Araştırmacı besteci

Gözleriniz değilse de kulaklarınız onu gayet iyi tanıyor. Venedik Uluslararası Kısa Film Festivali’nde En İyi Müzik dalında Altın Aslan ödülü, En İyi Reklam Müziği dalında iki Kristal Elma almış biri o. Mehmet Ali Birand ve Can Dündar’ın belgesellerindeki fon müziklerinde, Zerrin Özer’in 90’lı yıllar klasiği Kıyamam’da da onun imzası var. Bugünlerde dillere dolanan “Bana amca, amca dediler!” reklam cingılının da gizli kahramanı olan Emre Irmak’la notadan notaya atladık.

05 Şubat 2015

Araştırmacı besteci

Müzikle ilgili hatırladığı en eski resmi çiziyor kelimelerle: “Annemler evde yokken Beethoven 5. Senfoni’yi takardım pikaba. Vantilatörü açar, önüne koyduğum pufun üstüne yatıp kollarımı iki yana açardım. O bana uçuyor hissi verirdi.” Aslında uçmak için kanatlara ihtiyacı yok Emre Irmak’ın bu hayatta, tek ihtiyacı müzik.

1977, İstanbul doğumlu Irmak, 100 yıldır müzisyen bir ailenin üçüncü jenerasyonu. Babası Nurettin bey, Beyoğlu’ndaki pavyonlarda baterist olan dedesinin, konservatuvarda okumuş, Devlet Senfoni Orkestrası’na girmiş, hem tromboncu hem de klavyeci versiyonu. Aynı zamanda Candan Erçetin’in de orkestra şefi. “Müzisyen olarak hayata başladım ve öyle devam ediyorum. O yüzden kendi aramızda aristokrat müzisyen bir aileden geliyoruz diye bir espri var” diye anlatıyor ailesini. Beş yaşında ailesinin tuttuğu hocayla klasik müzik öğrenmeye başlar Emre Irmak. 10 yaşında yarı zamanlı olarak konservatuara girer. 12’sinde ortaokula tam zamanlı olarak Mimar Sinan Devlet Konservatuarı Piyano ve Kompozisyon bölümünde devam eder: “15-16 yaşında falan bıraktım konservatuarı. Çünkü erken ilerledim. Sınıfta daha çocuklar do’nun, re’nin yerini öğrenirken, ben Mozart çalıyordum. 15 yaşına geldiğimde bilgi ve kalite olarak 21 yaşındaki müzisyenlerin kalitesine ulaşmıştım.”

O zamanlar hayalini, iki aylık harçlığından biriktirdikleriyle alabileceğini hesapladığı, Sony Mega Bass Walkman süslemektedir. Okuldaki basçı abisinden gelen “Bizim klavyeci hasta, sen gelsene” teklifi hesaplarını bozar: “Gece bittikten sonra bir zarf verdiler. Bir açtım, Walkman’in parasını bir saatte kazanmışım. Okulun bitiş hikayesi o zarfı görmemle başladı.”

Konservatuardan aslında devamsızlıktan atıldığı gerçeğini de atlamamak lazım tabii. Ailesi okula gidiyor sansa da, o otobüse binip müzeleri, sergileri gezmekte, saraylarda değişik piyanoların seslerini keşfetmeye çalışmaktadır. Okuldan atıldığını öğrendiğinde annesi baygınlık geçirirken, okulu kendisi gibi 15 yaşında bırakan babasından aldığı onayı dün gibi hatırlıyor. Gazete okuyan babası, sayfanın köşesini yüzünden düşürüp oğluna göz kırpar.

16-17 yaşlarında babasının aldığı, kayıt yapabilen klavyesiyle ufak ufak beste ve düzenlemeler yapmaya başlar. Bestesini beğenen babasının arkadaşı Mustafa Süder, eseri Sezen Aksu’ya dinletmek ister: “Sezen Aksu sağ olsun, evine davet etti. ‘Çok güzel beste olmuş, bunu Sibel Tüzün’ün albümüne koyalım’ dedi. Oturdular, Şehrazat’la söz yazdılar.” Şehrazat’ın bir sürü bestesinin düzenlemesini yapmaya başlamasıyla Emre Irmak aranjörlüğe de geçiş yapar. Bu dönemde Zerrin Özer’in Kıyamam’ı, Ajda Pekkan’ın Can Gidiyor’u gibi birçok ünlü şarkıya beraber imza atarlar. Ajda Pekkan, Nilüfer, Sezen Aksu, Kenan Doğulu, Mustafa Sandal’la beraber albüm çalışmalarına imza atar, konserler verirler. 19 yaşında Can Dündar’ın İnönü belgeseli için yaptığı müzik beğenilince teklifler alır. Çankaya, Özal’lı Yıllar, Galatasaray, Meşin Yuvarlak belgesellerinin müziklerini yapar.

Beethoven’dan emin miyiz?

Yıl 2007 olmuş, Emre Irmak pop camiasında güzel işler çıkmamasından çok sıkılmıştır. Plakçılığa soyunmak, prodüktörlük yapmak ister: “Irmak Plak’ı kurup kendi yapımlarımız olsun hevesiyle Yasemin Mori’ye bir albüm yaptık. Bayağı ödüller falan aldık.” İki albüm daha yapsa da, yapımcılığın onun işi olmadığını, battığında anlar.

“17’yle 27 yaşlarım arasında Türk popunun en güzel yılları olan 90’ları yaşadım. Ferda Anıl Yarkın’lar, Burak Kut’lar, Kenan Doğulu’lar... Sahnede de çok çaldım. Ozan Doğulu, İskender Paydaş, ben; o zamanlar meşhur aranjörlerdik.” İnternetle beraber albüm satışları düşmüş, daha az maliyetli olduğu için acayip bir DJ furyası başlamıştır. Bir arayışa girdiği bu dönemde kreatif direktör arkadaşı İlkay Gürpınar’ın “Reklam müziklerinde başarılı olacağını düşünüyorum” teklifi ile cingıl işine girer. 2010 yılında Avea için yaptıkları şarkı, Kristal Elma’da En İyi Reklam Müziği ödülünü alınca diğer ajansların da dikkatini çeker. Aynı yıl, Universal Music-Taxim Edition’la birlikte kendi cingıl prodüksiyon şirketi olan Jingle Jackson’ı kurar: “Geçmişim dolayısıyla pop know-how’ını reklam sektörüne sokmuş olduk” diye anlatırken, “Şirketi tek başıma kurdum ama çok başarılı insanlarla çalıştım” diyerek adını verdiği tonmayster Serkan Kula ve DJ Hakan Tamar’ın hakkını teslim ediyor.

Peki kendisi neden şarkı söylemiyor? “Benden daha iyi okuyacak biri varsa neden ben okuyayım? Daha iyi bir eser ortaya çıkarmak varken neden kendimi öne çıkarayım? Ayrıca benim diyen popçudan daha çok yayınlanıyor müziğim. Şan şöhret hayatını kolaylaştırır, bankaya gittiğinde sırada beklemezsin. Yoksa kesin para getirir diye bir garanti yok.”

Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda...