Na Hong-jin’in Hope’u Yılın En Çılgın Aksiyon Filmi mi? GQ US; Getty Images
Güncel

Na Hong-jin’in Hope’u Yılın En Çılgın Aksiyon Filmi mi?

Güney Koreli yönetmen, son yılların en akıl almaz aksiyon sekanslarından bazılarını barındıran bilimkurgu destanı yeni filminin perde arkasını anlatıyor.

Snoblukla özdeşleşen ününün aksine Cannes Film Festivali yıllar boyunca Star Wars: Episode III — Revenge of the Sith’ten 2001’de Altın Palmiye için yarışan Shrek’e kadar oldukça eklektik bir prömiyer seçkisine ev sahipliği yaptı. Ancak son yıllarda Croisette’e gelen en çılgın filmlerden biri, Na Hong-jin’in uzaylı istilasıyla karşı karşıya kalan mütevazı bir köyü konu alan bilimkurgu destanıHope olabilir. Şimdiye kadar çekilmiş en pahalı Kore filmlerinden biri olan yapım, aynı zamanda son yılların en tuhaf ve en heyecan verici gişe filmlerinden biri.

The Wailing ve The Chaser’ın yönetmeni Na’nın son tür filmi Hope’u yalnızca “öngörülemez” diye tanımlamak, filmin gözü kara cesaretini anlatmaya yetmez. Na, geleneksel hikaye anlatımının bütün kurallarını ateşe veriyor. Polisiyeden canavar felaket filmine, oradan yüksek tempolu aksiyon gerilimine sıçrarken filmin tamamına çarpık mizah anlayışını yayıyor. Birine Hope’un en iyi sekansını sorun, muhtemelen her seferinde farklı bir cevap alırsınız: sık ormanların içinden geçen atlı kovalamaca, belirli bir skatolojik anekdot, o final. Kim demiş hikayelerin kusursuz bir düğümle bağlanması gerektiğini? Ama böylesine nefes kesici anlarla dolu bir filmde bile öne çıkan bölüm, ilk 50 dakika boyunca merkezindeki uzaylıları, yani fizik kurallarına meydan okuyan tekinsiz yaratıklardan oluşan grubu gizleyerek gerilimi sürekli yükselten bir polis gizemi niteliğindeki çılgın ilk saat.

Yönetmen Na’nın neredeyse on yıl aradan sonra çektiği ilk film, önceki beğenilen işleriyle aynı tematik DNA’yı taşıyor: küçük toplulukların kaygıları ve güçlü insan dışı kuvvetler. Ancak Hope başarısını daha basit hazlara borçlu. Uzaylılar araçları oyuncakmış gibi savuruyor, dehşete düşmüş köylüler canlarını kurtarmak için kaçıyor ve Hoyeon, Bum-seok’un sert mizaca sahip yardımcısı Sung-ae rolünde polis arabasıyla 180 derecelik driftler atıyor. Tüm bunların altında Hope, son derece eğlenceli bir aksiyon filmi. İlk saati de bunun en güçlü kanıtı. Titizlikle koreografisi hazırlanmış araba kovalamacaları ve çatışmalarla dolu bu bölüm, çoğu Hollywood gişe filmini utandıracak kadar etkileyici. Na, GQ’ya verdiği röportajda filmin nabız yükselten ilk perdesini oluşturmak için yapılan her şeyi, prodüksiyon tasarımındaki gizli detaylardan Hoyeon’un sürüş eğitimine kadar anlatıyor.

Öncelikle ilk saatin yapısına nasıl yaklaştığınızı sormak isterim. Sanki bir felaket filmini, felaket yaşandıktan sonra izliyormuşuz ve Bum-seok da aksiyonun peşinden gidiyormuş gibi hissettiriyor.

Filmin ilk saati zor olan kısımdı ama bence film için buna gerçekten ihtiyaç vardı. Eskiden filmlerin daha uzun girişleri olduğunu düşünüyorum. Hikayenin dünyasını kurardınız. Ama günümüzde filmler ne olup bittiğini ve karakterlerin sonrasında ne yapacaklarını anlatmaya daha az zaman ayırıyor. Ben daha uzun bir yaklaşım benimsemek ve neler olup bittiğini, bu insanların ne yaptığını gerçekten yoğun ve titiz biçimde örmek istedim. Her şeyin giriş kısmını olabildiğince genişletmek istedim. Bu yüzden film, insanların bir şeyin ineğe ve köye saldırdığını fark etmesiyle başlıyor. Köydeki izleri takip ediyoruz. Yalnızca karakterler değil, izleyiciler de bu güzel köyde yıkıma neden olan şeyin ne olduğunu tahmin etmeye ve hayal etmeye başlıyor. Yaratığın ne kadar büyük olduğunu, neye benzediğini düşünüyoruz. Niyetim de buydu. İzleyicinin bunun ne olduğu ve neye benzediği konusunda sürekli tahminde bulunmasını istedim. Sonra filmin 50. dakikasında ilk uzaylıyı görüyoruz. Kimsenin tahmin etmediği bir şeye benzeyen bir canavar istedim.

Bu filmin senaryosunu yazmaya başladığım dönemde Kore’de ABD güçlerinin Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’a saldırabileceğine dair söylentiler vardı. Avrupa’da ve Orta Doğu’da da olası bir savaş konuşuluyordu. Çok çalkantılı bir dönemdi ve mülteciler meselesi de vardı. Ben de farklı gruplar arasındaki bütün bu meselelerden bir filmde söz etmek istedim. Sonunda ortaya uzaylılar ve yaratıklar hakkında bir film çıktı. Ama aslında farklı gruplar ve farklı ülkeler arasındaki şiddet ve savaştan söz etmek istiyordum.

Son söylediğiniz noktadan devam edersek, Hope Harbour’ın konumu ve kasabanın küçüklüğü de burada devreye mi giriyor? Filmi rahatlıkla Seul gibi bir şehirde geçirebilirdiniz ama bunun yerine Kuzey Kore’ye yakın küçük bir köy görüyoruz.

Aklımdaki bir sonraki soru şuydu: “Bu filme hangi perspektiften yaklaşmalıyım ve hangi türü benimsemeliyim?” Önceki filmim The Wailing’de insanın nasıl bir varlık olduğuna daha dini ve doğaüstü bir açıdan yaklaşıyordum. Bu kez daha da genişlemek ve daha derine inmek istedim. Bu filmin büyük kozmosun perspektifinden, daha çok dünya dışı bir bakış açısından anlatılmasını istedim. Sonra bu hikayeye nasıl başlamam gerektiğini düşündüm. Nerede başlamalıydı? Sizin de söylediğiniz gibi, büyük ve hareketli bir şehirden başlayabilirdi. Bunu ben de düşündüm ama daha küçük, mütevazı ve izole bir bölgenin daha iyi olacağına karar verdim. Hikayenin çok mütevazı bir noktadan başlayıp bu sonsuz kozmosa doğru genişlemesini istedim.

Küçük bir kasabadan başlamanın bana sağladığı şey, hikayeyi son derece sembolik hale getirebilmekti. Bunu daha kolay ve daha eğlenceli bir şekilde yapabiliyordum. Çünkü bu kasaba ne kadar sade görünürse aradaki kontrast da o kadar keskinleşiyordu. Hikayenin küçük bir insan grubuyla küçük bir uzaylı grubu arasındaki çatışmayla başlamasını, ardından daha büyük bir çatışmaya doğru genişlemesini istedim.

Hope Harbour’ın kendisinden söz edelim. Burası bulduğunuz mevcut bir kasaba mıydı? Prodüksiyon tasarımı açısından beni büyüleyen şeylerden biri de bütün bu setlerin ne kadar ayrıntılı olduğuydu. Her bir objenin bilinçli olarak yerleştirilmiş olduğu hissini veriyordu.

