
Bilim kurgu, sinemada anlatılmış en büyük hikâyelerden bazılarını bünyesinde barındıran, geniş ve büyüleyici bir türdür. Peki en iyi bilim kurgu filmlerini gerçekten özel kılan şey nedir? Herkesin buna vereceği farklı bir yanıt vardır ancak bize göre başyapıtları sıradan örneklerden ayıran şey oldukça basit: yıldızlara, canavarlara, uzaylılara ya da paralel evrenlere bakarak burada, Dünya’da insan olmanın ne anlama geldiğine dair bir hakikati keşfetmeye çalışan sınırsız bir hayal gücü.
İşin en güzel yanı ise bu dünyalara istediğiniz zaman adım atabilmeniz. Netflix ve Amazon Prime’da keşfedilmeyi ya da yeniden izlenmeyi bekleyen harika bilim kurgu yapımlarıyla dolu koca bir evren sizi bekliyor. Aşağıda şu anda izlenebilen, farklı tarzlardan oluşan 20 favorimizi bulabilirsiniz. Ayrıca tüm zamanların en iyi bilim kurgu dizilerini merak ediyorsanız başka yere bakmanıza gerek yok; onları da sıraladık.

Ex Machina robotlar hakkında bir film. Ama aslında insanlar hakkında bir film. Ya da belki de insan robotlar hakkında bir film. M3GAN ve Mission: Impossible – Dead Reckoning Part One’dan çok önce Ex Machina, yapay zekânın ürkütücü karanlık yüzünü merkezine taşımıştı. Oscar Isaac’in canlandırdığı teknoloji şirketi CEO’su Nathan, milyarder egosunun bir ürünü olarak Ava (Alicia Vikander) adlı insansı bir robot yaratıyor. Hikâyedeki duygusal rehberimiz ise Domhnall Gleeson’ın canlandırdığı Alex. Alex, karşısındaki güzel robota âşık olurken aynı zamanda kendi insanlığından da şüphe etmeye başlıyor. Alex Garland’ın yönetmenliği sayesinde görsel açıdan büyüleyici olan Ex Machina, özellikle yapay zekânın giderek daha baskın bir tartışma ve tehdit konusu hâline geldiği günümüzde, jenerik aktıktan uzun süre sonra bile aklınızdan çıkmayacak filmlerden biri.

Söylentilere göre bu film Chris Evans’ın kariyeri boyunca en sevdiği yapım. Danny Boyle’un uzay destanı, yavaş yavaş donan Dünya’yı kurtarmak için Güneş’i yeniden çalıştırmakla görevlendirilen astronotları konu alıyor. Cillian Murphy’nin çelik mavisi gözleri ve keskin yüz hatlarına Chris Evans, Michelle Yeoh, Benedict Wong ve Mark Strong eşlik ediyor. Çoğu uzay filmi bir noktada çıkmaza girer ama burada Danny Boyle’dan bahsediyoruz. Dolayısıyla hikâyeye daha sert, daha karanlık ve daha gerçekçi bir korku duygusu eşlik ediyor. Sunshine genellikle en iyi uzay filmleri tartışmalarında göz ardı edilir. Interstellar kadar gösterişli ya da Gravity kadar şık değildir. Ancak galaksiyi keşfetmeye yönelik bu daha küçük ölçekli hikâyenin kendine özgü bir büyüsü vardır. Kahramanlarının insanlığı, sanki Güneş’in sadece birkaç metre önünde duruyorlarmış gibi tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar.

Birçok büyük bilim kurgu fikrinde olduğu gibi Eternal Sunshine of the Spotless Mind da bizi insan yapan şeylerden kaçmaya çalışmanın yarattığı karmaşayı ele alıyor. Acıyı silmek uğruna insanlığımızdan vazgeçmeye çalışmanın hikâyesi bu. Filmin alternatif gelecek teknolojisi, anıları silebilen bir prosedür. Jim Carrey ve Kate Winslet, ilişkilerine dair tüm izleri zihinlerinden silmeye çalışan eski bir çifti canlandırıyor. Birlikte geçirdikleri zamanın hem güzel hem de kötü anılarını yeniden yaşarken aşkın çoğu zaman acıyla birlikte geldiği ve birinden vazgeçmenin diğerini de kaybetmek anlamına geldiği gerçeğiyle yüzleşiyorlar.

Evet, Donnie Darko bir dönem kendini sinema uzmanı ilan eden genç erkeklerin “Sen bunu zaten anlayamazsın” tarzı ukala tavırlarının sembolü hâline gelmiş olabilir. Ancak filmin katmanlarının altında ergenliğin basit ama varoluşsal korkularını ele alan harika bir bilim kurgu hikâyesi yatıyor. Jake Gyllenhaal, sinemanın en sevilen tuhaf emo gençlerinden biri olduğu dönemde, yıl sonunda gerçekleşeceği söylenen bir kehanetin ortasında kalan sorunlu genç Donnie’yi canlandırıyor. Bu kehanetin içinde zamanda yolculuk ve ürkütücü bir tavşan kostümü giyen gizemli bir adam da bulunuyor. Donnie Darko’nun nihilist ve bilim kurgu tonları, onu sıradan bir büyüme hikâyesinin ötesine taşıyor. Film, hem yetişkinliğe geçiş sancıları hem de dünyanın sonunun gelebileceği korkusu üzerine kurulu.

Bong Joon-ho’nun Parasite filmi sınıf ayrımı ve ayrıcalıkların en başarılı sinema tasvirlerinden biri olarak haklı şekilde övülüyor. Ancak yönetmenin altı yıl önce çektiği bilim kurgu filmi Snowpiercer da aynı temaları yüksek konseptli bir geleceğin içine yerleştiriyordu. Bu dünyada toplumun ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız kesimleri, Dünya’nın merkezine doğru ilerleyen bir trenin farklı vagonlarında yaşamaktadır. Chris Evans, Tilda Swinton, Jamie Bell ve Parasite’ın yıldızı Song Kang-ho’nun rol aldığı film, büyük bilim kurgu yapımlarının yaptığı şeyi yapıyor: geleceğin teknolojileri ve distopik bir dünya aracılığıyla bugünün toplumuna dair sert gerçekleri anlatıyor. Aksiyon, komedi ve dramın bir arada bulunduğu filmde trenin arka vagonlarındaki yoksullar, ön vagonlarda yaşayan zengin elitlere karşı ayaklanırken her an donarak ölme tehlikesiyle de karşı karşıya kalıyor.

Stanley Kubrick’in büyüleyici başyapıtı 2001: A Space Odyssey olmadan en iyi bilim kurgu filmleri listesi asla tamamlanmış sayılmaz. Ya da başka bir deyişle Greta Gerwig’in Barbie filminin ön hikâyesi. Kapsamı son derece geniş olan ve insanlığın tüm tarihini içine alan film, insanların cevapları uzayda arama dürtüsünü zarif ve ciddi bir şekilde inceliyor. Aynı zamanda yapay zekâ hakkında anlatılmış en ürkütücü hikâyelerden biri olmayı sürdürüyor ve insan bilinci ile teknolojik bilinç arasındaki sınırların ne kadar tehlikeli biçimde inceldiğini gözler önüne seriyor.

Eğlenmek için zihninizi çalıştırmayı seviyorsanız Christopher Nolan’ın kafa karıştıran ama son derece keyifli filmi Tenet tam size göre. Çözmeyi başardığınızda kendinizi zekice hissedeceğiniz tatmin edici bir bulmaca gibi. Pandemi döneminin lanetli sinema salonlarına gelen ilk büyük gişe filmlerinden biri olan Tenet, en sadık Nolan hayranları için bile heyecan verici ve son derece iddialı bir zihin egzersiziydi. Ancak zamanı tersine çeviren bu ultra şık soygun hikâyesi bugün de etkisini koruyor. Ya da zamanlarını mı demeliyiz?

Satoshi Kon, Hayao Miyazaki ve Isao Takahata ile birlikte anime tarihinin en büyük öncülerinden biri olarak kabul ediliyor. Efsanevi yönetmen, yalnızca 46 yaşındayken gerçekleşen zamansız ölümünden önce sadece dört film çekti ancak zihin büken sürrealist sinema mirası Guillermo del Toro ve Darren Aronofsky gibi isimler üzerindeki etkisiyle yaşamaya devam ediyor. Kon’un son başyapıtı Paprika, insanların bilinçaltına rüya paylaşımı teknolojisi aracılığıyla girilebilen yakın bir geleceği hayal ediyor. Ancak bu teknoloji yanlış kişilerin eline geçtiğinde büyük bir tehdit hâline geliyor. Eğer bu hikâye size biraz Christopher Nolan’ın Inception filmini hatırlattıysa yalnız değilsiniz. Benzerlikler, yer çekimine meydan okuyan koridor sahnesine kadar şaşırtıcı derecede belirgin.

Claire Denis’nin uzay hapishanesi filmi High Life, başrolde olağanüstü bir Robert Pattinson’ı (yakışıklı ve melankolik bir baba rolünde), korku sinemasının yıldızı Mia Goth’u ve efsanevi Fransız oyuncu Juliette Binoche’u bir araya getiriyor. Film, bedenleri üzerinde bilimsel deneyler yapılan idam mahkûmlarının uzaya sürgün edilmesini konu alıyor. Son derece erotik, son derece güzel ve son derece sarsıcı olan High Life, bir uzay filminden isteyebileceğinizi bilmediğiniz her şeyi sunuyor. Buna Juliette Binoche’un bir filmde “big booty” demesi de dahil.

İyi bir böcek uzaylı aksiyon filmini kim sevmez? Neill Blomkamp’ın Güney Afrika’da geçen karanlık bilim kurgu filmi District 9, bu ihtiyacı karşılarken aynı zamanda bilim kurgunun alegorik gücünü kullanarak apartheid rejimini ve ırksal ayrımcılığı sert biçimde eleştiriyor. Filmin adını taşıyan District 9, insan altı muamelesi gören ve aşağılayıcı bir şekilde “Karidesler” olarak adlandırılan milyonlarca uzaylının hapsedildiği bir getto işlevi görüyor. Ancak Wikus (Sharlto Copley) yavaş yavaş bir Karides’e dönüşmeye başladıkça insan ve uzaylı arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Bilim kurgu alegorisinin en doğrudan ama aynı zamanda en etkili örneklerinden biri.

Kapitalist bürokrasi ve sanayileşmeyle dalga geçen leziz derecede absürt bir hiciv olan Terry Gilliam imzalı Brazil, unutulmaz ölçüde tuhaf ve büyüleyici bir kült bilim kurgu klasiği. Jonathan Pryce, Orwellvari totaliter bir rejim altında çalışan devlet memuru Sam Lowry’yi canlandırıyor ancak bu sizi yanıltmasın. Brazil kasvetli olmanın tam tersidir. Her karesi seyretmesi büyük keyif veren film, sonsuz bir hayal gücüyle dolup taşar ve yanlış kişiye ulaşan bir posta gönderisiyle başlayan olaylar zincirini çılgınca epik bir maceraya dönüştürür. Üstelik santral panolarından yapılmış bir samuray da var. Daha ne olsun?

Şunu en baştan söyleyelim: Bong Joon-ho’nun The Host filmi tüm zamanların en iyi yaratık filmlerinden biridir. Yönetmenin tür sinemasını keskin toplumsal eleştirilerle birleştirme becerisinin parlak bir örneği olan film, Amerikan ordusunun Han Nehri’ne formaldehit dökmesinin ardından ortaya çıkan dev, amfibi ve ölümcül bir yaratığın dehşet saçtığı Seul sokaklarında geçiyor. Son derece sürükleyici olan bu yapım aynı zamanda her zamanki gibi mükemmel Song Kang-ho’nun (Parasite) başrolünde yer aldığı dokunaklı bir aile hikâyesi ve yeni sömürgeciliğe yönelik sert bir eleştiri. Bunun yanında isteyebileceğiniz kadar stil sahibi ve eğlenceli bir canavar filmi. Kocaman bir balık.

Jeff Goldblum’un karizmatik Dr. Ian Malcolm karakteri bir keresinde şöyle demişti: “Bilim insanları bir şeyi yapıp yapamayacaklarına o kadar odaklanmışlardı ki, onu yapmaları gerekip gerekmediğini düşünmediler.” Bu uyarı, bugün gezegenimiz üzerinde tanrıcılık oynayan fazlasıyla kibirli birçok kişiye uygulanabilir ki bu da Steven Spielberg’in dinozor destanının neden hâlâ güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Laura Dern’in, adadaki tarih öncesi yaratıkları ilk kez görüp hayranlıkla güneş gözlüğünü çıkardığı anı hepimiz hatırlıyoruz. Bu duygu, ancak sinemanın neler başarabileceğine dair bizim yaşadığımız hayretle eşleşebilir.

Wachowski kardeşlerin efsanevi The Matrix’i hakkında “Oyunun kurallarını değiştirdiğiniz için teşekkürler” demekten başka ne söylenebilir? Platon’un Mağara Alegorisi’ni sinematik biçimde yeniden yorumlayan film şu soruyu soruyor: Ya hepimiz bir simülasyonun içinde yaşıyorsak? Ya bedenlerimiz, dünyayı ele geçirmiş robotlar tarafından enerji kaynağı olarak kullanılıyorsa? The Matrix, kolektif bilincimize daha önce hiçbir filmin başaramadığı şekilde sızdı. Bullet time efektlerini düşünün. Keanu Reeves’i düşünün. Lateks ve deriyi düşünün. “I know kung-fu” repliğini düşünün. Dürüst olmak gerekirse, devam filmlerini de bu listeye ekleyebiliriz. Evet, çoğul olarak başyapıtlar. Heyecan verici gişe sineması, trans özgürleşmesine dair güçlü bir alegori ve muhtemelen şimdiye kadarki en seksi film serisi.

Birçok kişi tarafından kariyerinin en iyi performansı olarak görülen rolünde Amy Adams’ın başrolünde yer aldığı Arrival, Dünya üzerinde gizemli bir şekilde beliren on iki uzay aracıyla iletişim kurmanın bir yolunu geliştirmeleri için ABD ordusu tarafından görevlendirilen dilbilimci Louise Banks’in hikâyesini anlatıyor. Ted Chiang’ın Story of Your Life adlı kısa öyküsünden uyarlanan Arrival, bilim kurgu filminin ideal örneklerinden biri. Zaman, dil ve insan olmayan varlıkların bize kendimiz hakkında öğretebilecekleri üzerine son derece etkileyici ve duygusal bir düşünce egzersizi sunuyor.

Blade Runner, Back to the Future ve 2001: A Space Odyssey gibi klasik bilim kurgu filmlerine bugün biraz da aşırı özgüvenli bir hayal gücünün ürünü olarak bakıyoruz. “Gerçekten şu anda uçan arabalarımız olacağını mı düşünmüştünüz?” diye sormak kolay. Ancak Spike Jonze’un 2013 yapımı Her filmi, aşk ve teknoloji üzerine yaptığı düşünsel yolculukla ürkütücü derecede öngörülü hissettiriyor.
Filmde Theodore adlı bir adam (Joaquin Phoenix), telefonundaki Samantha (Scarlett Johansson) adlı yapay zekâ işletim sistemiyle romantik bir ilişkiye başlıyor. İnsan sevgisinin ve onun beraberinde getirdiği acının ihtimalinden kaçıyor; bunun yerine kendisini sürekli onun ideal partnerine dönüştüren bir teknolojiyle yaşamayı seçiyor. Film, yalnızlığa ve bazen kendinizi açmanın fazla acımasız göründüğü bir dünyada bağ kurma arzusuna dair hüzünlü bir hikâye anlatıyor. Pandemi sonrası dönemde teknolojinin hayatlarımız üzerindeki etkisi ve yapay zekâya dair büyüyen endişeler düşünüldüğünde Her, yalnızca on yıl içinde bir uyarı hikâyesinden şaşırtıcı derecede tanıdık bir yaşam kesitine dönüştü.

Pek çok bilim kurgu klasiği bilinmeyeni yabancı dünyalara dönüştürür. Ancak Jonathan Glazer’ın, Michael Faber’ın 2000 tarihli aynı adlı romanından gevşek biçimde uyarladığı rahatsız edici başyapıtı Under the Skin, tanıdık olanın sıradanlığını bile yabancılaştırmayı başarıyor. Scarlett Johansson, güzel bir kadının bedenine bürünmüş bir uzaylıyı canlandırıyor. İskoçya boyunca dolaşarak erkekleri baştan çıkarıyor ve onları mürekkep karası bir boşluğa gönderiyor. Bu yolculuk boyunca insanlığın en küçük ayrıntılarını; ilişkilerimizi, sevgimizi, yaşadığımız çevreyi ve ilkel dürtülerimizi hem merak hem de tedirginlik karışımı bir bakışla inceliyor. Film parlak ve gösterişli değil; kirli, sert ve pürüzlü. Sahnelerinin büyük kısmı Glasgow’da gerçek insanlarla gizli kamerayla çekilmiş görüntülerden oluşuyor. Bu film herkese hitap etmeyebilir. Zaten gösterime girdiğinde eleştirmenler ile seyirciler arasındaki görüş ayrılığı neredeyse çift katlı bir otobüsün geçebileceği kadar büyüktü. Ancak modern dönemde bilim kurgu türünün en etkileyici genişlemelerinden biri olduğu da inkâr edilemez.

Filmlerle ilgili en güzel şeylerden biri eskiden Clive Owen’ın içlerinde yer almasıydı. Owen, 2007 yılında Children of Men’de başrol oynadı. Film, ekolojik ve siyasi felaketlerin ardından insanlığın parçalandığı bir dünyayı anlatıyor; üstelik 18 yıldır kimsenin doğum yapmamış olması durumu daha da umutsuz hâle getiriyor. Owen teknik olarak hikâyenin kahramanı çünkü bir grup asiyle birlikte iç savaşın parçaladığı Britanya’yı aşarak kıyıya ulaşmaya çalışıyor. Ancak onun kahramanlığı kusursuz değil; sarsılmaz ya da her zaman birkaç adım önde olan biri değil. Aksine, travmaların ağırlığı altında ezilen ve son sürat ilerleyen bir trenin üzerinde ray döşemeye çalışan bir adam. Alfonso Cuarón’un yönettiği Children of Men, çaresizliği ve kirli atmosferi hissedilen bir distopya sunuyor. Aynı zamanda insanlığın her geçen saniye biraz daha empatisini kaybettiği bir dünya yaratıyor. Üstelik sinema tarihinin en etkileyici tek plan aksiyon sahnelerinden birine de sahip.

Blade Runner’ı dahil etmeden bir bilim kurgu klasiği listesi hazırlamak, una yer vermeden pasta yapmaya benzer: eksik ve özensiz. Ridley Scott’ın ikonik filmi, muhtemelen 2001: A Space Odyssey ile birlikte “bilim kurgu filmi” denildiğinde akla gelen ilk yapımlardan biridir. Neon ışıklarla bezeli şehir manzaralarından retro-fütüristik kostümlerine ve teknolojiye duyduğu hem hayranlığı hem de şüpheyi yansıtan temalarına kadar türün tanımlayıcı örneklerinden biri olmayı sürdürüyor.
Filmde Harrison Ford, tutuldukları merkezden kaçan, gerçek dünyanın içine karışan ve göz önünde saklanan biyomühendislik ürünü yapay insanlar olan replikantları bulmakla görevli bir polisi canlandırıyor. Film, bir gizemin çözülmesini konu edinirken aynı zamanda geleceğin nasıl görüneceğine dair hayallerimizin de bir vitrini işlevi görüyor. (2020’nin gerçekte nasıl göründüğünü düşünmemeye çalışalım.)

Kameranın arkasındaki bir usta (Steven Spielberg) ile önündeki bir ustanın (Tom Cruise) bir araya gelmesi genellikle harika sonuçlar doğurur. İkili, 2002 yılında geleceğin yakın bir döneminde suçların daha işlenmeden önlenebildiği bir dünyayı hayal eden Minority Report için güçlerini birleştirdi. “Pre-cog” adı verilen ve potansiyel katillerin düşüncelerini önceden görebilen kişiler sayesinde polis, suç daha gerçekleşmeden müdahale edebilmektedir. Ancak suç önleme biriminin başındaki Anderton (Cruise), yakında birini öldüreceği iddiasıyla suçlanınca avcı konumundan av konumuna düşer. Bu klasik Tom Cruise aksiyon macerasının merkezinde büyük etik sorular yer alır ve Spielberg’in düşünsel derinliği görsel ihtişamla harmanlama konusundaki ustalığı sayesinde ortaya mükemmel bir sinema şöleni çıkar.
Platform katalogları ülkeleri göre farklılık gösterebilir.
BU İÇERİK İLK OLARAK BRITISH GQ WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.