En Sevdiğim Hatam: Cüneyt Özdemir

27 yıllık gazeteci Cüneyt Özdemir bir süreliğine 'Dünyanın bekleme odası' olarak nitelendirdiği New York'ta, Hayatının 'izle-anla-bekle' evresinde. Tam da geçmişine ve geride bıraktıklarına belli bir mesafeden bakabileceği bir noktaya gelmişken kendisiyle şahane hatalarını konuşmak için daha iyi bir zaman ve yer bulamazdık.

23 Mayıs 2017

En Sevdiğim Hatam: Cüneyt Özdemir

Bazen hiç ummadığın bir yerde, duvarda, masada (ya da Cüneyt Özdemir’in vakasında olduğu gibi bir mezar taşında) bir cümle yakalarsın ve hayatın değişir. Tüm dertlerini, sorularını, korkularını örtecek güçlükte bir cümledir bu. Mıhlanır aklına. Yüzün gevşer, omuzların çözülür bir anda. Tamam, ‘hayatın sırrı’nı çözecek kadar bir aydınlanma yaşamazsın belki ama en azından tutunacak bir dal ya da cümle bulmanın hafifliğini hissedersin. Bin fırın kitap yutsan yine de bulamayacağın türden bir ilham, bir rahatlama...

 

Cüneyt Özdemir’in “o cümle”yle tanışma anı tam İtalyan romantizminin orta yerinde... Sene 2005; yer Roma. Büyük ve meşhur meydanın tam ortasında. İtalyan bir arkadaşıyla beraber, sağda kalan katedralin dibindeki merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Bir rahibe mezarının yanına varınca duraksar; gözü mezar taşı üzerindeki çok kısa bir cümleye takılır, merakla anlamını sorar yanındaki arkadaşına:

 

“İçimde büyük şeyler başardım”

 

‘Aydınlanmasının’ üzerinden 11 sene, birkaç kıta, yüzlerce köşe yazısı, televizyon programı ve 8 aylık bir anchorman’lik macerası geçmiş; bugün New York’taki hayatından geriye, o ana baktıkça içi ısınıyor, yüzü gevşiyor.

 

Cüneyt Özdemir’le, bir süre önce yerleştiği New York’ta buluşup şahane hatalarını konuşmak için kusursuz bir zamanlama. Son kitabı ‘Suskunluk Dağının Zirvesinde’ yeni çıkmış ve ABD seçimlerine iki gün var; 5N1K’nın ‘New York’tan Canlı Yayın’ trafiği çok yakın. Şehir birkaç gün sonra başına geleceklerden habersiz, güneş az önce batmış, turist kalabalığı yavaştan dağılmış, The High Line üzerinde yürüyoruz. Kendinin New York versiyonundan mutlu; havalı spor kulübü Equinox’la bitişik binadaki evini gösteriyor. Ayağında New Balance, üstte jilet takım; bu şehre dair en çok sevdiği kısmın  yürümek olduğunu söylese de hava bu kez uzun

yürüyüşlere elverişli değil. Whitney Müzesi’nin girişindeki restorana, Untitled’a sığınmak mecburi. Isınma yollarımız farklı: Bana koyu filtre kahve, ona Dirty Martini...

 

Aklı, fikri, gündemi son çıkan kitabıyla meşgul. Doğal olarak çalıştığı yerlerden başlıyor; yazdıkları ve yazmadıkları hakkında olabildiği kadar dürüst konuşmak istiyor: “Türkiye’yle bağlarını koparmadıysan, hâlâ gemileri yakmadıysan, ana akımın bir noktasında varsan, ister İstanbul’dan yaz ister New York’tan; özgürce yazman, otosansür uygulamaman mümkün değil. Ne söyleyeceğimizden çok, neler söyleyemeyeceğimizi düşündüğümüz bir dönemden geçiyoruz. Tam Türkiye’ye has bir durum bu.”

 

Son kitabı, sanki yazıp da kenara attığı, yayımlanmamış köşe yazılarından bir buket. Bir gazetede ‘köşe’ yazmaya devam etseydi, hangi bölümün hangi güne denk düşeceğine az çok kestirebiliyorsunuz. Kitap, her ne kadar sıcak döneme, son yıllarda Türkiye’de ve dünyada olup bitene dair olsa da satır araları kişisel yaşamına ve kararlarına dair özeleştirilerle dolu. Kanal D’de anchorman’lik yaptığı dönemi bir ‘hayat kazası’ olarak görmesi gibi: “Bugün olsam yapmazdım. Yıllardır erken bulduğum için direndim. Anchorman’lik dediğin beyaz saçlı muhabir işi; televizyon yüzüysen ancak elli ya da elli beş yaşından sonra yükseleceğin bir mertebe olmalı. Bir haber merkezinin içinde yaşıyorsun, günde on toplantıya giriyorsun ve yetmiş tane adamın derdi senin derdine dönüşüyor. Kolay değil.”

 

“Biraz da zorunluluktan kabul ettim” itirafıyla ve “Yapmam çok da şart değildi aslında” lafıyla altını çizmek istediği detay başka: “Bizim meslekte unvanlar çok önemlidir; filanca bölümünün başkanı, direktörü olmak... Oysa çok sevgili Mehmet Ali Birand’lar, Hasan Cemal’lar bize bu işin en büyük alametifarikasının muhabirlik olduğunu gösterdi. Muhabirliği, bu işin generalliği olarak kabul ettiler. Unvanlara takılmadım, kendimi hep muhabir hissettim.”

 

Hâlâ anlayamadığı meseleler, cevabını aradığı sorular çok: Neden Radikal’den gönderilen ilk yazar o oldu?

Twitter’da en çok takip edilen gazeteci olmasına rağmen bugün neden bir gazetede yazmıyor, yazamıyor?

Hem soruyor hem yanıtlıyor: “Bize yer yok bu medya düzeninde”, “İstesek de köşe yazamıyoruz, tweet atamıyoruz”, “Türkiye’de söz hükmünü yitirdi. Kurduğun cümlelerin karşılığı yok.”

 17-05/23/_mg_6406.jpg

Küskünlüğü kolay kolay omzundan sıyrılıp düşecek hafiflikte değil; varlığını kabul etmiyor: “Kime küseyim ki? Küsecek biri de kalmadı.” Yapıcı olmaya, çözüm üretmeye, farklı yollarla hayatına devam etmeye bakıyor. Kitap da belgesel de bunların sonucu. “İnsanları istediğiniz kadar engelleyin, yasaklayın; içlerindeki umudu, ışığı ellerinden alamazsınız. Siz yasak koydukça o yine de üretir. Ben daha umutlu bir yerden bakıyorum. Geçmişe küfretmek ya da baş edemeyeceğin gerçeklere öfkelenmek bana biraz lüks gibi geliyor.

Böyle bir lüksüm yok hayatta. Kabullenip çözüm üretmekten başka bir çaresi de yok.”

 

Kitabı, Türkiye sorunlarını, memleket dertlerini bir kenara koyup Cüneyt’in 27 yıllık kariyerini eşeledikçe kırgınlık, pişmanlık tortuları çıkıyor alttan. Medyanın gaddarlığından, dost bildiklerinin nasıl da düşman çıkmasından, güvendiği dağlardan, lapa lapa yağan karlardan bahsetse de hatalardan konu açıldıkça duraksıyor, duraksadıkça küçük bir izahat gereksinimi duyuyor: “Yanlış anlama otosansür ya da kendini koruma içgüdüsü değil bu. Olumsuz ve kötü şeyleri siliyorum hafızamdan. Siliyorum ve sonraki adıma geçiyorum.”

 

Silemedikleri çok. Tweet hafızası kuvvetli her sosyal medya insanını şahit olarak yazmak mümkün; bugünün suskun ve olgun @cuneytozdemir’i bir dönem asabi ve hırçın tweet’lerle, polemiklerle anılırdı. Yüzleşmesini çok yapmış, ifadesi cebinde: “Zamanın ruhuyla ilgili bir durum. Bugün olsa gülüp geçeceğim, hayatımda asla bir araya gelmeyeceğim abuk sabuk insanlarla tweet dalaşına girmişim; ne saçma.”

 

Aksi, mutsuz, çabuk öfkelendiği bir dönemi “Sahi, neden o insanlarla sürekli kavga ediyormuşum?” diye sorarak kurcalamaya devam ediyor: “Çok mutsuzmuşum çünkü... Mesele onlar değil, benmişim. Kendimi, hayatımı sevmediğim bir dönem. Yalnızmışım. Kaygılıymışım. Kendime güvenmiyormuşum.” Bugün baktığında bütün o magazin ve siyasi polemiklerini tek bir nedene bağlıyor, gülerek: “Çocuksu ve acıklı bir kendini müdafaa hali.”

 

Düzenli hayat, mutlu bir evlilik, oğlunun doğmasıyla birilkte dört yıllık bir babalık kariyeri, keşfedilen bambaşka heyecanlar ve duygular; o dönemin geride kalmasını sağlayan birkaç etkin güç: “Yerleşik düzen ve huzurlu bir ev, kendini daha rahat ve konforlu hissetmeni sağlıyor. Daha özgüvenli biri yapıyor seni. Çocuksa sana sabretmeyi öğretiyor. Hayatta yapmam dediğin her şeyi yutuyor, tek tek yapıyorsun.”

 

Kendinden mutsuz olduğu, ‘kötücüllük’ten eğlendiği, dedikodusu bol durumlar ve ortamlar artık çok geride, binlerce kilometre uzaklıkta. Geçmişin de değişkenliğinden bahsediyor. Bir Roma gününe dönüyor ve içinde yaşadığı büyük zaferleri anıyor, ikinci kadehini bitirirken.

 

“Çok önemserdim hakkımda kimin ne düşünüp ne söylediğini. Uçtu gitti onlar. Kendi içine, kendin için ne yaptığına baktıkça uçup gidiyor tüm o kaygılar... İşte, bazen tek bir cümleye bakıyor hayat.”