Korku Sinemasının Beş Müthiş Yönetmeni, Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken Beş Müthiş Korku Filmini Seçti British GQ
Popüler

Korku Sinemasının Beş Müthiş Yönetmeni, Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken Beş Müthiş Korku Filmini Seçti

Edgar Wright, Remi Weekes, Rob Savage, Luna Carmoon ve Zach Lipovsky’den tüm zamanların en sevdikleri korku filmlerini paylaşmalarını istedik. Favorileri kendilerine saklamak yok!

Korku filmi izlemeyi, onları yapan insanlardan daha çok seven kimse yoktur. Kendine özgü anlatılar, kalıplar ve pastişlerle böylesine zengin bir türde çalışıyorsanız, ödevinize gerçekten iyi hazırlanmanız gerekir. Bunun angarya gibi hissettirdiği de yok tabii. Ders çalışmak; slasher filmlerini ve maymun pençelerini, buluntu görüntü gerilimlerini ve kan gövdeyi götüren filmleri didik didik incelemekten daha eğlenceli olamaz. Yakında gösterime girecek korku filmi To Make Ends Meat’in yönetmeni, doymak bilmez bir sinema izleyicisi olan Luna Carmoon’un GQ’ya söylediği gibi: “Büyükannemin gecenin bir yarısı bana zorla izlettiği video kasetlerin üzerimde son derece tuhaf bir etkisi olduğundan eminim.”

Yeni bir kuşağın türün arşivlerini kurcalaması meyvelerini veriyor. The Backrooms gibi creepypasta hitleri, Teenage Sex and Death at Camp Miasma gibi meta korku filmleri ve Resident Evil gibi cesur yeniden çevrimler sayesinde korku sineması şu sıralar parlak bir dönem yaşıyor. Cadılar Bayramı da köşede pusuda beklerken, Luna’dan ve British GQ’nun korku türüyle ilişkilendirdiği diğer favori yönetmenlerinden Edgar Wright (Shaun of the Dead), Remi Weekes (His House), Rob Savage (Other Mommy) ve Zach Lipovsky’den (Final Destination: Bloodlines) tüm zamanların en iyisi olarak gördükleri filmleri bizim için kurban etmelerini istemenin tam zamanı gibi geldi. O hâlde, gerilimi daha fazla uzatmadan, işte tüm zamanların en sevdikleri korku filmleri.

Edgar Wright — Don’t Look Now (1973)

“Don’t Look Now, korku türünde olsun ya da olmasın, en sevdiğim filmlerden biri. Filmde, Donald Sutherland ve Julie Christie’nin canlandırdığı yaslı bir çift, kızlarının bir kaza sonucu ölümünün ardından Venedik’e gider. Ancak iki gizemli kız kardeşle tesadüfen karşılaşmaları, gerçekten tesadüf müdür acaba, yolculuklarını esrarengiz sulara sürükler. Nicolas Roeg’in olağanüstü yönetimi ve Graeme Clifford’ın dikkat çekici kurgusu; renkleri, şekilleri, jestleri ve sesleri zamanın ötesinde birbirine bağlar. Görüntüler birbiriyle kafiyelenir, onları anlamadan önce bir şeyler hissetmenizi sağlar: Kâbus güzelliğinde bir palindrom. Beni en çok huzursuz eden, kaderimizin önceden belirlenmiş olup olmadığı sorusu. O tehlike işaretlerinin taşıdığı uyarıları fark etseydik, felaketimizden kaçabilir miydik? Güzel, seksi, son derece hüzünlü ve bütünüyle dehşet verici. Onu tekrar tekrar izleyebilir, inceliklerinden hiç bıkmayabilirim.”

Remi Weekes — Stranger By the Lake (2023)

“Geleneksel anlamda bir korku filmi olmayabilir ama Strangers by the Lake’in kalbimde çok özel bir yeri var. Bu film, hepimizin içinde çalkalanan arzu ve korku arasındaki o dansı yakalıyor. Hepimiz çoğu zaman bizi mahvedebilecek şeyin ta kendisine çekilmiyor muyuz?”

Luna Carmoon — The People Under The Stairs (1991)

“Poundland’de Wes Craven’ın The People Under The Stairs filminin bir kopyasına rastladığımı hatırlıyorum. Daha çocukken bile, gerçek canavarların kim olduğunu o filmde fark ettim. Şimdi, bir yetişkin olarak, o zaman ne kadar çarpıcı ve yerinde olduğunu, bugün de öyle olmaya devam ettiğini anlıyorum. Gayrimenkul hırsının ve kokuşmuş nefretin yutup tükettiği Siyah ve işçi sınıfı topluluklarının âdeta yamyamlığa maruz kalışı. O mahalleyi kendi mahallem gibi tanıdım; acımasız ama güzel ve şefkatli.”

Rob Savage — The Innocents (1961)

“Bazı eski filmler vardır; siyah beyazdırlar, gürleyen orkestra müzikleri vardır. Büyük ölçüde kendi dönemlerinin ürünüdürler ve öyle izlenmeleri gerekir. Jack Clayton’ın 1961 yapımı The Innocents’ı ise belki de tüm korku filmlerinin en büyüğü olarak zamanın dışında durur. Ölçülü ve modern, Freddie Francis tarafından muhteşem biçimde görüntülenmiş ve Truman Capote’nin fena hâlde hastalıklı senaryosuna sahip bu film, her yeniden izleyişte yeni anlam katmanlarını açığa çıkarır ve her seferinde dehşete düşürmeyi başarır.”

Zach Lipovsky — Jurassic Park (1993)

“Jurassic Park gösterime girdiğinde dokuz yaşındaydım. Annem, çocuk filmi olduğunu düşünerek beni izlemeye götürdü. Dehşetten donup kalmıştım, ağlıyor ve gözlerimi kapatıyordum. O zamandan beri yüzlerce kez izledim. Gerilim kurma, sırları açığa çıkarma ve karakterlerle empati kurdurma konusunda bir ustalık dersi. DNA’mı kalıcı olarak değiştirdi.”

BU İÇERİK İLK OLARAK  BRITISH GQ WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası