Kaybetmeye gelmez: Mojo

Genel sanat yönetmenliğini Erdal Beşikçioğlu'nun yaptığı StüdyoCer, Mojo ile Ankara’nın ardından İstanbullu tiyatro seyircisinin suratına da iki tokat aşk etmeye hazırlanıyor.

05 Mart 2013

Kaybetmeye gelmez: Mojo

Şubattan beklenmeyecek letafette, şerbet gibi bir gün hüküm sürüyor Ankara’da. Akşama yenilecek manevi dayağa hazırlaması açısından, şöyle kasvetli, fırtınalı bir şey daha mı “kullanışlı” olurdu ne...

StüdyoCer’in, Hayvan Çiftliği’nin ardından sahnelediği ikinci işi olan, Jez Butterworth imzalı Mojo, in-yer-face akımının sıkı örneklerinden biri. Londra, Soho’da Atlantic isimli bir gece kulübünde geçen oyun, cibilliyeti yerlerde sürünen bir grup insanın, üstelik fena halde haplı kafalarıyla, bir şekilde hayatta kalmaya çalışırken birbirlerine attığı kazıkları gözler önüne seriyor. Şiddet, taciz, uyuşturucu, seks ve aradığınız her türden süfli karakter zaafı...

Tahminim, oyunu, ellerini göbeklerinde kavuşturup ön sıralarda oturan devlet erkanıyla birlikte izleme ihtimalimizin düşük olduğu yönünde ki, isabet derim...

Erdal Beşikçioğlu’yla oyundan önce lafladığımız odaya, hem Mojo’da kulübün “sermayesi” Parlak Johnny’yi canlandırıp hem Behzat Ç.’de rol alan, bir yandan da Hacettepe konservatuvarındaki eğitimine devam eden Engin Öztürk girip girip çıkıyor. Odada bulunan bilgisayardan, hazırladığı ödevin çıktısını alma derdinde...

Ekipte herkes ayaklı İsviçre çakısı gibi. Bundan üç buçuk yıl önce Mojo’nun, yine aynı kadroyla Dib Sahne’de oynandığı dönemden çok daha yoğun bir çalışma temposuyla haşır neşir her biri. Takvimleri denk düşürmek gibi bir müşkülatı, heves ve inatla aşıyorlar.

Yaptığı işler takdime hacet bırakmayan, üstelik de ikinci çocuğunu taze kucağına almış olan StüdyoCer Genel Sanat Yönetmeni Erdal Beşikçioğlu, “Allahım, işin o kısmı başta benim için kabustu!” diyor: “Doruk (Nalbantoğlu) Adana Devlet Tiyatrosu’nu sırtlamış oyunculardan, üç oyunda birden oynuyor. İnanç (Konukçu), Berkan (Şal), Engin (Öztürk); hepsi Behzat Ç.’deler ki hadi orda biraz nazımız geçiyor. E, Ali (Yoğurtçuoğlu) İstanbul’da oturuyor? Nusret’in (Şenay) bir taraftan Devlet Tiyatrosu’nda oyunu, bir taraftan dizisi var. Ama dışarıdan herkes bu konuda tuhaf bir müsamaha gösterdi. Bütün bunlar bir şekilde kotarıldı.”

Yok mu karakterini seven?

Mojo, üzerimizden, hakkı verilmiş performanslarla sergilenen sağlam bir in-yer-face temsili olarak, hızlı tren misali geçiyor. Son derece başarılı bir takım oyunu sergilenmekle birlikte, oyuncuların her biri müstakil bir şekilde oyunu sırtlıyor sanki. Spotlar üzerlerinde değilken bile, sahnenin loş bir köşesinde dikilip rolün içinde kalarak oynamaya devam ettikleri, dehşet bir tempo söz konusu.

Ertesi gün yine CerModern’de çekim için toplaşıyoruz. Hiçbirinde yorucu bir akşamdan kalmışlığın izi, ifadesi yok. Şu müstakillik durumundan laf açılınca; “Di mi? Kimse birbirini dinlemiyor. Hap kafası işte!” diye gülüyor Beşikçioğlu.

Oyuncuların karakterlerini, empati adına bir nebze olsun sevmesinin elzem olduğu “bilgisinden” yola çıkarak, oynadıkları tipin “makul” tarafını anlatmalarını rica edecek gibi oluyorum. Ne var ki bir Allah’ın kuluna da canlandırdığı karakteri sevdiğini “itiraf ettirebilmek” mümkün değil.




Röportajın devamı GQ Türkiye Mart sayısında ve iPad edisyonunda