Haftanın okuma listesi

Bir Paragraf öneriyor: Kriminal araştırmanın kökenlerini Polis Dedektifliğinin Tarihi'nde keşfedin, Nikolay Gogol'ü Vladimir Nabokov'dan dinleyin, Montaigne'i bir kez daha Stefan Zweig rehberliğinde okuyun.

27 Şubat 2012

Haftanın okuma listesi

Polis Dedektifliğinin Tarihi 1750-1950

Polisiye yahut dedektif hikâyesi dendiğinde artık akan sular durur oldu. Televizyonlarda yayınlanan ve izlenme rekorları kıran yerli yabancı dizileri bir gözden geçirdiğimizde büyük çoğunluğunu polisiyeler oluşturuyor. Gün geçmiyor ki hayatımıza yeni bir dedektif daha girmesin. Günümüz romanında polisiye unsur yoksa, bir şeyler eksik sayılıyor. Peki ne zaman, daha doğrusu nasıl doğdu dedektiflik müessesesi? Sherlock Holmes gibi bir kurmaca karakteri var eden ‘gerçek’ karakterler kimlerdi? Ne yaptılar da bunlar oldu? ‘Polis Dedektifliğinin Tarihi 1750-1950’ adlı inceleme kitabında yer alan makaleler bütün sorulara cevap veriyor. Sadece polisiye tutkunlarının değil, tarih meraklılarının da ilgisini çekecek bir kitaptan söz ediyorum. Emsley ve Makov ikilisi öyle bir iş çıkarmışlar ki, kitapta yer alan uzmanların kaleme aldıkları makaleler müstakil kitap oluşturacak zenginlikteler. Örneğin kurumsal 18. Yüzyıl Londra’sından Bow Street Runners, polislerin yetişemediği davaları devralmaya başladıklarında bilhassa hırsızlıklarda oran azalırken, beraberinde başka sorunlar da ortaya çıkmış. Örneğin, polisin suçu önlemede ‘muhbir’leri kullanması veya Runners üyelerinin batakhane ve genelev müdavimi eski suçlular olmaları ilk itiraz noktası olmuş. Fransa’nın polis dedektifleri ise kurumsal anlamda dünyadaki ilk örnek. Meşhur dedektif Vidocq, eski bir suçluyken, daha sonra Fransa polisine dedektif olarak göre yapmış. Emekliliğinde de kendi dedektiflik bürosunu kurup, bir ilki daha gerçekleştirip anılarını kaleme almış. Kitap sadece bunları anlatmıyor… Dönemin ‘suç’/’suçlu’ örneklerini verip, halk gözünde ‘kahraman’ olarak değerlendirilen pikaresk suçluların da portresini çiziyor inceleme. Eski suçlu yeni dedektifler, Alman Gestapo’sunun yarattığı etki, KKK ile önce işbirliği yapan sonra onların peşine düşen FBI ve daha nicesi anlatılıyor… Dedektiflik müessesesinin ilk yarattığı huzursuzluk ise, bugünden bakılınca oldukça sıradışı geliyor. Bir süre sonra meclislerde bile tartışılan halkın ve dönemin aydınlarının isyanı, bir nevi ‘sivil polis’ olarak ele alınabilecek dedektiflerin ‘kişisel hayatın mahremiyetine’ giriyor olması. Yani polis üniforması giymeyen bu ‘sivil’ler ajan provokatörlük yapabilecekleri gibi, herkesi ve her şeyi yetkisiz izleyebileceklerdir… Bugün bile dile getiremeyeceğimiz bir itirazın o yıllarda yüksek sesle beyan edildiğini öğrenmek şaşırtıcı. Emsley ve Makov ikilisinin editörlüğünde ‘gerçek’ bir dedektif hikâyesi okuyayacaksınız.

[Polis Dedektifliğinin Tarihi 1750-1950 / Clive Emsley, Haia Shpayer-Makov / Çev.: Ayşe Handan Konar / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Araştırma-İnceleme]

Nikolay Gogol

Dostoyevski’nin meşhur sözüdür; “hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.” Rus edebiyatının seyrini değiştiren, kendinden sonraki o akıl almaz ustalar nesline zemin hazırlayan dehanın başında gelir Gogol. Onun içindir ki, ondan sonra gelen her Rus yazarında ondan bir parça vardır, olmak zorundadır. Gogol için söylenecek söz çok, kahramanları için söylenecek şeyler daha çok. Bu büyük dehayı ve eserlerini daha iyi anlamak için, usta bir çilingirin maymuncuğuna ihtiyacımız vardır. Bu çilingir şüphesiz Nabokov’dan başkası değil. Büyük usta, en büyük ustayı öyle bir anlatıyor ki, her satırında, her cümlesinde, her kelimesinde ikisine de hayranlığınız artıyor. Nikolay Gogol biyografisinde Nabokov, ölümünden geriye sarıyor zaman çizgisini. Sonra gençliğine ve eserlerine, eserlerindeki kahramanlara odaklanıyor. Her kahramanda yeni bir Gogol portresi çiziyor. Aslında kuru bir biyografi olmadığı gün gibi ortada olsa da, Nabokov bas bayağı bir roman yazıyor kahramanın Gogol olduğu. Onu öyle bir evirip çeviriyor ki, mizah yazarı olarak ünlenen Gogol’ün hayatındaki trajediyi ve ironiyi tüm boyutlarıyla aktarıyor. Gogol’ün paltosundan çıktıkları bir gerçek, ama Nabokov’un metnini okuduktan sonra insan ister istemez ekliyor: ‘aslında onun burnuna tutunarak hayatlarını sürdürdüler…’

[Nikolay Gogol / Vladimir Nabokov / Çev.: Yiğit Yavuz / İletişim Yayınları / Biyografi]

Montaigne

Zweig, 1942’de hayatına kendi iradesiyle son verdiğinde yarım kalan eserlerinden birisidir Montaigne. Nazi Almanyası’nda kitaplarının yakılmasının ardından Erasmus’la başlattığı içsel yolculuğuna Montaigne’le sonlandırmıştır Zweig. Montaigne onun için, insana her yaşında ve hayatın her döneminde seslenen Homeros Shakespeare, Balzac, Tolstoy’un dışında, “ancak belli zaman geldiğinde kendilerini bütün anlamlarıyla açan,” yazarlardan birisidir. Montaigne’in özgür düşüncelerinin en fazla yardımcı olabileceği kuşak, “kaderin bir dünya kargaşasının ortasına fırlatıp attığı bir kuşaktır.” Zweig bunu söylerken elbette Nazi Almanyası’nın yarattığı etkiden söz ediyordu. İçinde bulunduğumuz yıllar, o dönem kadar karanlık olmasa da pek de parlak değil. Hal böyle olunca Montaigne’in denemeleri ve o denemeleri daha doğru anlayabilmek için Zweig gibi bir ustanın kaleminden Montaigne’i okumanın tam zamanı. Böyle bir yıkımın ortasında kendi manevi ve ahlaki bağımsızlığını koruyabilmenin kılavuz metni belki de. Lafı çok fazla gevelemenin âlemi yok. Stefan Zweig Usta, Montaigne gibi büyük bir ustayı anlatıyor. Nisbeten yarım kalmasına rağmen kusursuz bu metni de Ahmet Cemal gibi bir usta çevirmiş. Kitabın başındaki önsöz de cabası. Okumak boynumuzun borcu!

[Montaigne / Stefan Zweig / Çev.: Ahmet Cemal / Can Yayınları / Deneme]

Bir Paragraf