Çağatay'ın gelgitleri

Med Cezir’de canlandırdığı Yaman karakterinden çok da farklı değil. Doğal haliyle irtibatta kalmakta sonsuz fayda var.

26 Şubat 2014

Çağatay'ın gelgitleri

Çağatay Ulusoy’un, bir buçuk saate yakın geç geldiği röportaja başlamadan önce, uykudan mahmur gözlerini zar zor kırpıştırırken, ağzından çıkan ilk laf, “Bunu da yazın lütfen, cezamı çekmek istiyorum” oluyor. Röportajı bundan birkaç gün önce, fotoğraf çekiminin akabinde yapacaktık fakat dizi setine gitmesi gerektiği için yetiştiremedik. Dün geceki dizi seti uzun süren Çağatay Ulusoy üstünü değiştirmeye gittiği evinde bayılıp kalınca, bizim röportaj iyiden iyiye, ertelenmekten bir hal olan, erilemeyen vuslata bağladı... Geç kaldığı için fena halde mahcup durumda. Onu rahatlatmak için, “İnsanlık halidir, dert etmeyin. Çekim uzamış işte, sizin elinizde olan bir şey değil neticede” diyorum.

Röportaj boyunca, en ufak kelamı bile kuyumcu terazisinde tartarak sarf ediyor. 20 yıldır röportaj yapıyorum, kayıt cihazı karşısında böylesine ihtiyatlı davranan bir ikinci kişiye rast gelmedim, öyle söyleyeyim.

İlerleyen vakitlerde, “Ben bu röportajlarda n’apacağım ya?” diye kendi haline isyan ediyor: “Anlatamıyorum... Çok geriliyorum röportajlarda. Hep böyleyim. Alışamadım bir türlü. Hiç röportaj yapılacak bir adam değilim.” Sayamadığım bilmem kaçıncı sefer, “Estağfurullah” diyorum. İnsan, Çağatay Ulusoy’u estağfurullahlamaktan bitap düşebiliyor.


Çekim günü hiç böyle değildi oysa. Sen şimdi git, o geçen günkü, bir yandan kendiyle dalgasını geçen, etraftaki herkesle teklifsiz muhabbet koyan, kamerayla yarenlik etmekten hazzettiği her halinden belli, atmosferinden hoşnut, matrak genç adam gelsin, diyesim geliyor. Giderse bir daha gelmez diye tırsıp çenemi kapatıyorum.

Çağatay Ulusoy tanıyanların son derece ferah cümlelerle andığı bir insan. Misal, Med Cezir’in yönetmeni Ali Bilgin, setteki çalışkanlığından ve dikkatinden sitayişle söz ediyor: “Henüz ikinci projesi olmasına rağmen beni çok şaşırtan ciddi bir set tecrübesi var. Sette, kamera arkasında olan bitenin çok farkında. Hem karşılıklı oynadığı oyuncularla hem de ekiple çok iyi ilişkiler içinde. Nerede durması gerektiğinden devamlılık, ışık bilgisine kadar, her konuya çok hakim, çok da meraklı. Sete yeni bir ekipman geldiğinde herkesten önce o aletin başına geçer ve kurcalar, nasıl kullanılması gerektiğini çözmeye çalışır. Sahnesi olmadığı aralarda da gözlem halinde. Jimmy jib’den steadicam’e kadar her şeyi kullanmak isteyen bir çocuk gibi meraklı. Ve algıları çok açık, çok kuvvetli. İnsan seçmiyor, kimseyi ayırt etmiyor, herkese aynı mesafeden yaklaşıyor, poz kesmiyor, yakışıklı görünmeliyim tripleri kovalamıyor.”


Gül ağacının altına gömülen yeşil kağıt

Çağatay Ulusoy’un, Bulgaristan’dan 10 yaşındayken göçmüş, torna tesviyeden emekli babası Aylın Ulusoy ile Bosna kökenli, muhasebeden emekli annesi Refiye Ulusoy’un ilk evladı olarak, 1990 Eylül’ünde dünyaya gözünü açtığı yer, Küçükçekmece’de, büyük bir bahçenin içine konuşlanmış, iki katlı bir ev. Sekiz yaş küçük kardeşi Atalay’ı, ebeveynine bizzat sipariş etmiş: “Kardeşimin olmasını ben istedim. Yegane tek çocuk bendim sınıfta, nedense bilenmişim bu konuda. İlkokul ikinci sınıfta bir gün eve gelip, ben kardeş istiyorum, diye ağladığımı hatırlıyorum. İki-üç ay sonra bana güzel bir sürpriz yaptılar, geliyor diye...”

Elinde annesinin hazırladığı ekmeğiyle, sabahtan akşama kadar, aşağı mahalledeki arsa senin, yukarı mahalledeki bostan benim koşuşturan, apartman inşaatlarının ikinci katından kuma atlayan sokak çocuklarından. “Bizimki en son çocukluğunu yaşayan dönem herhalde. Şimdiki nesle üzülüyorum biraz” diyor! “Şimdiki nesil derken?” diye soruyorum haliyle; neticede 23 yaşında biri bu cümleyi kuran. Gülüyor: “Di mi, yaşlanmış gibi konuşuyorum bazen, duyan da 30 yaşındayım falan sanır.” Birkaç gün önce 42 yaşını doldurmuş bir insan olarak, bu kez ben havalara bakıp yutkunuyorum.

Ulusoy, ilkokulun ardından girdiği Halkalı Peyzaj Meslek Lisesi’ni, toprakla uğraşmayı ve doğayı çok sevdiği için kendisinin tercih ettiğini söylüyor: “Çok şey öğrendim o okulda, sadece mesleğe dair değil, hayata dair de... Ondan sonra üniversiteye yine aynı dal üzerinden geçtim, Orman Fakültesi Sulama Sistem ve Tasarımları. Yine bitkiler ve çizimler. Lisedeyken peyzaj mimarı bilgisinde eğitim gördük biz. Normalde üniversitede kullanılan, öğrenilen şeylere hakimdik. Fakat üniversite birinci sınıfta bu sektöre adım attım ve okula ara vermek zorunda kaldım...”


Okulda kaydı hâlâ sürüyor. Ve sektöre adım attım derken, kendi hayatı açısından, Neil Armstrong’un Ay’a inerken attığı adıma benzer bir şeyden bahsediyor. Zira Çağatay Ulusoy’un, evvelinde en ufak bir podyum ya da modellik tecrübesi yokken Best Model of Turkey’de birinci seçildiği gece, onu Türkiye çapında bir fenomene dönüştüren, Adını Feriha Koydum dizisi için teklif aldığı gece aynı zamanda:

“Başta hiç aklımda yoktu. Yedi sene lisanslı basketbol oynadım, ileride kendi mesleğimi yapmak ya da basketbol antrenörü olmak istiyordum. Arkadaşlarım teşvik etti Best Model’a katılmam için. 2 bin kişi başvurmuştu galiba. Oradan ilk 100’e kaldım, sonra ilk 40’a, sonra da görsel elemesiyle ilk 20’ye...

O 20’yi de yarıştırdılar işte. Hiç beklemediğim bir birincilik geldi. Belki dördüncü, beşinci falan olurum diyordum. Çünkü kıdemli olanlar var, ilk sene dereceye giremeyip ikinci sene çalışıp gelenler var, profesyonel olanlar var. Benim ne portfolyom var, ne defile tecrübem var. Promosyon ödülleri verilirken, en güzel gülen, en güzel duran falan, baktım ki aralarında yokum, tamam dedim, seneye kaldık... Birinci olarak ismimi okuduklarında, yanımdakiler beni uyandırdı. Görüntülerde var, dürttüyorlar beni resmen. Ben dalmış gitmişim orada, bir sonraki yılı düşünüyorum, seneye daha çok çalışırım, eğitim alırım falan... Çok garipti, ağlayamadım bile. Ertesi gün gazetede haberi görene kadar inanamadım. Aynı gece bir de dizi teklifi gelince, çok acayip oldu. Her şey çok çabuk gelişti.”

Annesinin, Best Model’dan yarışmadan kısa süre önce, Hıdrellez’de, gül ağacının altına gömmek için eline tutuşturduğu yeşil kağıttan bahsediyor. Yarışmada iyi bir derece ve iyi bir dizide rol almayı dilemiş. Kalbi temiz dedikleri, böyle bir model olsa gerek...

Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda...