Huzursuz Bir Devirde Huzur Arayan Adam: Nadir Sarıbacak
Röportaj

Huzursuz Bir Devirde Huzur Arayan Adam: Nadir Sarıbacak

Kendi kuşağının en iyi oyuncularından biri olarak anılacak kadar başarılı olmuş olmasına da, huzura ermiş mi derseniz, emin değiliz. Çünkü bu devirde huzur; ancak kör, sağır ve dilsiz olanlara bahşedilir.

Türkçe öğretmeniniz bir gün sınıfa girip “keyif alıp mutlu olacağınız işler yapın çocuklar” diyerek mesleğine veda ettiğini açıklarsa ne hissedersiniz? Oyuncu olabilmek için hayata sıfırdan başlamaya karar verdiğini söylese? Peki yıllar sonra onu sahnede elinde en iyi oyuncu ödülüyle görseniz? Ben hayatımın bir döneminde yolumun böyle bir adamla kesişmesinin tesadüf olmadığına inanır, hikayesinden cesaret alırdım muhtemelen. Gerçi onun ilham vermek gibi bir derdi olmamış hiçbir zaman. Hatta mutlu olmanın bile peşinde değilmiş. “yeter ki huzurlu olayım” diye yola çıkmış.

Tek çocuk. Ailesi düzenli bir maaşı olsun diye memur olsun istemiş. Türkçe Öğretmenliği bölümüne girmesinin nedeni bu. Mezun olduktan sonra üç yıl mesleğini icra etmiş; bakmış olmuyor, pes etmiş. Teslim olmuş hayallerine. Oyunculuk eğitimi almak için Tiyatro bölümüne kaydını yaptırmış. Hikayesinin bu kadarı bile beni heyecanlandırmaya yetti. Ne de olsa U dönüşü yapılmaz levhasının olduğu yerlerde kural ihlali yapan insanları ayrı seviyorum. Tahmin ettiğim kadar mütevazı, tahminimden çok daha mahcup bir adam. Mahcubiyeti karşısındaki şaşkınlığımı kendisine de hissettirmiş olmalıyım ki, fotoğraf çekiminde “Bir karakterin arkasına saklandığımda istediğim kadar saçmalayabiliyorum, kendim olarak sahneye çıktığımdaysa ne yapacağımı bilemiyorum” diye açıklama yapma ihtiyacı duyuyor.

Karşımda duran adamın bugüne kadar canlandırdığı karakterlerle arasındaki dev uçurum, ne kadar yetenekli olduğunun göstergesi. Teklif edilen rollerin çoğunlukla naif adamlar olmasından hoşnutluğunu dile getiriyor. “Ama Cenk diğerlerinden farklıydı” diyor. Cenk kim mi? Geçen ay Altın Portakal Film Festivali’ne damgasını vuran Sarmaşık filmindeki, Adana Demirspor formasını üzerinden çıkarmayan küfürbaz, keş, arıza bir herif. “Başrolde ama dikkat ettiysen aslında problemlerin kaynağı o değil. Tahrik etmezsen sorun yaşamazsın. Alanına girildiği zaman alanını savunuyor, hepsi bu” deyişini veli toplantısında haylaz oğlunu savunan bir babaya benzetiyorum.

“Film bittiğinde Cenk iyi karakter mi, kötü karakter mi; karar veremedim ben” dediğimde, “İnsan mutlak iyi ve mutlak kötü değil ki” diyerek keyifleniyor. Belli ki izleyicinin sorgulamasını istediği tam da buymuş. “Aklımda bir senaryo var, nasıl ikna edebilirim sizi?” sorumu ciddiye alıyor. “Yönetmen olarak kimi düşünüyorsun? Rahat iletişim kurabileceğim biri olmalı. Bir yönetmen, oyuncusuyla fikir alışverişinde bulunmayı, hatta kavga etmeyi sorun etmiyorsa bu, oyuncunun üzerindeki yükü çok hafifletir” diyor. Bugüne kadar birlikte çalıştığı yönetmenlerden övgüyle bahsediyor. Birilerini överken bile yalın cümleler kuran insanların samimiyetinden şüphe etmem. 

