“Allah Aşkına!” Diye Bağırdı Pilot, “Aç Şu Kapıyı!”

Germanwings 9525 sefer sayılı uçağın gerçek öyküsüne ve katil pilotun korkunç hikayesine tanık olun.

01 Mayıs 2016

“Allah Aşkına!” Diye Bağırdı Pilot, “Aç Şu Kapıyı!”

Jean-Sébastien Beaud, helikopterden sarkan bir iple Fransız Alpleri’nin sarp yamaçlarına doğru alçalırken aşağıda ne bulacağını bilmiyordu. 20 dakika önce, Beaud ve jandarma teşkilatı kurtarma ekibinden üç meslektaşı, Lyon Hava Trafik Kontrol Merkezi’nden Massif des Trois-Évêchés sıradağlarının üzerinde, Nice’in kuzeybatısında ve yaklaşık 3 bin metre yükseklikte, bir uçağın radar ekranından kaybolduğunu bildiren bir çağrı aldılar. 24 Mart 2015 Salı sabahı saat tam 11.00’de Beaud, dört kişilik bir Chopper helikopterden sallandırıldı ve bir kayanın üzerine yavaşça indirildi. Enkazdan yükselen duman bulutları, küçük alev kümeleri ve jet yakıtının kokusu etrafındaki havayı ağırlaştırıyordu. Belli belirsiz bıyığı ve top sakalıyla 30’lu yaşlarının başlarında, uzun boylu ve atletik yapılı olan Beaud ihtiyatlı adımlarla önünde yatan siyah enkaza doğru ilerlerken gördükleri aklına kazınıyordu: Kolsuz ve başsız bir insan vücudu, ayakkabılar, bavullar, yerinden fırlamış koltuklar, uçağın gövdesinin parçaları ve her yerde kopmuş eller ve ayaklar. Uçağın son hızla dağa çakıldığını ve parçalandığını hemen anladı. Sarsılmış bir şekilde, ancak elindeki göreve odaklanarak telsizinin düğmesine bastı ve ana merkezi bilgilendirdi: Burada sağ kalan kimse olamaz.

Dakikalar sonra Beaud, tesadüfen uçağın tescil plakasını buldu ve Alman olduğunu fark etti. Bayırı geçti ve çarpma noktası olduğunu tahmin ettiği bir çukura doğru ilerledi. Hiçbir delile dokunmama talimatı almıştı, bu yüzden rastladığı her insan vücudu parçasında (bunlara korkunç bir şekilde kafataslarından sıyrılmış ve dağılmış, maskeyi andıran yüzler de dahil) yere küçük renkli bir işaret dikti. Dağın yamacına inişinden yaklaşık 25 dakika sonra bir ayakkabı kutusu büyüklüğünde olan turuncu ve dikdörtgen bir nesne gözüne çarptı. Üzerine eğilirken bunun hasar görmüş ancak çalışır durumdaki pilot kabini ses kayıt cihazı (karakutu) olduğunu fark etti ve şaşırdı. Geçenlerde bir sabah neredeyse dokuz aydır ilk kez geri döndüğü kaza alanını bana gösterirken: “Sık sık, üç ya da dört gün boyunca bu kutuyu aradıklarını duyarız ve bu kez yarım saatten daha kısa bir sürede bulunmuştu” dedi: “Hepsi biraz şans sayesinde.”

Beaud meslektaşlarına ne bulduğunu bildirdi ve birkaç saat içinde, adli tıp uzmanları cihazı önce Marsilya’ya, daha sonra Paris’e götürdüler. Bunu takip eden birkaç gün boyunca Beaud ve diğerleri alanda kalarak enkazda ipuçları aradılar. Hatta Beaud katliamın hemen yanında kamp kurduğu bir gece geçirdi. Etrafı çıt çıkmayan bir sessizlikle çevrili, çadırının içinde uzanırken, uçağın yolcularını ve dehşeti yaşadıkları son anı düşündü. “Yaşadıkları korkuyu kafamda canlandırabiliyordum” diye hatırladı; “Ve uyumak artık mümkün değildi.”

Ancak 9525 sefer sayılı uçağın düşmesine sebep olan gizem, o dağda çözülmeyecekti. Beaud’un keşfinden 36 saat sonra Fransız yetkililer ses kayıt cihazını analiz edecekler ve kazanın ardındaki akıl almaz sebebin farkına varacaklardı.

1. BÖLÜM: ÖNCE

Beaud’nun yamaca indirilmesinden iki saat önce, Barselona El Prat Havaalanı’nda Germanwings yolcu giriş kapısı görevlileri, 2 numaralı terminalde 9525 sefer sayılı uçak için kalkış işlemlerine başladı. Büyük bir Alman araba parçaları markası olan Huf’un mühendisi, 50 yaşındaki Martyn Matthews uçağa binen 144 kişiden ilki olarak ön sıralardaki yerini aldı. Matthews bir futbol taraftarı, dağ gezileri yapmayı seven biri, iki yetişkin çocuğun babasıydı ve Düsseldorf aktarmalı olarak İngiltere’nin iç kısımlarında 25 yıllık eşinin bulunduğu bir şehir olan Wolverhampton’a doğru yola çıkıyordu. Barselona’da Richard Wagner’ın Siegfield’ini henüz sahneleyip uçağa binen, seçkin bir opera sanatçısı olan Maria Radner, bir sigorta komisyoncusu olan partneri Sascha Schenk ve küçük oğulları Felix’le birlikte 19’uncu sırada oturuyordu. Bir Alman şehri olan Haltern am See’den gelen ve bir hafta süren bir öğrenci değişim programından sonra yorgun olan 16 lise öğrencisi ve iki öğretmen, tamamen dolu uçağın arka sıralarını kaplıyorlardı. Profesyonel bir müzisyen ve sahne sanatçısı olmanın hayalini kuran konuşkan öğrenci Lea Drüppel ve kendisi de 15 yaşında olan en iyi arkadaşı, hatta kapı komşusu Caja Westermann da bu öğrencilere dahildi.

Uçak, planlanan kalkış zamanı olan 09.35’ten 26 dakika gecikerek havaalanında bekledi ve daha sonra kalkış pistine gitti; şehrin üstünde yükselerek ve hafifçe Akdeniz’e doğru eğilerek kalkışı gerçekleştirdi. Kabinden, havada 6 bin saat geçirmiş olan kıdemli pilot Kaptan Patrick Sondenheimer’ın rötar için özür dileyen ve kaybedilen zamanı yolda kazanmaya çalışacağına söz veren sesi duyuldu. Bir noktada Sondenheimer, yardımcı pilotu Andreas Lubitz’e kalkıştan önce tuvalete gitmeyi unuttuğunu söyledi. “İstediğiniz zaman gidebilirsiniz” demişti ona Lubitz. Saat 10.27’de, uçak seyir yüksekliği olan 11 bin 500 metreye ulaştığında Sondenheimer, Lubitz’e yakıt seviyelerini ayarlamak, iniş takımlarını kontrol etmek, havaalanı ve hava koşullarını incelemekten oluşan bir rutin olan iniş için hazırlanmaya başlamasını söyledi (yalnızca iki saatlik bir seferdi). Lubitz’in yanıtı ise gizemliydi: “Umarım” demişti, “Göreceğiz.” Sondenheimer’ın yardımcı pilotunun tuhaf yanıtını fark edip etmediğini bilmiyoruz ancak bu cümleyi cevaplamadı. Bir dakika sonra Sondenheimer koltuğunu geri itti, kabin kapısını açtı, arkasından kapattı ve tuvalet kabinine girdi. Saat sabah 10.30’du.

Andreas Günter Lubitz (ailesi tarafından Andy diye bilinir) hep uçmak istemişti. Almanya’nın güneybatısının yeşil tepelerinde Düsseldorf’la Frankfurt arasında bir belde olan, 12 bin nüfuslu şehir Montabaur’da büyüdü. Bir bankacı olan Günter Lubitz’le kilisede org çalan piyano öğretmeni eşi Ursula’nın ilk çocukları olan Andy, asker tıraşı ve tatlı gülümsemesiyle sessiz bir çocuktu. Çocukluğundan beri pilot olmak için yanıp tutuşan Lubitz, odasının duvarlarını Airbus, Boeing ve Lufthansa posterleriyle kaplamıştı. Aynı zamanda birçok hafta sonunu Montabaur uçuş kulübünde geçirerek uzman bir planör pilotu olmuştu. Lise yıllığının arka kapağına Lufthansa tarafından yerleştirilmiş bir ilan “Uçma hayalinizi gerçekleştirmek ister misiniz?” diye soruyordu ve 2007’de mezun olan sınıfı tarafından en sistemli üçüncü öğrenci olarak oylanan Lubitz için cevap “evet”ti. Lise biter bitmez şirketin uçuş akademisine başvurdu ve 2008’de programa kabul edilen yüzde 5’lik dilime girdi. 

O yılın eylül ayında Lubitz, Almanya’nın kuzeyinde, Bremen’de öğrencilerin Arizona’daki havacılık eğitimi okulunda uygulamaya geçmeden önce bir yıl boyunca havacılık teorisini öğrendikleri Lufthansa Havacılık Eğitimi Pilot Okulu’na giden 200 aday arasına katıldı. Ancak program başladıktan birkaç ay sonra, kasım ayında, her şeyi bırakıp eve döndü. Bundan iki ay sonra Montabaur’lu bir psikiyatr Lubitz’e intihar düşüncesinin bulunduğu “ağır depresyon vakası” tanısı koydu ve onu yoğun psikoterapi, ayrıca iki güçlü antidepresanla tedavi etti. Psikiyatr (ismi Alman gizlilik ilkeleri tarafından korunmakta) Lubitz’in çöküşünü “değişen yaşam koşulları”na dayandırıyor; Bremen’e taşınması ve erkek kardeşinden ayrılması gibi. Lubitz’in ailesi daha sonra dedektiflere, yeni çevresiyle birlikte ortaya çıkan “temelsiz bir başarısızlık korkusu”ndan bahsedeceklerdi. Düsseldorf’taki bir davacının oluşturduğu dava dosyalarına göre çöküş, sıklıkla depresyonla ilişkilendirilen sürekli kulak çınlamasıyla birlikte geliyordu.

16-05/01/germanwings-9525-ucak-kazasi-gq-1.jpg

Lubitz dokuz ayını psikiyatrının bakımında geçirdi. Tedavinin yalnızca altıncı ayı olan Temmuz 2009’da, Lubitz ilaçları kullanmaya devam ederken, psikiyatrı “hastalığın büyük ölçüde tersine çevrildiğini” belirten mektubunda Alman uçuş yetkililerine Lubitz’in Bremen’deki eğitimine devam etmesine izin vermelerini önerdi: “Hasta çevresinde olup bitenin farkında ve tamamen kendinde, hiçbir yan etki veya hafıza bozukluğu bulunmuyor. Tamamen iyileşti, hiçbir olumsuz etki kalmadı. Tedavi sonlandırıldı.” Ancak doktor ağır ilaçlar yazarak Lubitz’i ekim ayına kadar tedavi etmeyi sürdürdü; yetkililere tamamen iyileştiğinin güvencesini verdikten üç ay sonrasına dek. Alman uçuş yetkilileri Lubitz’in öğrenci pilot lisansını ve uçuşa uygunluk sağlık raporunu yenilemeden önce birkaç ay beklediler ve düzenli olarak kontrolden geçmesi şartını ekleyerek yeniden düzenlediler. Bu not Lubitz’in sicilinde kalacaktı ve depresyon tedavisi için tekrar alacağı herhangi bir tedavi ya da daha fazla ilaç, direkt atılmasıyla sonuçlanacaktı. Lubitz’in de kesinlikle farkında olduğu üzere bu, uçuş kariyerinin sonu olurdu.

Lubitz, Bremen’deki eğitimini 2010’un başlarında tamamladı ve Lufthansa tarafından işletilen Arizona uçuş okulundaki dört aylık eğitimi için Birleşmiş Milletler Federal Uçuş İdaresi tarafından istenilen öğrenci pilot formunu doldurdu. Formda kendisine hiç “herhangi bir akıl hastalığı yahut depresyon, ruh bozukluğu vb” tanısı konulup konulmadığı sorulduğunda ise yalan söyledi. “Hayır” seçeneğini işaretledi ve son üç sene içinde kullandığı tüm ilaçları detaylı olarak yazması gereken alttaki kısmı boş bıraktı. Ancak yalanı yakalanmıştı. Formu uçuş idaresine sunduktan dört gün sonra Birleşmiş Milletler Dairesi için belgeleri inceleyen Alman uçuş doktoru Lubitz’in yanlış beyanını fark etti ve bildirdi. Normalde bu formda yanlış beyanda bulunmak bir pilotun hapse girmesine ya da daimi olarak uçmaktan men edilmesine sebep olabilir. Ancak Lubitz’in durumunda bu yanlış beyan, kabul sürecini sona erdirmedi, yalnızca geciktirdi. “Şu anda pilot sağlık raporunu elde etmek için yeterli olmadığınızdan sizi kabul edemiyoruz” diye yanıtladı bir görevli: “Tepkisel depresyon tanısı geçmişiniz sebebiyle, lütfen psikiyatrınızın güncel ve detaylı bir raporunu ibraz ediniz.” Başka bir deyişle Lubitz’e bir şans daha verilmişti. Depresyon geçmişini doktor raporuyla uyumlu olarak teslim ettiğinde temize çıktı. Belli ki bu, Atlantik’in her iki yakasındaki yetkilileri de ikna etmek için yeterliydi. Haftalar sonra Arizona’ya gitmek için yola çıkmıştı.

Phoenix’in dışında bulunan Goodyear’daki okulda Lubitz, bir kısmı altı kişilik bir uçak olan Beechcraft Bonanza’da, bir kısmı da uçuş simülatöründe olmak üzere 100 havacılık eğitimi saati elde etti. Daha sonra 2011 ilkbaharında jetler üzerindeki eğitimine Lufthansa’da bir uçuş görevlisi olarak devam etmek için (pilot olma yolundakiler için normal bir adım) Almanya’ya döndü. Sonralarında Lubitz için belgelenen bir ruhsal problem görünmüyordu. 2013 sonbaharında Germanwings’de kısa sürede ikinci kaptanlığa ve Almanya’yla Batı Avrupa arasındaki kısa seferlerde yardımcı pilotluğa yükselerek çalışmaya başladı.

Tıbbi kayıtlarındaki bilimsel nota göre Lufthansa Aeromedikal Merkezi’nin Lubitz’i herhangi bir depresyon belirtisine karşı düzenli muayene etmesi gerekiyordu ancak Lubitz’in ne sıklıkla Lufthansa doktorlarına rapor vermesi gerektiği ve ne kadar derinlemesine muayene edildiği bilinmiyor.

2012 yılında Birleşmiş Milletler düzenleme grubu tarafından düzenlenen bir rapor, hava taşımacılığı endüstrisinde “geleneksel sağlık muayenelerinin” psikolojik rahatsızlıkları tespit etmekte yetersiz olduklarını iddia ederken, genç pilotların akıl hastalıklarının incelenememesi eleştiriliyor. Germanwings mağduru aileler adına toplu dava yürüten New York’lu bir avukat, aynı zamanda lisanslı bir pilot olan Brian Alexander, bu tür muayenelerin herkesin de maalesef bildiği üzere ihmalkar olduğunu söylüyor. Bana geçenlerde “Sistemde kendi kendini rapor etmek üzerine çalışan ve böylece sorunların gizlenmesine izin veren bir çatlak var” dedi: “Saçmalıktan başka bir şey olmayan bu belgeyi dolduruyorsunuz, yalan söylüyorsunuz ve paçayı sıyırıyorsunuz.”

Lubitz'in yükselen kariyeri

2013’te kariyeri tırmanıştayken Lubitz, Düsseldorf’da, öğretmen olan kız arkadaşı Kathrin Goldbach’la lüks bir apartman dairesine taşındı. İleride Kathrin ilişkilerini “istikrarlı ve huzurlu” olarak tanımlayacaktı. Evlenip iki çocuk sahibi olma hayalleri kuruyorlardı. Lubitz nadiren hafta sonlarında, ailesiyle birlikte kaldığı ve bazen babasıyla olmak üzere yarı maraton koşularına çıktığı Montabaur’a gidiyordu. Meslektaşları ve arkadaşları onun bir ticari pilotun taşıması gereken tüm özellikleri taşıdığını düşünüyordu: Düsseldorf savcısının belgelerine göre “sessiz, rekabetçi, kararlı ve gayretli”ydi.

Ancak Lubitz’in tutarlılığı uzun sürmeyecekti. Yüksek depresif bozukluk yaklaşık olarak her altı erkekten birini etkiler ve iyileşenlerin yüzde 50’sinde bir ya da daha fazla kez yineler. Lubitz’in durumu da 2014 yılının Noel’inden hemen önce nüksetmiş gibi görünüyor. Depresif bozukluk başta psikosomatik semptomlar göstermişti: Lubitz körleşmeye başladığından emindi. Yıldızlar, haleler, ışık parlamaları, bulanıklıklar ve uçuşan noktalar görme şikayetiyle haftada üç-dört kez göz doktorlarına ve sinir hastalıkları uzmanlarına muayene olmaya başladı. Aynı zamanda ışık hassasiyeti ve çift görme sıkıntısı çekiyordu. Bir göz doktoru “Korku içindeydi” diye belirtmişti. Doktorlar birçok gelişmiş ekipman kullanarak gözlerini ve beynini inceledi ancak bir sorun bulamadı. Bir sinir hastalıkları uzmanı Lubitz’e “hastalık hastası” teşhisi koymuştu. Doktorun kayıtlarına göre (Düsseldorf bölge savcısı tarafından özetlenmiş haliyle) “Lubitz görüşünü etkileyen semptomların yapısını göze çarpacak kadar sık bir şekilde tekrar ediyor ve ihtimal dahilindeki alternatif tanıların hepsini reddediyordu”; özellikle de psikolojik sebeplere dayandırılanları. Hatta bu noktada tedaviyi bıraktı. Aile doktoru “psikoz başlangıcı” tanısı koymuştu ve bir psikiyatri kliniğine danışması konusunda ısrar etmişti. Lubitz ise bunu görmezden geldi.

16-05/01/germanwings-9525-ucak-kazasi-gq-3.jpg

Ancak sonraları kötüleşen görüşünün psikolojik sebepleri olabileceğini yavaş yavaş kabul etmeye başladı. Ocak ayında annesi birkaç yıl önce onu dokuz ay boyunca tedavi eden Montabaur’daki psikiyatrına ulaştı. O ay Lubitz, 2009’dan bu yana ilk kez doktorun kliniğine adımını attı. Savcının belgeleri psikiyatrının, Lubitz’in depresyonunun yinelediğini bildiğini belirtiyor. Lubitz psikoterapiye başladı (normal işine ve uçuş çizelgesine devam ederek), tekrar ağır ilaçlar kullandı. Doktorunun tavsiyesi üzerine olumlu düşüncelerini glückstagesbuch (kabaca çevrilirse “mutluluk günlüğü”) adını verdiği deftere yazmaya başladı. Lubitz uykusuzluk kurbanıydı ancak tedaviyle birlikte kaydettiği ilerlemeyi defterine yazmıştı. “Üç buçuk saatlik derin uyku” yazmıştı bir keresinde. “Dört saat deliksiz uyudum” demişti başka bir gün. 

Alman gizlilik ilkeleri genel olarak kısıtlayıcı, ancak psikiyatristlerin, bir hastanın diğer insanların canını tehdit edebileceklerini düşündükleri durumlarda, ilgili tarafları (işveren dahil) bilgilendirmeye hakları var. Buna rağmen korkunç sonuçları olabilecek bir kararı alırken Lubitz’in doktoru, hastalığın nüksetmesi konusunda Lufthansa ile temasa geçme girişiminde bulunmuşa benzemiyor. GQ tarafından Montabaur’daki kliniğinde ziyaret edilen psikiyatrist, Lubitz’in tedavisi hakkında konuşmayı reddetti. 

Mart ayının başlarında Lubitz’in düşünceleri ölüm etrafında dönmeye başladı. İnternette intihar etmenin en etkili yollarını araştırdı: Karbonmonoksit nasıl yapılır, benzin içmek, hangi zehir acı çektirmeden öldürür?.. 18 Mart’ta bir Düsseldorf hekimi Lubitz için “bilinmeyen bir sebep nedeniyle inatçı görüş bozukluğu” sebebiyle dört günlük bir istirahat raporu yazdı. Birkaç gün sonra evindeyken kendini yok etmenin yeni bir yolunu buldu. 20 Mart akşamı internette Airbus A320 uçuş kabini kapısının kilit mekanizmasını araştırdı.

22 Mart’ta, işine dönmeden bir gün önce Lubitz, daha sonra apartman dairesindeki çöp kutusunda bulunan bir parça not kağıdına Barselona anlamına gelen sefer kodu BCN ile birlikte “pazar kararı” yazdı. Bu başlığın altına Lubitz birkaç seçenek daha yazmıştı: Çalışmaya ve yaşamaya devam edebilmek için iç gücünü bul, stres ve uykusuzlukla baş et, bırak kendini…

Pazartesi sabahı, ayın 23’ünde, Düsseldorf’la Berlin arasında gidiş dönüş çalıştı ve onunla birlikte yolculuk eden pilot, davranışlarını tamamen normal olarak hatırlıyordu. O gece, akli dengesinin bozulduğundan tamamen habersiz olduğunu iddia eden sevgilisi işten eve geç geldi ve çift birlikte markete gidip tüm hafta için alışveriş yaptılar. Ertesi sabah erken saatlerde Lubitz, Audi marka aracını Düsseldorf havaalanına park etti ve Barselona yönüne giden uçuş kabinine çıktı. Bu seferin kara kutusunun verilerine göre Sondenheimer uçuş kabininden bir dakika için ayrıldığı anda Lubitz uçağın otomatik pilotunu en alçak ayar olan 3 bin metreye ayarladı. Hiçbir hava trafik kontrol görevlisi fark etmeden de ayarı geri aldı.

Felakete geri sayım

 

Uçuş kabininde yalnız kalan Lubitz, Sondenheimer tuvalete gittiğinde, hemen planını devreye soktu. Koltuğunun sol tarafında bulunan kabin kapısı düğmesini Sonderheimer’ın acil durum erişim kodunu etkisiz hale getirerek, normalden kilitli konumuna getirdi. Dakikalar sonra uzanıp uçağı 3 bin metreye düşürecek şekilde otomatik pilotu yeniden ayarladı. Fransa’daki Toulon’u geçtikten sonra, 10.31’den hemen önce. Uçak seyir yüksekliğinden çıkıp dakikada 1000 metre ya da saniyede 18 metre alçalmaya başladı. Bu noktada yolcular muhtemelen hafif bir düşüş ve endişe yarattığı kesin olmasa da basınçta değişiklik hissettiler. Ancak Fransız hava kontrol görevlileri yetkisiz yapılan değişikliği fark ettiler ve uçakla temasa geçtiler. Lubitz yanıt vermedi.

Üç dakika sonra, saat 10.34’te Sondenheimer geri döndü. Kabinin dışındaki mini klavyeye kodunu girdi ve giriş düğmesine bastı. Erişim reddedildi. “Benim!” diye bağırdı kapıya vurarak. Uçağın seyir yüksekliğine ulaşmasıyla yiyecek-içecek arabasını koridora çıkarmaya hazırlanan uçuş personeli kargaşaya doğru yöneldi. Bir kapalı devre kamera, kaptanın görüntüsünü uçuş kabininin içindeki küçük televizyon ekranına aktarıyordu; Lubitz tepki vermedi. Sondenheimer kapıyı yumruklamaya başladı. Lubitz cevap vermiyordu. “Allah aşkına” diye bağırdı pilot, “Aç şu kapıyı!” Uçak artık 7 bin 500 metredeydi. Keskin alçalışı hisseden yolcular panik içinde koltuklarını terk ederek koridora doluşmaya başlamışlardı.

10.39’da Sondenheimer bir uçuş personelinden uçağın arkasında saklı duran levyeyi getirmesini istedi. Çelik çubuğu tutan pilot kapıya vurmaya başladı daha sonra kapıyı kanırtarak açmaya çalıştı. Uçak artık 3 bin metrenin altına düşmüştü ve karla kaplı Alpler gittikçe yakınlaşıyorlardı. Kabinin içinde Lubitz bir oksijen maskesi takmıştı. Yolcular korkuyla ve artan bir panikle izlerken Sondenheimer, “Şu lanet olası kapıyı aç!” diye bağırdı. Lubitz sakince nefes alıp verdi. 10.40’ta alarm çalıştı: “İRTİFA KAYBEDİYORUZ! İRTİFA KAYBEDİYORUZ! YÜKSELİĞİ ARTIRIN!” Uçak 2 bin metreye düştü. Alarm zemine yaklaşıldığını belirtilen tiz bir “bip-bip-bip” sesine dönüştü. 60 saniye sonra uçağın sağ kanadı 1500 metredeki dağ yamacına çarptı. Ses kayıt cihazı tarafından yakalanan diğer sesler yalnızca alarmlar ve çığlıklardı. Saniyeler sonra uçak saatte 650 km hızla dağa çarptı.

2. BÖLÜM: SONRA

Fransa’da gerçekleşen uçak kazasının ilk haberleri güneybatı Almanya şehri olan Haltern am See’ye ulaştığında Henrik Drüppel, 12’nci sınıf İngilizce öğrencileriyle dersteydi. “Korkunç bir şey oldu” diye duyurdu anons sisteminden okul müdürü: “Okul bitti. Evinize gidin.”

Henrik karmakarışık düşünceler içinde koridorlarda dolaşıyordu. Gözyaşları içinde bir araya toplaşan öğretmenler gördü. Daha sonra bir arkadaşı onu kenara çekti ve Barselona’dan kalkan Germanwings uçağının düştüğünü uçakla birlikte kız kardeşi Lea’nın, sınıf arkadaşlarının ve iki öğretmenlerinin öldüğünü söyledi. Birkaç ay önce Drüppel ailesi üç farklı İspanyolca sınıfından bir haftalık değişim programına katılmak üzere kurayla seçilen 16 öğrenci için parti vermişti. Henrik dehşet içinde o çocukların her birinin öldüğünü fark etti.

Henrik’le birlikte Haltern am See’nin dışında kalan Lippramsdorf adında bir kasabada bulunan ailenin tuğla evinde, Lea’nın ikinci kattaki odasında duruyoruz. Ölümünden beri neredeyse hiç dokunulmayan oda tam da tipik bir genç kız sığınağı: Dağınık bir yatak, Amerikan komedi dizisi The Big Bang Theory’nin bir posteri, bir yığın Alacakaranlık kitabı, Almanca ve İngilizce ilham verici sözlerle dolu tabelalar (“yağmur yağmadan gökkuşağı oluşmaz”) ve Lea’nın aynı şekilde kazada hayatını kaybeden Caja Westermann’ın de dahil olduğu arkadaşlarıyla eğlenirken çekilen fotoğrafları… Henrik, üzerinde, daha bu sabah kullanılmış gibi dağınık duran yarım kozmetik şişelerinin ve yüz kremlerinin olduğu beyaz, ufak bir makyaj masasına işaret ediyor. Şişelerden bazılarının üzerinde adli tıp uzmanları tarafından parmak izlerini almak ve kaza alanında Lea’dan kalanları tespit edebilmek için serpiştirilmiş siyah tozlar var. 19 yaşında, yuvarlak çerçeveli gözlük takan, dağınık sakalı olan ve Edward Snowden’in gençliğini andıran Henrik “Okuldan eve geliyorum, kış günü, karanlık, gün sona eriyor ve ev bomboş” diyor: “Normalde kapısına gelirdim, Lea burada olurdu, konuşurduk, televizyon izlerdik. Şimdi ise bir mum yakıyorum ve bazen hayalimde ona günümü anlatıyorum.”

16-05/01/germanwings-9525-ucak-kazasi-gq-2.jpg

Henrik’in annesi Anne, oturma odasında bize katılıyor. 50’lerinde zayıf, yorgun görünüşlü bir kadın olan Anne oturma odasındaki kanepeye kuruluyor ve Lea’nın ölümünden sonra Barselona’daki ev sahibi ailesi tarafından gönderilen bir fotoğraf albümünü açıyor. Konuşmaksızın albümü bana uzatıyor. Şu anda ölü olan genç çocukların akşam yemeklerinde, partilerde, şehir gezmelerinde ve müzelerde çektiği düzinelerce fotoğrafa göz gezdiriyorum. Anne akıllı telefonundan Whatsapp uygulamasını açıyor ve Lea ile konuşmalarına bakıyor; Lea’nın uçuş kartının resmi, annesine düşük bütçeli bir hava şirketiyle uçtuğu için anlattığı kaygıları, arkadan parti seslerinin geldiği bir yerden birkaç kelime İspanyolca konuşmaya çalıştığı ses kaydı (“Adios mama/Görüşürüz anne”). Her sıradan mesaj şimdi kötü bir alamete işaret gibi görünüyor.

Olabildiğim kadar kibar bir şekilde Henrik’e, Lea’nın o son sekiz saniyede ne yaşamış olabileceğini hayal edip etmediğini sordum. Küçük bir duraklamadan sonra bana Caja ve Lea’yı uçağın arka taraflarında bir gece öncesinin partisinden yorgun bir şekilde yan yana otururken hayal ettiğini söyledi, sınıf arkadaşları ve öğretmenleriyle çevrili bir şekilde. “Bence ne olup bittiğini olay gerçekleşmeden kısa bir süre öncesine kadar fark etmediler” diyor: “Ve son anda muhtemelen bir adrenalin patlaması yaşadılar, sonrasında her şey bir anda olup bitmişti.”

“Öyle umuyoruz ancak bunu bilemeyiz” diye karışıyor Anne.

“Bilemeyiz” diye tekrar ediyor Henrik: “Bilmek de istemiyoruz. Her durumda, bunu düşünmenin bir yardımı olmadığı görüşündeyim.”

Ancak bunu düşünmekten kaçınmak o kadar kolay değil. Geçen yaz Haltern am See aileleri DNA testi ile kimliği tespit edilemeyen birkaç ton ağırlığındaki insan kalıntılarının toplu defni için Marsilya’ya oradan da kaza alanının yakınlarındaki bir kasaba olan Le Vernet’e uçakla gittiler. Opera sanatçısı Maria Radner’ın babası Klaus Radner, mezarda kesinlikle Andreas Lubitz’in parçacıklarının da bulunacağı gerekçesiyle etkinliği boykot etti. “149 kurban ve bir katil vardı” dedi Klaus Radner, “Birlikte gömülmemeliler. Bu kabul edilemez, akıl almaz bir olay.” Düsseldorf’a geri dönüş seferlerinde, uçak sert rüzgarlı ağır bir fırtınaya rastladı ve jet yarım saat boyunca sarsıldı. Zaten sevdikleri çocuklarının ya da kardeşlerinin son anlarının hayali akıllarından çıkmayan aileler şimdi kendi yaşadıkları korkuyu da kabuslarına eklemişti. “Akılda canlandırmak daha da kolay artık” diyor Henrik, “bunları düşünmeyi bırakamıyorsunuz.”

Germanwings düşük bütçeli, tamamen Lufthansa’ya ait bir yan kuruluş, Avrupa’nın en büyük ve Almanya’nın en itibarlı hatta hatırı sayılır havayolu şirketlerinden biri. Weimar Cumhuriyeti zamanlarında kurulan havayolu şirketi Nazi Almanyası’nda Adolf Hitler’in resmi taşımacısıydı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra battı ve 1953’te Almanya’nın ulusal havayolu olarak tekrar kuruldu. 615 ticari hava aracı (dünyadaki en büyük yolcu uçaklarından biri), altı kıta ve 101 ülkede 261 varış noktası, 2014 yılında yaklaşık 1 milyar euro kârla günümüzde özelleştirilmiş olan Germanwings şirketi, Almanların savaş sonrası çalışkanlığının ve emniyetinin somut bir örneği durumuna geldi.

Ancak güvenilir bir çalışan tarafından işlenen korkunç bir suç, şirketin itibarını zedeledi. Tüm dünya merak içinde; bu saygıdeğer Alman şirketi, nasıl olur da tehlikeli derecede dengesiz bir pilotun uçağını uçurmasına izin verir? Lufthansa cenaze ve seyahat masrafları için ailelere para aktarmakta oldukça hızlıydı ve irtibat görevlileri gerçekten içlerinden birinin böyle bir trajediye sebep olmasından dolayı kederli ve mahcup görünüyorlardı. Ancak şirket baş yöneticisi Carsten Spohr, kazadan hemen sonra tekdüze bir şekilde tüm dünyaya Lubitz’in “uçmak için uygun” olduğunu garanti ederken ve havayolu şirketinin izlediği prosedürlerin değişmesi için hiçbir sebep olmadığını söylerken, bir “umursamazlık resmi” çizdi. Daha sonra bir Lufthansa sözcüsü havayolu şirketinin de aynı ölen yolcular gibi “kurban” olduğunu söyleyerek aileleri öfkelendirdi. “Bir terörist uçağı patlatırsa kurban olabilirsiniz” demişti Henrik Drüppel: “Çalışanlarınızdan biri tüm yolcuları öldürdüğünde değil.”

Lufthansa’nın kaybettiği uçuş görevlileri için yas tutmaya hakkı var ancak hava şirketinin cevabında eksik olan, işlenen suç için alınması gereken sorumluluktu (Almanya ve Fransa’dan savcılar, kazada Lubitz dışında kusuru bulunan birilerinin olup olmadığını soruşturmaya devam ediyor; henüz hiçbir suçlamada bulunulmadı).

Eğer ölen kişilerin sevenlerinin şirketin tutumu sebebiyle canları sıkıldıysa da, çok daha somut bir şey yüzünden öfkeleri daha da tetiklenecekti: Para. Kaza durumunda havayolu firmasının yükümlülüklerini sınırlandıran Avrupa kanun hükümlerine bağlı olarak ve Almancada restrisiko (yolcuların biletlerini alırken her seferin doğal bir risk taşıdığını kendi istekleriyle kabul ettikleri fikri) olarak bilinen bir prensibe başvurarak Lufthansa her aileye, kurbanların “ıstırabı ve çektiği acı için”, ayrıca cenaze ve seyahat masrafları için 25 bin euro (yaklaşık 80 bin 500 TL) ödemeyi teklif etti. Toplamda tüm ailelere ödenen miktar Spohr’un yıllık 2.74 milyon euro tazminatının 36’da 1’i ediyordu. Rencide olan ve öfkelenen aileler en kısa sürede karşı koymak için tekrar birleştiler.

Mağdur olan 72 aileden 42’sini temsil eden Berlin havacılık avukatı Elmar Giemulla, Lufthansa’ya her yakın aile ferdi için ortalama 250 bin euro tazminat talebinde bulundu. Ancak Lufthansa reddetti ve ailelerin bu konuda yapabileceği pek az şey vardı. Almanya’nın kuvvetli sınırlandırmaları ve insafsız ölüm yasaları Lufthansa’nın Birleşmiş Milletler standartlarına göre şaşırtıcı derecede az bir miktar ödeyip kurtulmasını sağladı. Üstelik kurbanların eşlerine ve çocuklarına, eğer doğrudan bu kazada yaşadıkları kayıpla bağlantılı olarak zihinsel yahut fiziksel bir hastalığa yakalandıklarını tıbbi bir şekilde ispatlamazlarsa, Lufthansa hiçbir manevi tazminat ödemeye mecbur değildi. Birçok müzakereden sonra Giemulla, Lufthansa’dan aile üyesi başına ek olarak 10 bin euro daha almayı başardığını söylüyor. “Bunun bir iyi niyet göstergesi olduğunu söylüyorlar” dedi avukat ayıplayarak. Lufthansa, avukatları vasıtasıyla davalar hakkında bir yorum yapmayı reddetti ya da öykünün herhangi bir kısmı hakkında. Ancak havayolu bunun kontrol haricindeki “trajik bir olay” olduğu konusunda iddialı.

“Bu trajik bir olay değildi” diyor Klaus Radner, “Bu bir toplu katliamdı.”

Lufthansa bu kadar kolay kurtulamayabilir. Daha önce bahsettiğim New York avukatı Brian Alexander, ABD’de hava şirketine yüzlerce milyon dolara mal olabilecek bir hukuk davasına hazırlanıyor. Alexander, Lubitz’in hareketinin (ve uçakta bulunanların geçirdiği korku dolu dakikaların) altında yatan sebebin Amerika’da havayolunun gözetiminde geçirdiği dört aya dayandığını öne sürmeyi planlıyor. Bu savın kanıtlanması mağdurların davalarını ABD mahkemelerinde devam ettirmelerine izin verecek ve Lufthansa’nın Lubitz’in işlediği suçta kendisinin de bir kurban olduğu yönündeki ısrarını ortadan kaldırabilecek.

Ülkenin en büyük havacı hukuk bürosu olan Kreindler&Kreindler’ın Midtown Manhattan’daki merkezinde Alexander’le otururken bize “Sekiz dakikalık bir dehşete nasıl parasal değer biçilebilir?” diye soruyor. Önceden bir pilot olan Alexander geçen yaz, uzun süredir meslektaşı olan ve ona kurbanların ailelerinin haksız muamele gördüklerini söyleyen Berlinli avukat Giemulla’dan bir telefon aldı. “Sence yardımcı olabileceğin bir konu var mı?” diye sormuştu Giemulla.

Eylül ayında Alexander, havacılık okulunu ve Lufthansa’nın, Lubitz’in bir risk olduğunu bilmesine rağmen bunu görmezden gelmesini hedef alan bir stratejide karar kılmıştı. Alexander’ın görebildiği gibi, eğitim merkezi bir dizi ihmalin kritik noktasıydı. Lufthansa yetkililerinin yalanları yüzünden cezalandırmak yerine “bırakın çatlaktan yararlanıp geçsin” tutumu ve sicilindeki bilimsel nota rağmen Lubitz’e yalnızca yüzeysel muayeneler yapan Lufthansa doktorları, ihmallerden birkaçıydı. Ancak Alexander’ın öne sürdüğü üzere havacılık okulu, öğrenci pilotları enine boyuna incelemeleri ve kendine veya başkalarına tehlike teşkil edenleri ayıklamaları gereken bir eşik bekçisi idi. “Lisansındaki not bir kırmızı kart görevi görmeliydi” diyor Alexander: “Daha fazla soru sormak onların göreviydi. Depresyonunuz hafif miydi yoksa şiddetli mi, ne zaman meydana geldi, ilaç tedavisi gördünüz mü, hiç intihar etmeyi düşündünüz mü?” Daha da kötüsü Alexander, havacılık okulunun, Lubitz’in formlarda sahtecilik yaptığını, ki bu ceza gerektiren bir suç, bildiğini söylüyor. Germanwings kazasından beri Lufthansa çalışanlarının bu konuda konuşmasını da engelleyerek okulun çevresine bir sessizlik duvarı çekti. Ancak Alexander, Lubitz’in personel siciline ve diğer hayati önem taşıyan belgelere, araştırma sürecinde ulaşmayı umuyor. Tüm bu işlemler Alexander, Arizona Eyalet Mahkemesi’nde davayı başlattığında gerçekleşecek ve bunu biran önce yapmayı düşünüyor.

Geriye dönersek, ekim ayında Alexander, Düsseldorf’a gitti ve InterContinental Hotel’in bodrum katındaki balo salonunda 100’den fazla aileye teklifini yaptı. Bu ailelerden toplantıya gelenlerin arasında Lubitz’in suçu üzerine kendi araştırmasını yapan Maria Radner’ın babasını temsil eden avukatlar ve Haltern am See’den gelen aileler de vardı. Anne Drüppel balo salonunda diğer tüm ailelerle birlikte otururken bir karmaşık duygular dalgası hissettiğini hatırlıyor. Anne; Alman ailelerin, Amerikan tarzı milyonlarca dolar tazminatın peşinde koşturmayı görgüsüz ve açgözlü bulduklarının oldukça farkındaydı. Ancak o da, Henrik de, Lufthansa’nın işlediği cinayetin yanına kâr kaldığını ve ancak yüksek meblağlarda tazminatın şirkete yaşattıkları acıyı ödetebileceğini düşünüyorlardı. “Para yalnızca düşük meblağda kalırsa ne olduğunun pek de önemi yok diye düşünebilirler” diye açıkladı Henrik: “Ve belki de bir şeyleri değiştirmek zorunda bile kalmayacaklar. Büyük miktarda para trajedinin ne kadar büyük olduğunu görmelerini sağlayabilir.” Alexander tek bir günde 85 mağdur aileyi davaya dahil etti.

Ekimdeki toplantıdan beri, neredeyse Germanwings’de ölenlerin hepsinin ailesi ABD hukuk davasına katıldı; bazıları Alexander, diğerleri de Alexander’la birlikte çalışan uluslararası avukatlar tarafından temsil ediliyor. Ailelerden bir kısmı bu yasal sürecin zaman alacağını ya da güçlükle sonuç vereceğini kabullenmiş durumda, ancak sevdiklerinin yaşadığı akıldan çıkmayan dehşetin onları mümkün olabilecek her türlü yolda haklarını aramaya mecbur ettiğini söylüyorlar. Martyn Matthews’in dul eşi Sharon Matthews için bu görüş, geçen haziranda bir gün Paris’te bulunan Fransız Dışişleri Bakanlığı’nda bir konferans odasına polis memurları tarafından eşlik edildiğinde kesinleşti. Lufthansa görevlileri ve diğer aile üyeleriyle birlikte sessizlik içinde uçuş kabini kaydının elektronik ortama aktarılmış halinin son sekiz dakikasını ve ardından felakete uğrayan jetin uçuş rotasını gösteren bir videoyu izledi. “Pilot tuvalet molasına gittiğinde kapının açılıp kapanma sesini duyduk… Daha sonra kapıyı yumruklama ve bağırma seslerini… Uçağın alarmının yüksekliği artırın” deyişini” dedi: “Hayalimde canlandırabildiğim tek şey, Martyn’imin kabinden yalnızca biraz ötede oturup ne olup bittiğini izlerken uçağın penceresinden dağları görüşü oldu.” Matthews, yetkililer kaydı durdurmadan yalnızca birkaç saniye önce dayanamayarak odadan fırladı.

60’larının başlarında, kısa boylu, yapılı bir vücuda sahip Klaus Radner’ın da benzer düşünceler aklından çıkmıyordu. Maria’yı önünde olanlara odaklanmadan, yerinde duramayan oğlunu oyalamaya çalışırken hayal ediyordu. Sascha’yı koltuğundan kalkıp koridorda koşarken gözünün önüne getiriyordu. “Sascha fevri, güçlü bir çocuktu ve asla yalnızca oturup beklemiş olamaz” diyor Radner. Bana her gece aynı görüntülerin düşünde canlandığını söylüyor; yolcuların son çığlıkları ve çarpma anı. “Aklımın içinde bir görüntüde Maria, Sascha ve Felix var” diyor ve duygularını bastırmak için hızlıca nefesini içeri çekiyor: “Vücutları patlayıp parçalanıyor.”

Lubitz tipik bir narsisist miydi? İntihara ve toplu katliama, hastalığına olan öfkesi yüzünden mi itilmişti? Bazı psikiyatrların ve kriminologların tahminleri bu yönde. Lupitz, kazanın hemen sonrasında bir EgyptAir pilotu olan, 1999 yılında New York-Kahire arasındaki seferinde jetini bilinçli bir şekilde Atlantik’e düşüren ve kendisiyle birlikte 216 kişiyi de öldüren Cemil el Batuti’ye benzetilmişti. Bu 216 kişiden biri de son zamanlarda kendisini genç kızlara teşhir ettiği için El Batuti’yi azarlayan bir EgyptAir yöneticisiydi. Ancak Lubitz’in yaşamına yakından bakıldığında ortaya çıkan resim; kinci, adam öldürmeye meyilli sosyopat pilotunkini andırmıyor bile. Lubitz sevgi dolu bir ilişkiyi sürdürebilmişti, ailesiyle yakındı, normal arkadaşlıkları vardı. Üstlerinden, meslektaşlarından ya da herhangi birinden şikayet almamıştı. O halde bu önceden planlanmış; kadın, erkek, çocuk denmeden duygusuzca işlenmiş cinayet nasıl açıklanabilir? Neden yalnız başına intihar etmek yerine toplu katliam? Uçak istikrarla yeryüzüne doğru alçalırken ve Sondenheimer çılgınca kapıyı yumruklarken içinden bir ses yaptığı şeyin anlamsızlığının farkına varmadı mı?

Gizemler mevcut ve böyle kalacak, çünkü kendisine Lubitz’in durumunu açıklığa kavuşturmak için bir teorisi olup olmadığı sorulduğunda psikiyatr Joel Dvoskin’in de soğuk bir şekilde belirttiği gibi, “Şimdiye dek intihar eden hiçbir katil sorguya çekilmedi.” Ancak Lubitz tarafından deneyimlenen, kişiyi güçten düşürecek kadar değersizlik ve başarısızlık hissine iten depresyon, tüm rasyonel düşünme yeteneğini ve karar alma mekanizmasını yok edebilir. Bir ceza adaleti uzmanı, aynı zamanda Bir Şehitlik Efsanesi: İntihar Bombacılarını Aslında Ne Teşvik Eder, Hücumcular ve Diğer Kendi Kendini İmha Eden Katiller adlı kitapların yazarı olan Adam Lankford, öncelikli amaçları kendilerini öldürmek olan birçok toplu katliamı inceledi. Masumların ölümü bu kişilerin zihninde çoğunlukla “yalnızca rastlantısal”.

David Foster Wallace’ın psikotik depresyon olarak adlandırdığı depresyon, Lubitz’in dayanılmaz acının hüküm sürdüğü sapkın ruhuna en yakın tanım olabilir: “Gözle görülmeyen ıstırabın katlanılamayacak hale ulaştığı kişi kendini öldürür; aynı alevler içinde çok katlı bir binada kapana kısılan kişinin eninde sonunda pencereden atlayacağı gibi” diyor Wallace: “Bu, düşmeyi istemek değildir; bu alevlerin korkusudur.” Ancak bu bile pilotun korkunç bencilliğini açıklamıyor. Belli ki Lubitz kariyerine o kadar fazla odaklanmıştı ki, işe her gittiğinde yüzlerce kişinin hayatından sorumlu olan birinin depresyonunun olası sonuçlarını hiç düşünmeden, onu intihara eğilimli yapan sorununu gizledi. Almanya’nın katı gizlilik ilkeleri ve kendi psikiyatrının gözle görülebilir eylemsizliği ona cesaret vermiş olabilir ancak her şeyin sonunda sorumluluk Lubitz’e ait.

Yağmurlu bir aralık akşamı, Lubitz’in Montabaur’daki ilk kez uçmanın zevkini tattığı planör okulundan çok da uzak olmayan, çocukluk evinin yanı başındaki, çam ağaçlarıyla çevrili kilise mezarlığındaki mezarına gittim. Kalıcı bir mezar taşı henüz yerleştirilmemiş, geçici bir ahşap haç yalnızca “Andy” adıyla işaretlenmişti. Siyah bir fener, oyuncak bir Noel baba ve taze çiçeklerden bir çelenk, ahşap haçın etrafını çevrelemişti. Aynı zamanda ahşabın ve taşın üzerine yarım düzine mesaj kazınmıştı. “Uzaklarda, yıldızlarla birlikte ve kalplerimizin çok yakınında” diyordu mesajlardan biri. Ancak burada, bu özel yas tutma yerinde bile görülüyor ki ailesi huzur bulamayacak. Mezarlıkta yürürken bekçiyle muhabbete daldım. Bana Lubitz’in cenazesinden günler sonra haçın üstünden sarkan bir işaret gördüğünü söyledi. Tek bir kelime yazıyordu: Katil.