HBO
Günümüz medya çağında dev markalardan kaçınılmaz biçimde sıkılıp çıkarılan vasat spin-off ve devam projeleri arasında, A Knight of the Seven Kingdoms temiz bir nefes oldu; çünkü sadece bir başka Game of Thrones tekrarına benzemiyor. Evet, hikâye yine Westeros’ta geçiyor ve tanıdık tüm unsurlar yerli yerinde — hafif bir tonu var ama kirden, sertlikten ve Thrones’un en vahşi anlarını hatırlatan o içgüdüsel şiddetten de yoksun değil — ancak riskler görece daha düşük, ölçek ise daha insani. (Açık konuşmak gerekirse: ufukta beliren donmuş zombi ordusu gibi varoluşsal bir tehdit ya da King’s Landing’i yerle bir etmeye hazır ejderhalar yok.)
Thrones evreninde geçen bir “biraderler komedisi” fikri elbette eğlenceli; fakat diziyi gerçekten öne çıkaran şey bu insan ölçeğindeki perspektif oldu. Ve böylece son bölüme, “In the Name of the Mother”a geliyoruz. Bu bölümde o neşeli ton bir kenara bırakılıyor ve yerine, sertliğiyle Battle of the Bastards’ı aratmayan, acımasız bir savaş sekansı geliyor. Hikâye, Prens Aerion Targaryen (Finn Bennett) ile yaşadığı çatışma sonrası Dunk’a (Peter Claffey) dayatılan Yediler Yargısı etrafında dönüyor: Dunk Takımı ile Aerion Takımı’nı karşı karşıya getiren, ölümüne bir gladyatör dövüşü.
Ortaya çıkan şey, önceki bölümlerden belirgin bir tonal kopuş. Neredeyse hiç espri yok, kimsenin yüzünde tebessüm belirmiyor; dövüş sahnesi kan, çamur ve iç organlarla kaplı. Zincir zırhlara çarpan kılıçların, miğferlere inen gürzlerin sesi eşliğinde tam anlamıyla bir boğuşma.
İlk refleks bunun “klasik Thrones” olduğunu söylemek olabilir — ve bazı açılardan öyle. Orijinal seri, sekiz sezon boyunca çatışma hâlindeki Westeros’un doğası gereği pek çok acımasız savaşa sahne oldu. Ancak Yediler Yargısı, Seven Kingdoms’ın kişisel ölçeğini büyük bir etkiyle koruyor: Bu, geniş orduların titizlikle koreografileştirilmiş görkemli bir savaşı değil; toprakta, çamurun içinde geçen grafik bir kavga. Dunk ile Aerion — Aerion’ın ejderhayı andıran alevli zırhı içinde — adeta maç günü bir mekanın önünde birbirine giren iki adam gibi dövüşüyor.
Dövüşün büyük bölümünde kelimenin tam anlamıyla Dunk’ın bakış açısına kilitleniyoruz. Miğfer vizörünün dar görüş alanından, şişlenişini ve darbelerle savruluşunu izliyoruz. Eski Thrones savaşlarına hâkim olan geniş manzara planlarının yerini, korkutucu derecede klostrofobik bir çekim dili alıyor.
Thrones’un şiddeti her zaman sert ve gösterişsizdi; ancak yukarıda anılan Battle of the Bastards — Jon Snow’un (Kit Harington) cesetlerin üzerinde tırmandığı, savaşın kaotik girdabında kaybolduğu sahne — dışında, bu kadar acımasız ve etkileyici derecede karanlık bir sekans hatırlamak zor. Dunk dövüşe hazırlanırken en çok duyduğumuz şey panik dolu nefesi. Yargılama boyunca yere tekrar tekrar savrulup adeta iğnelik gibi delik deşik edildikçe, ses tasarımı da bozuluyor; bilinci gidip gelirken kafasının içi uğulduyor. Kaosun ortasında sarhoş gibi sendeleyerek ilerliyor. Art arda gelen yaralar içgüdüsel ve mide bulandırıcı derecede gerçek. Dunk’ın zırhlı yumruğuyla Aerion’un yüzünü çamura gömmesi ise, vahşi bir hayvanı savuşturmaya çalışan bir adamın öfkeli çaresizliğiyle gerçekleşiyor.
Birçok kişi Seven Kingdoms’ı Thrones evreninin daha hafif yüzünü ortaya çıkardığı için övdü; ancak Westeros nadiren bu kadar ham, güçlü ve gerçek hissettirmişti. Belki de Seven Kingdoms’ı bu kadar başarılı bir spin-off yapan şey tam olarak bu. Yine de, kahkahaları özlemedik değil.
BU İÇERİK İLK OLARAK BRITISH GQ WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.