Karakterin arkasında kaybolan aktör olmak

Nadir Sarıbacak, basmakalıp olmaktan sakınırken, abartılının girdabında savrulmamayı da başarmış bir oyuncu. Özellikle psikolojik çözümlemelere muhtaç karakterlerin altından çok iyi kalkıyor. Yaptığı işi, “karakterin her bir katmanını özenle kaldırmak” olarak tanımlıyor. Her katmandan bir şeyler öğrendiğini vurguluyor. 

Senaristlerin çizdiği karakterlere ruh vermesinin, insanları anlamasını da kolaylaştırdığı varsayımında bulunuyorum. “Önyargılarımdan arınmamı sağlamış olabilir ama insanları anlamak konusunda hiçbir faydası olmadı. İnsanları anlayabilmemin mümkün olduğunu sanmıyorum” diyor.

Sitemkar. Belli ki kırılgan bir yapısı var. Eleştirilerle baş etmekte zorlanıyordur. Aksine, “Kendimi o kadar ağır eleştiriyorum ki, başkalarınınki hafif geliyor” diyerek gülümsüyor. “Bu yol kapalı, başka bir taraftan gitmeyi denemeliyim” diye geçiriyorum aklımdan. “Başarı sizi kaygılandırır mı? Çıtayı bu kadar yükseltince bir sonraki adımınızla ilgili tedirginlik yaşadığınız olmuyor mu?” diye soruyorum. İndiriyor kalkanını: “Olmaz mı? Başarılı oldukça saçmalama şansımı kaybettiğimi hissediyorum. Saçmalamazsam yeni bir şeyler üretemem. Bazen bu beni çok korkutuyor.”

Hayallerini Avrupa sinemasının süslediğini saklamıyor. Ama bunu, gözünü hırs bürümüş bir adam gibi değil de, hayatın ona şimdiye kadar yaptığı sürprizlere bir yenisini daha eklemesini umut eder gibi dile getiriyor. “Kendinizi hazır hissediyor musunuz?” diye soruyorum. “Dil öğrenmem lazım” diyerek özeleştiri yapıyor.

Hayran olduğu meslektaşlarını sorduğumda, oyunculuğunu hangi kategoride sınıflandırmamız gerektiği daha da netleşiyor kafamda. “Heath Ledger, Daniel Day-Lewis, Dustin Hoffman gibi, canlandırdığı her karakterin arkasında kaybolmayı başaran aktörleri daha çok beğeniyorum. Mesela Jack Nicholson, Al Pacino da elbette çok büyük oyuncular ama onlar, bu bahsettiğim kaybolmayı yapabilen isimler değil.”

Tek sıkımlık performans mı?

Son yıllarda ağırlığını televizyon ve beyazperdeye vermiş olsa da, ilk göz ağrısı tiyatroyla bağını koparmamak önemli onun için. Üç senedir, Dostoyevski’nin aynı adlı eserinden sahneye uyarlanmış Yeraltından Notlar oyununu, Sainte Pulchérie Fransız Lisesi sahnesinde seyirciyle buluşturuyor. “Ben hasta bir adamım” diye söze başlıyor; hayata, ilişkilere, insanın arzularına ve varoluş mücadelesine dair deneyim ve gözlemlerini anlatıyor. Ancak uyarayım; sahnedeki adamın karanlık yanlarında kendinizden bir şeyler bulduğunuzda, garip bir haz duyuyorsunuz.

Nadir Sarıbacak, tiyatronun izleyiciyle paslaşarak, anlık üretilen bir şey olmasını “laboratuvar” olarak tanımlıyor. Ayda iki kere tek kişilik bir oyun sergilemenin, oyunculuğuyla ilgili deney yapmasını sağladığından, izleyiciyle iletişim kurmasını sağlayarak mesleki açıdan onu beslediğinden bahsediyor. Televizyon ve sinemanın, tiyatronun yerini alabilmesinin imkansızlığına inanlardansanız, bir oyuncunun tiyatro eğitimi ve deneyiminin de kıymetini bilirsiniz. Bir performans izlediğinde tiyatro altyapısı olup olmadığını anlayabiliyor mu diye merak ediyorum. “Tiyatro altyapısını değil de, kültürel altyapısı olup olmadığını anlayabiliyorum” diye ince bir çizgi çiziyor. Biz fanilere bir oyuncunun iyi olup olmadığını anlamamız için biraz ipucu vermesini rica ettiğimdeyse “En az üç filmini izlemeden karar vermeyin çünkü performansı tek sıkımlık olabilir” diye tembihliyor.

