşından beklenmeyecek bir soğukkanlılıkla eli, kadının omzunda; yarım gülüyor İbrahim.

Sınıfının az kıkırdayan, nadir konuşan, aklı başında ve derli toplu öğrencisi olduğunu uzun uzun anlatmasına gerek yok, zaten anlatmak gibi bir ısrarı da yok. Halinden, tavrından belli. Doğma-büyüme Ankaralı bir babanın doğma-büyüme Ankaralı çocuğu. İstanbul ne resimde ne de planlarda yok. Hiç olmamış; belki de hiç olmayacak. Bir spor dalıyla tanışmasını açık görüşlü ve idealist babasına borçlu. Her şeyden evvel, imkanlar dahilinde sağlıklı bir evlat yetiştirme derdinde, etrafına “Çocuk yetiştirirken nelere dikkat etmeli” diye sorup akıl danışacak kadar makul bir baba var başarısının arkasında. “İyi beslensin, çok uyusun, bol bol da hareket etsin; mutlaka bir sporla haşır neşir olsun” tavsiyeleri üzerine henüz yedi yaşında, Ulus’ta bir gençlik spor kulübünün yaz okuluna verir oğlunu. İbrahim’in gün boyunca eskrim dahil basketbol, tenis, yüzme gibi farklı spor dallarıyla meşgul olduğu, neye ne kadar merakı ve kabiliyeti olduğunu fark ettiği yaz okulu…

İbrahim, o yaz kılıcı eline ilk aldığında ne hissettiğini hatırlamıyor. O andan önce eskrimle ilgili hiç hayaller kurmamış, bu spor üzerinde kafa yormamış. Hatta yolları hiç kesişmemiş bile bu sporla. Ne televizyonda bir karşılaşma izlemiş ne de etrafından eskrimle ilgili bir hikâye dinlemiş.

Eskrim, kökleri ortaçağa dayanan, şövalyelikle beraber Avrupa’da kılıcın yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan bir spor dalı. Kılıç, aslında Osmanlı kültürünün de bir parçası, bir tür ata sporu. İbrahim, bu topraklarda böyle bir geçmiş olmasına rağmen, bu kültürün muhafaza edilmediğini, zaman içinde unutulmaya yüz tuttuğunu anlatıyor. Eskrime olan yabani tutumumuzu da buna bağlıyor: “Günümüzde Türkiye’de kaç kılıç ustası kaldı ki? Malzemelerin hepsi yurtdışından temin ediliyor. Eğitim desen, Türkiye’deki antrenörlerin sayısı yeterli değil.” Dünya şampiyonu olmasına rağmen sponsoru yok, kulübünün varlığı sınırlı. Başarı, baba-oğul dayanışmasının bir ürünü. Baba, ‘büyük tablo’nun farkında: “Türkiye’nin en köklü ailelerinin, eskrim sporuyla ilgilendiğini düşünün. Dede, baba, torun… Kuşaktan kuşağa geçen bir spor... İşte, İtalya ve Fransa gibi ülkelerden çıkan dünya şampiyonları böyle bir disiplinden geliyor. Türkiye’de sokaktan geçen birine ‘Sporla ilgileniyor musun’ diye sorsanız size cevap olarak tuttuğu futbol takımını söyler, tüm futbolcuları annelerinin kızlık soyadlarına kadar sayar.” Bizde durum böyle.

 17-07/21/208a9243_by-erbil-balta-final-sb.jpg

Eskrim hakkında konuşurken sık sık satranç hakkında referanslar verilmesi çok normal. Çok hızlı oynanan, çevik düşünmeyi ve hareket etmeyi gerektiren, ‘ayaklı satranç’ olarak da bilinen bir spor dalı bu. “Gerçekten de hızlı bir satranç gibi. Sadece bedenin ve kılıcınla değil, aklınla da karşı tarafa sürekli atak halindesin” diyor İbrahim. Milisaniyeler içinde karşındakinin taktiğini çözmeli, kendi taktiklerini düşünmeli ve aralarından en iyisini seçerek karşı hamleye kalkışmalısın. Olasılıklar toplamı, kuvvetler dengesi, koordinasyon, çeviklik, kuvvet, akıl; hepsi milisaniyeler içinde!

Sabah başlayıp akşam biten karşılaşmalardan bahsediyor İbrahim, antrenman sahasının kenarındaki kaldırıma oturmuş karşısındaki yeşil sahaya uzun uzun bakarken.  Eskrimde rauntların arası ve ucu açık. Haliyle bir karşılaşma sabah başlayıp akşam bitebiliyor. Tekrar ısınıp konsantre olmak, nefesini düzeltip aklını toplamak, gün içinde enerjini tasarruflu kullanmak eskrimin en önemli taktikleri.

Eskrimin satrançtan ayrıldığı nokta ise sonraki hamleleri düşünmeden sadece o ana, o hamleye odaklanmayı gerektirmesi. Tüm olan bitene, “Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Olursa olur, olmazsa da canımız sağ olsun” sakinliğiyle bakabilen bir şampiyon modeli bu. ‘Anda kalmak’ hiçbir sporda, hiçbir sporcuda bu kadar anlamlı durmamıştı.

Karşılaşmaların öncesinde sürekli tekrarladığı bir ritüeli, tutunduğu bir cümle ya da sığındığı bir taktiği var mı peki? “Hayır”; son derece sakin bir şekilde maça çıkıyor ve kılıcını sallıyor. Bu kadar.

“Bu bir mücadele, ya kazanırsın ya da kaybedersin. İyi odaklanırsan sonuç olarak başarı elde edersin, odaklanamazsan da kaybedersin. Bu kadar basit” lafının üzerine elbette heyecanlandığını ama motive olmak için ekstra bir çaba sarf etmediğini söylerken, insan şunu düşünmeden edemiyor: ‘Başarı ve motivasyon’un çözülmesi imkansız bir formül gibi gösterildiği; çok izlenen konferanslar ve çok satan kitaplar üzerinden bir ‘ürün’e dönüştürüldüğü günümüzde, yeni şampiyon İbrahim’in söyledikleri bu çok şişkin balonu bir anda söndürecek bir etkiye sahip. Önemli olan öz, gerisi boş laf…

Aşırı hırsın, fazla düşünmenin fayda getirmediği bir spor dalı bu. Sakin olan, serinkanlı kalan hep bir sayı önde.

Yarı finalde Güney Koreli Jayeoon Lim karşısında açık ara önde giderken, bir anda skorun eşitleniverdiği maçı, son bir hamleyle 15-14 kazanmasını konuşuyoruz. Küçük bir akıl dağılmasının, açık ara önde götürdüğü bir maçı neredeyse kaybetmesine sebep olabildiğini anlatıyor: “Kendini kontrol edebilmen önemli. Aklını, elini, vücudunu, düşüncelerini… Başkalarının sana söylemesiyle edinebileceğin bir yeti değil bu.

Pratik olman gerekiyor. Kendini kontrol edebilmeyi ise her karşılaşmanın sonunda daha çok öğreniyorsun.” Arada hatırlatmalı: Bu bilge cümleleri kuran kişi, henüz lise üçüncü sınıf öğrencisi ve hayatı antrenman ile okul arasında geçiyor.

Devlet büyüklerinden gelen tebriklere ve Twitter büyüklerinden yağan övgülere de pek ‘takıldığı’ yok: “Gelip geçici şeyler bunlar. Bugün kazanırsın, yarın kaybedersin. Ben kendi işime bakmayı tercih ediyorum.”

Peki, bir sonraki hedefi ne? İstanbul mu, yurtdışı mı? Üniversite mi, olimpiyatlar mı? Kılıç kuşananın, son söz yeni nesil şampiyonun:

“Hayat bİr gündür,

O da bugündür.

Yarın ne olacağını kİmse bİlmez kİ…”