Aslında Hope Harbour için set olarak kullandığımız iki köy vardı. Kore’nin en güneyinde Haenam adında bir yer var ve oradaki iki köyde çekim yaptık. Buralarda gerçekten insanlar yaşıyordu. Biz yalnızca yaşadıkları ve çalıştıkları binaların dış cepheleri üzerinde çalışabilmek için izin istedik. Onlar da binaların içinde günlük hayatlarına devam ettiler. Haenam’da iki farklı yerde çekim yapmak zorunda kalmamızın nedeni Hope Harbour’ın ana caddesinin, küçük ara sokaklarının ve otomobillerin kullanabileceği küçük yolların olmasıydı. Bunların hepsini çekebilmek için iki köy kullanmamız gerekti.

Prodüksiyon tasarım ekibimizin bütün objeleri yaratırken inanılmaz bir iş çıkardığını düşünüyorum. Bence çok yenilikçi, çok sevimli ve çok eğlenceliydiler. Romanya’da bir çekimim olduğunu, sonra geri dönüp seti ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Bütün bu objeleri gördüğümde çok mutlu olmuştum çünkü gerçekten çok iyi hazırlanmışlardı.

Prodüksiyon tasarımında özellikle sevdiğiniz herhangi bir ayrıntı var mı?

Bir emlak ofisi var. Ortasında büyük bir delik bulunan yer. İçine baktığınızda büyük bir harita görüyorsunuz. Haritanın üzerinde uzaylının bıraktığı işaretler olması hoşuma gidiyordu. Haritanın üzerinde kan var ve sanırım insanların jangdokdaelerini sakladıkları yerleri işaretliyorlardı. Jangdokdae, kimchi ve soya sosu sakladığımız Kore’ye özgü porselen kaplardır. Ayrıca uzaylının konuştuğu dilin alfabesini de görüyorsunuz. Haritanın üzerine bir şeyler karalamaya çalışmışlardı.

Ortası delik olan o emlak ofisinde dikkatimi çeken şeylerden biri, yıkımın neredeyse kasıtlı hissettirmesiydi. Godzilla’nın kasabayı ezip geçtiği gibi değil. Uzaylının izlediği rotayı görebiliyorsunuz. Bunun için belirli bir vizyonunuz olup olmadığını merak ettim.

Karakterlerin ve izleyicinin uzaylının izini takip edebilmesi için yeterince ipucu vermek istedim. Benim için mesafe hissi bu filmde çok önemliydi. Görmeye çalıştığımız şeye oldukça uzaktan baktığımız çok sayıda plan var. İnsanların görebileceği kadar yakın ama mümkün olduğunca da uzak olmak istedim. O geniş açılı lensleri kullanmak, ölçek ve mesafe hissini yaratmak benim için çok önemliydi.

Bu mesafe hissi benim de dikkatimi çekti. Doğrudan aksiyon anlamında gördüğümüz ilk şey sanırım bisikletin Bum-seok’a fırlatılması. Aksiyonun giderek yaklaşmasını nasıl kurguladınız?

Uzaylıya giderek daha fazla yaklaştığımız hissini vermek istedim. Birkaç dakika geçiyor ve biraz daha yaklaşıyoruz. Neredeyse oradasınız. Hemen köşenin arkasında. İlk 50 dakika boyunca yaratmak istediğim gerilim buydu. Uzaylıya bir adım daha yaklaştığımız hissini verebilmek için uzaylının görüntüsü dışında elimdeki her şeyi kullandım. Örneğin söylediğiniz bisiklet ve köylülerin silah sesleri. Ayrıca binalardaki yıkımın seviyesinden de bütün bunların arkasındaki suçluya gerçekten yaklaştığımızı anlayabiliyorsunuz.

Filmin ilk saatinde üç araç kovalamacası var. Birincisinde Bum-seok polis arabasını çarpıyor, ikincisinde köylülerin olduğu kamyon var ve ardından Sung-ae’nin yer aldığı son kovalamaca geliyor. Bu üç sekansı oluştururken ve birbirlerinden farklı hissettirmelerini sağlarken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?

Üç sekansı birbirinden ayırmak açısından benim için en önemli şey kesinlikle sesti. Üç farklı sekans için kullandığım ses konseptleri birbirinden çok farklıydı. İlkinde, yani Bum-seok’un polis arabasıyla olduğu bölümde, daha geleneksel bir araba sahnesi yaklaşımı vardı. Genellikle bu tür sahnelere eşlik eden geleneksel sesleri kullandım.

İkincisinde, yani ahjumma ve ahjussilerle dolu kamyonda, yaşlı kadın ve erkekler için kullanılan Korece ifadeler bunlar, çok fazla gıcırtı sesi var. Bu gıcırtıların geleneksel filmlerde duyacağınızdan çok daha büyük olmasını istedim. Ayrıca çok sayıda patlama, silah sesi ve canavarın sesi var. İnsanların kendilerini bir savaş bölgesinin içindeymiş gibi hissetmesini istedim.

Üçüncüsünün ise gerçek araba kovalamacası olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden o havayı yaratmak için çok fazla motor ve lastik çığlığı sesi kullanmak istedim. Bunun çok güçlü olmasını, sesi sınırlarına kadar zorlamayı istedim. Sung-ae’nin uzaylının peşine düşmek için arabaya bindiği anın bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Çünkü o ana kadar uzaylı insanların peşindeydi. Sung-ae arabaya bindikten sonra ise insanlar uzaylıların peşine düşüyor. Bu karşıtlığı göstermek için çok sert sesler kullanmak istedim. Bir de şunu söylemek isterim: Her şey çekim sırasında, kamera önünde gerçekleştirildi. Bu sahnelerde hiçbir CG kullanılmadı. Belki size bu kadar ham gelmesinin nedeni de budur.

Sung-ae’nin filme girişini sormasam olmaz. Filmi Cannes’da izlediğimde ortaya çıktığı anda herkes alkışladı ve tezahürat yaptı. Eski Hollywood yıldızlarının görkemli girişlerini hatırlatan bir an gibiydi. Özellikle bu planı hazırlamanın nasıl olduğunu anlatmanızı isterim.

Evet, Sung-ae’nin girişini mümkün olduğunca geciktirmek istedim. Olabildiğince dramatik olmasını ve herkesin tehlikede olduğu, sahnenin zirveye ulaştığı anda ortaya çıkmasını istedim. Sanırım Sung-ae filme yaklaşık 50. dakikada giriyor. O plana gelirsek, benim için klasik ve güçlü bir karakter girişiydi. Hoyeon’un o büyük tüfekle bu harika sahneyi canlandırırken gerçekten çok iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Silah çok büyük, o ise çok küçük biri ama inanılmaz havalı görünüyordu.

Silah kullanma konusunda son derece becerikliydi. Daha ilk çekimden itibaren, hayatı boyunca silahlarla çalışmış gibi görünmek için ne kadar çok çalıştığını hissedebiliyordum. İlk çekim kusursuz değildi. Sonrasında birçok kez daha çektik ama yine de bence çok etkileyici bir sahneydi ve Sung-ae tam anlamıyla kusursuzdu.

Daha önce araba kovalamacalarının kamera önünde gerçekleştirildiğini söylediniz. Özellikle son sekansı planlama ve çekme süreci nasıldı?