Sinema filmiyle dizi oyunculuğu arasındaki en büyük farkıysa hazırlık sürecinde hissettiğini anlatıyor: “Sinemada senaryonun tamamını okuyarak vücudumda misafir edeceğim karaktere hazırlanmak için daha fazla zamanım oluyor. Sete gittiğimde kendimi tamamen hazır hissediyorum. Dizilerdeki rollerimiz için aynı şeyi söylemek mümkün değil. O nedenle genelde dizi karakterleri iki-üç bölüm sonunda oturur.”

Canlandırdığı karakterleri üzerinde taşımak yerine, iliklerine kadar hisseden oyuncular için hazırlık sürecinin önemini tahmin etmek çok da zor değil aslında. “Bugüne kadar iz bırakan rollerinizi düşünürsek, umarım eve iş getirmiyorsunuzdur” diyorum. “Yakın çevremin böyle bir şikayeti olduğunu hatırlamıyorum” diye gülüyor. “Belki de farkında olmadan misafir ettiğiniz her karakterden bir parça siniyordur kişiliğinize. Belki de bu, profesyonel oyuncu olmanın bir bedelidir” şeklinde bir tez sunuyorum. Cevabı, “Ya da o dediğin, belki de amatörlüğün sözlük anlamıdır” oluyor.

Beybaba’nın anahtarı kimde?

Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğu arasında bir sıralama yapmasını istediğimde pek oralı olmuyor. En sona koyduğunu yüzeysel yaptığı izlenimine kapılırız diye endişeleniyor muhtemelen. Aslında her ne yaparsa yapsın, o işe kendini adamaya gönüllü insanları böyle bir sıralama yapmaya zorlamamak lazım. Bazı işleri eşzamanlı yürütmek zorunda kaldığım anlarla ilgili bir derdimi paylaşmak için, “Sinema ve dizi çekimlerini aynı anda yürütmek zorunda kaldığınızda, ikisinden birindeki performansınızın istediğiniz kadar iyi olmayabileceği şüphesinin içinizi kemirdiği olmuyor mu?” diye soruyorum. “Olmaz mı? Bir adamdan başka bir adama geçmek o kadar zor ki... Elimde olsa birini bitirmeden diğerine başlamam ama koşullar bizim tercihlerimize gelişmiyor elbette” diyor.

Nadir Sarıbacak’a bu soruları yönelteceğim günün sabahında, onun yönetmen Tolga Karaçelik’in “Bir gemi gitmiyorsa artık gemi değildir. Peki o zaman kaptana ne olur?” sorusuna verdiği cevabı görmek için, Beyoğlu’na gittim. Seans saatinin tükenmez kalemle yazıldığı, kredi kartının geçmediği bir sinema salonunda izledim performansını. İzleyiciyi aptal yerine koymayan filmlerin ortak kaderi; sadece üç kişiydik. En arka sıradaki, 70’li yaşlarına merdiven dayamış beyefendi, içeri girdiğimde “İyi günler” dedi. Ceketinin cebindeki üçgen şeklinde kıvrılmış mendiliyle kravatının uyumundan gözümü alamayarak gülümsedim. Hemen önümde, sol tarafta oturan hanımefendiyse ilerlemiş yaşına rağmen öyle zarif görünüyordu ki, kıskanmamak elde değildi. Film başlayana kadar geçen kısacık sürede, bir yandan kahvesini yudumladı, bir yandan kitabını okudu. Işıkların kapanmasıyla birlikte yakın gözlüğünü gümüş işlemeleri olan gözlük kabına koydu, kitabını zarar görmesinden korkarcasına çantasının içine özenle yerleştirdi.

“Bazı kitapları okurken yazarın düşüncelerine dalıp gideriz, bazılarını okurken kendi düşüncelerimize…” der Edgar Allan Poe. En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ödüllerini alan, bu yazının kahramanını da En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle taçlandıran Sarmaşık, bu tanımlamanın virgülünden başlayıp noktasında sonlanan bir film. Derin bir uykudan uyanmak istemiyorsanız, izlemeyin. Çünkü uyanmak, “Beybaba’nın anahtarı sende mi?” diye sormayı gerektirir.

 

GQ Türkiye Ocak sayısı çıktı.
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası