Bartu o; olmadı kaçar…

Bartu Küçükçağlayan, önümüzdeki sezon, kendisinden fiktif bir karakter yaratmak suretiyle yazdığı, Tolga Karaçelik’in yöneteceği Bartu Ben dizisiyle huzura gelecek. Büyük Ev Ablukada’daki mahlası Canavar Banavar’ı da düşününce? Ulu Manitu aşkına, bir insan, şahsından daha kaç tip çıkarabilir?

13 Haziran 2018

Bartu o; olmadı kaçar…

Bartu Küçükçağlayan’la karşılıklı oturmuşuz, kayıt cihazını çalıştırmadan önce röportajlara nereden başladığımı soruyor. Lafa ne sorarak girermişim?

“Biz n’aberle başlayalım, gerisi gelir” diyorum, gülüyor. Geçtiğimiz aylarda o da bir-iki röportaj yapmış da ben nasıl bir metot izliyormuşum merak etmiş…

“Biliyorum” diyorum; “Zaten İsviçre çakısı gibi adamsın, bizim ekmeğimize de göz diktin anlaşılan.”

Sundance’te Büyük Jüri Ödülü’nü alan Kelebekler’de birlikte çalıştığı yönetmen Tolga Karaçelik’i tutup Galatasaray maçına götürdüğü bir röportaj-izlenim yazısını okumuşluğum var Bant Mag.’da, ki hakikaten iyi işti.

Adam sünger gibi; gözünün değdiği her şeyden kendine yeni bir meşguliyet çıkarıyor, öğrenmekten yana ne koparsa kâr sayıyor ve ne yaparsa iyi yapıyor; o tiplerden…

İçine ne yapacağını bilemediği bir bilgenin olgunluğu kaçmış, hiperaktif, meraklı bir çocuk gibi ve çok komik. Ama öyle böyle değil, hakikaten çok komik.

Vaktiyle müteahhitlikle iştigal eden, şimdilerde otel işleten bir anne-babanın mahsulü. İnternet bilgisine güven olmaz hesabına, teyit amaçlı, kardeşi olup olmadığını sorduğumda; “Dünyadaki tek çocuğum ben, haberin yok mu?” deyip gülüyor.

Eskişehirli… 83’te doğup üniversiteye kadar büyüdüğü Eskişehir’in “yırtmasına” vesile olduğuna kani:

“Okuduğum ortaokul Anadolu Üniversitesi’nin içindeydi. O zaman da hafif hiperaktifim; ‘bende disleksi mi var ne’ diyordum, kendimi geri zekalı zannediyordum. Anlamıyordum dersleri. ‘Anlamıyorum’ derken; eşek kadar adam olmuşum, parmak hesabı filan yapıyordum hâlâ… Bir şeylerin yanlış olduğunu seziyordum; çünkü başarının, iyi bir öğrenci olmanın kuralları var ve ben bunlara uymuyorum bir türlü. Çarşamba günleri okul yarım gündü. Üniversitenin içinde olduğu için okul, oradaki konservatuardan birilerinin verdiği kurslar oluyordu, isteyen okuldan sonra kalıp onlara katılıyordu. Oraya girince, ‘Bu sanat güzel kılıfmış; burada iyi hissediyorum kendimi’ dedim. Satranç kulübü vardı, ona da girdim, baktım orda da iyiyim…”

18-06/13/_dsc6186-edit.jpg

Değme dâhiye kendini moron gibi hissettirme konusunda bizim maarif sisteminin eline su dökülmez, gibilerinden birkaç kelam ediyorum, omuzlarını silkiyor: “Yok canım, dâhiymişim demedim de rahatladım valla. Lisede okulum değişti, orada daha da muhteşem bir şey oldu. Okulun sahiplerinin kafaları bayağı açıktı. Yine üniversiteden, sinema-televizyon bölümünden, konservatuardan öğrenciler getirip, onlarla uzun çalışma olanağı sundular. Lisede sinema dersi aldım resmen; yırttım dediğim o. Babamın ortağının oğlu, benden üç yaş büyüktü; benden önce üniversiteye gitti. İnternetin de ilk zamanları; 98 filan… Eve modem aldım, üniversitelilerle takılıyorum, internet üzerinden İstanbul’dakilerle filan yazışıyorum. O zamanlardan koymuştum kafaya konservatuara gideceğim diye… Yine o aralar müzik yapmaya başladım. Eskişehir’in tek rock barında, cuma akşamları, okuldan çıkıp, formalardan sıyrılıp şarkı söylüyorduk. 1999’da ne yapıyorsam, şu anda da hâlâ onu yapıyorum aslında… Orda o çıkış yolunu bir gördüm; ‘Hah, bunu becerebileceğim galiba’ dedikten sonra, bir daha değiştirmedim yolu…”

Dikkat bozukluğundan (ADD) mustarip olduğunun anlaşılması 30 yaşını filan bulmuş. O da ne yapsın, o dikkat bozukluğunu avantaja dönüştürmenin yollarını el yordamıyla bulmak durumunda kalmış. Marazdan hayır doğar mı; doğabiliyor işte…

2010-2011 döneminde, Altın Portakal’dan SİYAD’a, ne kadar oyunculuk ödülü varsa topladığı, Seren Yüce filmi Çoğunluk’taki o canından bezmiş Mertkan karakterini oturtacak gözlemi, ADD’li birinin nasıl yapabildiğini soruyorum; şu marazı nasıl yaşadığını biraz açsın diye.

“Dikkat bozukluğunu öyle düşünme” diyor: “Hiçbir şeyi dinleyemeyen insandan çok, beş şeyi aynı anda dinleyebilen insan derdi o… Bir odaya girdiğim zaman karşımdakiyle konuşurken arkadakine de kulak kabartıyorum; sana bakarken, gözümün kenarından duvardaki resmi de inceliyorum; öyle bir şey. İşin kötüsü, onu depoluyorsun da… Aslında çok zor… Eve gittiğinde yolda gördüğün yayaların suratlarını hatırlıyorsun. Yatağa yattığında, araba kullanırken yan arabada gördüğün insanların yüzleri geliyor gözünün önüne, yatak otoban oluyor böyle… Mühendis filan olabilseydim, zorlardı beni herhalde; sanat iyi kılıf derken, oradan kurtarıyor. Çoğunluk’a gelince, gözlemden çok çalışmakla oluyor; provayla oluyor o işler… Seren’le de çok prova yapmıştık o dönem. O sınıfa dair zaten, evvelden bir gözlemim var. Adı üzerinde Çoğunluk; etrafımız o insanlarla dolu… Ama orada Seren’in benim etrafımda çizdiği sınırlar epey işime yaramıştı.”

18-06/13/img_0380-copy.jpg

17 yaşında girdiği İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan yanına kâr kalan ve ilgisini çeken yegane şey olarak, Yıldız Kenter’i anıyor. Konservatuarı sevmesine sevmiş ama kendinden hiç iyi randıman alamamış:

“Şimdiki aklım olsa, çok daha iyi alırdım orada verilenleri. Benim her zaman okul denen şeyle sorunlarım oldu; 12 senede mezun olabildim; dile kolay 12! Mezun olana kadar Kenter Tiyatrosu’nda da oynadım, Altın Portakal da aldım… İlk üç sene gittim, sonra pek uğramadım okula.”

İlk profesyonel deneyimi, konservatuarın ikinci sınıfındayken, Kenter Tiyatrosu’nda rol aldığı Inishmore’lu Yüzbaşı oyunu:

“Hakan Gerçek üstat vardır, eskiden Eskişehir’de aynı apartmanda oturuyormuşuz meğer; ben çok ufağım o sırada, hatırlamıyorum. Konservatuar sınavına girmeden önce annem Hakan Gerçek’e ‘Bu çocuk sınava hazırlandı ama iyi midir, sen de bir baksan?’ diye telefon açmış. Kenter Tiyatrosu’na çağırdı beni Hakan Gerçek; orada oyunu vardı çünkü. Parçalarımı oynadıktan sonra, ‘Zaten sınava çok az kalmış, bu kadarı tamamdır, ben senin kafanı karıştırmayayım daha fazla, bence iyisin, olursun’ demişti. Sınavı kazandıktan iki sene sonra Hakan Gerçek’le Kenter Tiyatrosu’nda oyunda oynuyorduk beraber. Bayılıyorum bu hikayeye; hatırlaması güzel geliyor.”

Sonrası sular seller gibi ilerlemiştir zannediyorsanız benim gibi, o iş pek öyle olmamış. Kendi tabiriyle, “yalpalayacak, bocalayacak şeyler yaratmış” yine kendine:

“Kenter Tiyatrosu’nu bıraktım, başka yerlerde tiyatro yaptım. Sonra tiyatro yapmayacağım dedim, tiyatroyu bıraktım; okulu da bıraktım. Bir sene evde oturdum, şarkı yapmaya çalıştım. Kısa film çekeyim dedim, beceremedim. Ki o zamanlar bu dikkat bozukluğunun zorluklarını çekiyormuşum ben aslında da fark etmemişim. Sonra tiyatro, müzik, oyunlar derken döndüm, bir şekilde yolumu buldum yine.”

 

Röportajın devamı GQ Yaz 2018 'Hız' özel sayısında.