Kendilerinden kaçan uzaylının peşindeler ve bu uzaylı düz bir çizgide koşmak istemiyor çünkü onu vuracaklarını biliyor. Bu yüzden ara sokaklara giriyor, sola dönüyor, sağa dönüyor. Arabaların dümdüz ilerlediği tam hızda bir yarış olamayacağını biliyordum çünkü uzaylıyı takip etmeleri gerekiyor. Beş dakikalık bu sekans için Hoyeon gerçekten altı ay boyunca sürüş eğitimi aldı. Böylece hız kesmeden kendi başına 90 derecelik driftler yapabilecek hale geldi. Ancak bunu yapabildiği zaman Sung-ae ile arabayı aynı planda gösterebildik ve gerçekten tehlikeli görünmesini sağlayabildik.

Sekans, Bum-seok’un uzaylının ağladığını görmesiyle doruğa ulaşıyor. Filmin başında “ülkeyi istiladan koruyun” yazan bir tabela var ve Hope Harbour halkının yabancılara karşı düşmanlığı neredeyse içlerine işlemiş gibi. Bum-seok’un yaşadığı bu empati anıyla insanlar ve uzaylılar arasındaki başlangıçtaki anlayışsızlık arasında bir ilişki görebiliyorsunuz.

Bu, insanlar ve uzaylılar arasındaki çatışmayı iki ülke ya da iki farklı toplum arasındaki çatışmaya benzeten bir film. Bu nedenle hikayeyi küçük ve izole bir limanda başlatmak istediğimi söyledim. Çünkü izole edilmiş küçük bir köy olduğundan son derece sıkı bağlara sahip bir toplum olmaları gerekir. Bu da istiladan korkabilecekleri anlamına geliyor. Belki korkmazlar. Dışarıdan gelenlere karşı biraz yabancı düşmanı olabilirler. Bence bu onların hayatta kalma biçimiydi. Film de insanların kötü taraflarına mizah duygusuyla ışık tutuyor. Film öyle tasarlandı ki ilk baktığınızda uzaylılar kasabayı yok eden şiddet yanlısı canavarlar gibi görünüyor. Ama daha sonra kendinizi onların yerine koyuyorsunuz.

Bence dönüm noktası ölmüş uzaylı çocukla karşılaştığımız an. Bum-seok’un bazı bilgileri var, Sung-ae’nin bazı bilgileri var ve olup bitenler hakkında en fazla bilgiye sahip olan taraf izleyici. Filmin 50. dakikasından sonra burada her şeyi bilen taraf biziz. O noktada filmi hangi perspektiften izlemek istediğinize karar verebildiğinizi düşünüyorum. İnsanların perspektifinden mi, yoksa dünya dışı varlıkların perspektifinden mi?

Bebek uzaylıyla karşılaştığımız andan savaş gemisinin düştüğü ana kadar filmi aslında insanların perspektifinden çektim. Bence bu film nasıl biri olduğunuzu size gösteriyor çünkü seçim yapabiliyorsunuz. Hikaye insanların perspektifinden anlatılıyor olsa bile bebek uzaylıyı gördükten sonra hala insanların tarafında olmak isteyip istemediğinize ya da hikayeye uzaylıların perspektifinden bakmak isteyip istemediğinize siz karar veriyorsunuz. İzleyicilerden bazı insanların insan perspektifini, bazılarının uzaylı perspektifini seçtiğini duydum. İki tarafa da eşit ağırlık veren ve her iki tarafı da anlamaya çalışan insanlar da vardı.

Bence bu, yaşadığımız sorunların ve meselelerin temelindeki şeyden, yani yanlış anlamalardan ve yanlış algılardan söz ediyor. Kendimizi ve başkalarını anlayabilseydik hiçbir şey sorun olmazdı. Ama sorunlara ve çatışmalara yol açan o yanlış algı her zaman var. Bence ülkeler arasındaki savaşlar ve çatışmalar için de durum aynı. Her şey bu yanlış algıdan kaynaklanıyor. Sizi uzaylının yerine koymaya çalışmamın nedeni, uzaylının bakış açısını da hissetmenizi istemem. Bütün filmi de bu şekilde tasarladım.

BU İÇERİK İLK OLARAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası