Cool Bir Tavrın Anatomisi: Steve McQueen

Cool olmak basit bir tavırdan öte, bir simge. Güzel ya da yakışıklı olmanın yetmediği. Akıllı ya da yetenekli olmanın da. Hatta zengin ya da güçlü olmanın da. Başka bir şey. Nasıl anlatsam? İki kelime, yabancı. Steve McQueen. Hayatın zulmüne kayıtsız kalan bir fenomen...

23 Ocak 2014

Cool Bir Tavrın Anatomisi: Steve McQueen

22 yaşında motor yarışlarından kazandığı parayla oyunculuk dersleri almaya başlayan Steve McQueen, tiyatro sahnesinde istediği ünü yakalayamayacağını anlayınca şansını Hollywood’da denemeye karar verdi. Küçük dizilerde büyük, büyük filmlerde küçük rollerde yer aldı. Ünlü oyuncu Sammy Davis’in büyük bir gafı, McQueen’in kariyerinin dönüm noktası oldu. Bir Frank Sinatra filmi olan Never So Few’un kadrosundaki Sammy Davis, filmin tanıtımı için katıldığı bir radyo programında, “Frank’i severim ama bu benim ondan daha büyük bir isim olduğum gerçeğini değiştirmez” dediğinde, dikkat çekti. Ama sadece Frank Sinatra’nın dikkatini...

Birkaç saat içinde kadrodan çıkarıldığı açıklanan Davis’in rolü için devreye giren McQueen’in menajeri, istediğini elde etti. McQueen’in doğuştan sahip olduğu serseri tavırları Bill Ringa rolünde harikalar yarattı, eleştirmenlerden tam not aldı, kadınlar bu çekici adamın büyüsüne kapıldı.

Yıllar sonra Malboro reklamlarında kullanılan efsane müziğiyle ünlü The Magnificent Seven filmindeki rolü, onu dünya sinemasının yıldızları arasına taşıdı. Meksika’da bir köyü yağmalayan haydutlara karşı savaş veren Amerikalı silahşör rolü adeta McQueen düşünülerek yazılmıştı. 2. Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından tutuklanan müttefik subayların tutuldukları kamptan kaçışlarının anlatıldığı Great Escape için de ondan daha iyi bir başrol oyuncusu düşünülemezdi. Eleştirmenler Steve McQueen’in motosikletiyle sınırdan geçmeye çalıştığı kovalama sahnesinin, sinema tarihinde ilk defa “bir filmin hareket eden resimlerden fazlası olduğunun hissedildiği an” olduğu konusunda hemfikirdiler.

1966 yılında ünlü yönetmen Robert Wise’ın üzerinde dört sene çalıştığı filmi The Sand Pebbles’daki hayata küsmüş denizci rolüyle Oscar’a aday gösterildi. İki sene sonra Amerikan yapımı polisiye gerilim filmi Bullitt’le ortalığı kasıp kavurdu. Film, en iyi kurgu dalında Oscar ödülüne layık görüldü. “Kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Kütüphanesi’ndeki film arşivinde muhafaza edilmesine karar verildi. San Francisco polis teşkilatının nevi şahsına münhasır dedektifinin 68 model Ford Mustang’iyle nefes kesen araba sahneleri dünya sinemasında yeni bir çağ açtı.

McQueen tehlikeli sahnelerin birçoğunda dublör kullanmasına rağmen, filmin en ünlü bölümü olan ve sinema hilelerine başvurulmadan tam üç haftada çekilen 10 dakikalık kovalama sahnesinde direksiyonu profesyonel araba yarışçısı Bud Ekins’e bırakmıştı. Bunu hiçbir zaman saklama ihtiyacı duymadı, aksine sinema tarihinin en iyi araba takibi sahnesine imza atan yakın arkadaşı Ekins’e minnet borcunu, 210 motosikletten oluşan koleksiyonunu miras bırakarak ödeyecekti. Ford da Mustang markasına olan ilgiyi zirveye taşıyan McQueen’e “minnet” borcunu adına özel bir koleksiyon çıkararak ödemişti.

1971 yılında yarış severlerin gönlünü fethettiği Le Mans isimli film, dönemini mükemmel yansıtan bir belgesel niteliğindeydi. Filmde dünyanın en ünlü otomobil yarışlarından biri olan Le Mans 1970 yarışından gerçek görüntüler kullanılmıştı. Hatta McQueen gerçekten yarışa katılmak istemiş ancak filmin sigorta şirketinin itirazı nedeniyle bu isteği gerçekleşememişti. Bugün hâlâ Le Mans’dan daha iyi yarış sahneleri olan bir film yapılmadığı iddia edilir. McQueen bu filmde taktığı TAG Heuer Monaco 1971 model saatiyle dünyada dikdörtgen saat akımı başlattı. Ancak gerçek hayattaki tercihinin Rolex olduğu öğrenildiğinde markanın tasarım ekibi bu duruma kayıtsız kalamadı ve efsane The McQueen Rolex modelini piyasaya sürdü.

Steve McQueen’in yardımcı rollerde yer aldığı birçok filmin başrol oyuncusu, kendilerinden çok daha fazla ilgi uyandıran bu adamla ilgili arıza çıkarırdı. Franklin Schaffner imzalı Papillon’da Dustin Hoffman’la birlikte kamera karşısına geçti.


Kusursuz bir uyum yakalayan ikili, otobiyografik bir romanı hakkını fazlasıyla vererek beyazperdeye taşımayı başardı. McQueen ise kariyerinin bu en önemli rollerinden biriyle, birlikte oynadığı hiçbir aktörün gölgesinde kalmayacağını bir defa daha kanıtlamış oldu.

Paul Newman, Charles Bronson gibi rakiplerinin aksine 22 yıllık kariyerinde sadece 27 film olan bu serseri, 70’lerde film başına 5 milyon dolarla en yüksek ücret ödenen aktörlerden biriydi. Neredeyse her filmi klasikler arasındaki yerini alıyordu. Karşı konulamayan çekiciliğiyle dünyaca ünlü markaların ilham kaynağıydı. Karizmasını anlatmaya düz yazı yetmez, hakkında besteler yapılırdı. Milyonlarca kadının hayallerini süslemesinin yanı sıra Faye Dunaway, Mamie Van Doren, Ann-Margret, Judy Carne, Jacqueline Bisset ve Sharon Tate gibi birbirinden güzel ve ünlü kadının da gözbebeğiydi. Hikayesinin beyazperdeye düşen kısmı hayranlık uyandırıcıydı; kıskanılacak bir hayata sahip, yakışıklı, başarılı, zengin, dünyaca ünlü bir yıldızdı. Ancak o hikayenin hiç de kenara atılamayacak bir de kamera arkası vardı...

Ailesiz adamın aile hayali

Terence, doğumundan hemen sonra onu terk eden babasını hiç tanımadı. İlk kelimesi de anne değildi. Yürümeye başlar başlamaz onu amcasının yanına bırakıp kaçan kadınla 12 yaşında tanıştı. Yıllar önce bıraktığı bebeğinin yokluğunda usta bir yankesiciye dönüştüğü gerçeğiyle yüzleşmek istemeyen bu kadın, oğlunu asi çocukların gönderildiği bir ıslahevine gönderdi. Hayatımın aşkı dediğiniz kadın, yıllarca aynı yastığa baş koyduğunuz adam, zor günlerinde elinden tuttuğunuz can dostunuz ya da doğar doğmaz sizden vazgeçen ebeveyniniz... Kim olduğunun önemi yok, nedeninin ya da kaç yaşında olduğunuzun da. Terk edilmek kişiliğinizde derin yaralar açar. O yaralar hiçbir zaman tam olarak iyileşmez, sadece kabuk bağlar. Hayat sizi her zorladığında kabuk bağlamış bu yaralarınızı kaşırsınız, kanar. Kanatırsınız, izi kalır. Steve McQueen annesiz ve babasız büyümüş olmasının izlerini ömrü boyunca taşıyanlardandır.

O izlerden biri, kimsesiz büyüyen, altı yaşındaki bir çocuğun, tanısı geç konulan, tedavisi eksik yapılan hastalığının duyma yetisinde bıraktığı hasardı. Aidiyet duygusunun eksikliğiyle boğuşan o çocuğun, gençliğinde kendini ABD Deniz Kuvvetleri’nin kollarına atması çok da şaşırtıcı değil aslında. 20’li yaşlarında tatbikat dalışı sırasında kulağındaki hasarın kalıcı hale gelmesi ve bir kulağının işitme yetisini tamamen kaybetmesiyse trajik.

Kadın hayranlarının etrafında dört döndüğü bir adamın ısrarla aile kurmaya çabalaması da o izlerden bir diğeri. Neile Adams’la 16 sene süren ilk evliliğini bitirir bitirmez yeniden evlenmesi, dünya yıldızı Ali MacGraw’la beş yıllık evliliği bitince, kanser olduğunu bilmesine rağmen yarı yaşındaki manken Barbara Minty’yle sadece 10 ay sürecek üçüncü evliliğini yapması, çocukluğundan gelen yalnız kalma korkusunun, birine bağlanma telaşı olarak dışavurumu. Hayatının aşkı, güzeller güzeli oyuncu Ali MacGraw, McQueen’le tanışınca Paramount film şirketinin sahibi Robert Evans’la evliğini ve dolayısıyla da oyunculuk kariyerini bitirmeyi göze alan cesur kadın. Yine de hayatını birleştirdiği bu üç kadından ilki, iki çocuğunun annesi, diğer evlilikleri sırasında bile hep yanında, hep bir şekilde hayatında. Kim bilir, belki de çocukluğunda annesine duyduğu özlemin bir sembolü olarak...

Adının anıldığı ama aralarında olan biteni hiçbir zaman itiraf etmediği Sharon Tate’in hayatında bıraktığı izse bambaşka. 8 Ağustos 1969 günü ünlü yapımcı ve yönetmen Roman Polanski’yle evli ve hamile olan Tate’in yemek davetine katımaktan son anda vazgeçen McQueen, bir ölüm kalım kararı verdiğinin farkında değildi. O gece şizofren seri katil Charles Manson’ın müritleri partiyi basarak Sharon Tate ve dört kişiyi vahşice katletti. Richard Burton, Tom Jones, Frank Sinatra gibi yıldızlardan oluşan bir “ölüm listesi” olduğu bilinen Manson, basına bu katliamdaki esas hedefinin Steve McQueen olduğunu açıkladı. Cenazeye katılmayan, bir süre evinden çıkmayan Steve McQueen, o günden sonra sürekli silah taşımaya başladı. Aynı dönemde tüm oyuncu arkadaşlarının aksine Robert F. Kennedy’nin başkanlık seçimi kampanyasında boy göstermeyi reddetmesi de dönemin en cesur davranışlarından biriydi. Richard Nixon tarafından hain ilan edildi. FBI tarafından takibe alındı ve evinin önüne astığı dev Amerikan bayrağı haricinde konuyla ilgili hiçbir açıklama yapma ihtiyacı hissetmedi.

15-11/17/steve_3.JPG

Şöhreti değil, kendini umursamamak

Aslında onun karakterinde, böylesine keskin köşeleri olan bir adamın ordudan ayrılıp oyunculuğa başlamaya karar vermiş olması riskliydi. Kadınların sevgilisi olmak gibi bir derdi de yoktu, hayranlarıyla sıcak ilişkiler kurmaya, davetlerde boy göstermeye, reklam kampanyalarında kılıktan kılığa girmeye niyeti de. Üzerindeki tüm ilgiye rağmen yalnızdı; sette fazla konuşmaz, çekim aralarında tek başına bir odaya kapanırdı.

İyi bir oyuncu olmadığını, sadece kendini oynayabileceğini iddia ederdi. Kapasitesi sınırlı olduğu için rol alacağı filmleri özenle seçmek zorunda olduğunu söylerdi. Ocean’s Eleven, Dirty Harry, The French Connection gibi önemli filmlerdeki rolleri bu nedenle reddetmişti. Farklı roller deneyerek oyunculuğunu geliştirmeye hiçbir zaman heves etmedi. Oynadığı karakterlerin filmin sonunda ölmesini seven nadir oyunculardan biriydi. İnsanların kendisinde tam olarak ne bulduğunu anlamakta zorlandığını da itiraf etmekten çekinmezdi. Özel bir çaba sarf etmese de, kamera önünde gülüşünü, bakışını, vücudunu kullanmayıiyi biliyordu. Şöhretinin getirilerinin tadını çıkarıyor ama fazla da umursamıyordu.

Bu umursamaz tavırlarının altında yatan zayıflıkları vardı. Fiziğine fazlasıyla dikkat eden, her gün mutlaka iki saat düzenli antrenman yapan bir adamın alkolizmin kenarında gezinmesi, marihuana ve kokain bağımlılığı kendinden kaçış biletiydi. Belki hız tutkusunun, motosiklet ve araba yarışlarına olan merakının temeli de o kaçışlardı. Set öncesinde kafasını “toparlamak” için LSD kullanıyordu. İçinde motor sesi olan tehlikeli her sahneyi dublör kullanmadan çekmek için direten bu gözü pek adam, Le Mans’ın çekimleri sırasında setteki birkaç kişiye pistte bir tur attırmak istedi, ağır bir kaza geçirdiler. Hastanede McQueen’in kanında yüksek dozda uyuşturucu olduğu tespit edildi. Belki de aslında umursamadığı şöhreti değil, kendisiydi. 

Çok nadir görülen bir kanser türü olan akciğer zarı kanseri olduğunu öğrendiğinde başlarda aynı umursamaz tavırları sergiledi. Hayatına hiçbir şey yokmuş gibi devam etmek istedi. Yarış arabalarını kullanırken giydiği giysiler, yanmaya dayanıklı bir kimyasal olan asbest isimli bir maddeden yapılıyordu. Akciğer zarı kanseri, bu maddeye yoğun olarak maruz kalanlarda görülüyordu. Hayattaki en büyük tutkusunun onu ölüme sürüklediğini kabullenmek istemedi. ABD ordusunda giydiği kıyafetlerin neden olduğuna inanmayı tercih etti.

Doktorları kemoterapi seçeneği olmadığını, ameliyat olması gerektiğini söylediler, reddetti. Meksika’ya, sağlık bakanlığınca onaylanmayan “doğal” yöntemlerle tedavi olmaya gitti. Sağlıklı beslenme ve vücut direncini yükseltme mantığına dayanan tedavi olumlu sonuç veriyordu ama bu korunaklı hayata daha fazla tahammül edemeyeceğini fark etti. Meksikalı doktorlarının ısrarla karşı çıkmasına rağmen ameliyat olmaya karar verdi. Ameliyat sonrası arka arkaya geçirdiği iki kalp krizine yenik düştü. 50 yaşındaydı.

Bir kavgada ne kaybedebilirim ki?

Aşırı kaprisli bir yıldız olduğu söylenirdi. Film setlerindeki tarak, şampuan, sabun, krem, tıraş makinelerini toplatır, yapımcılardan fazladan jean pantolon, kazak, palto gibi taleplerde bulunurdu. Bütün bu kaprisinin “hayatın ta kendisine” olduğu da öldükten sonra ortaya çıktı. Tüm bu malzemeleri çocukluğunu geçirdiği ıslahevindeki çocuklara gönderdiği ve onlardan gelen tüm mektupları cevapladığı öğrenildi. Servetinin hatırı sayılır bir bölümünü bıraktığı California Junior Boys Republic ıslahevinin kapısına asılan yazıyla hayat hikayesi tek bir cümleye sığdırıldı: “Steve McQueen buraya çocuk olarak girdi, adam olarak çıktı.”

Onun hayatını anlatan filmin kamera arkası ne kamera önü kadar görkemli, ne de “hızlı yaşa, genç öl” klişesine sığdırılabilecek kadar yüzeyseldi. Sarı saçları, mavi gözleri, heykel gibi vücuduyla dünya sinemasının en çok kazanan aktörlerinden biri olsa da, bugün McQueen için “Bir o, bir bu değil” diyebilirsiniz. Ama bir konuda hemfikir olduğumuzu biliyorum. Hayatın ona attığı her yumruğa “Islahevinde büyüdüm. Yamuk bir burnum, eksik dişlerim, dudağımda dikiş izleri var. Bir kulağım tamamen sağır. Bir kavgada ne kaybedebilirim ki?” bakışlarıyla karşılık veren bu adam, “cool” kelimesinin bir faninin bedeninde can bulmuş haliydi.