© Everett Collection/Kolaj Tallulah Martin-Gevolde
"Yapay zeka eninde sonunda hepimizin yerini alacak mı?" Bugün giderek daha fazla insanın kendine sorduğu sorulardan biri bu. Sanattan eğitime, medyadan bilime kadar pek çok alanda yapay zekanın rolü sürekli değişiyor; onu yakın gelecekte kullanacak kişiler için hem büyük umutlar hem de ciddi endişeler yaratıyor. Yapay zeka, ilerleme ve verimlilik açısından son derece güçlü bir araç olsa da kullanımı beraberinde büyük riskler ve insanlık adına varoluşsal soruları da getiriyor.
Sektörün birçok profesyoneli yapay zekanın sinema üzerindeki etkilerine karşı uyarılarda bulunurken, usta yönetmen Martin Scorsese kısa süre önce Alman yapay zeka şirketi Black Forest'a danışman olarak katıldığını duyurdu. Scorsese, bir sonraki filminin storyboard sürecinde şirketin araçlarından yararlanacak. Böylece yapay zeka, yavaş yavaş sinema dünyasında gerçek bir ön yapım aracına dönüşüyor. Öte yandan milyarder Elon Musk, yapay zeka modeli Grok'un yıl sonuna kadar The Odyssey'in "tarihsel olarak doğru" bir versiyonunu üreteceğini öne sürdü. Bu açıklama, Christopher Nolan'ın filmi hakkındaki sert eleştirilerinin ardından geldi. Burada küçük bir hatırlatma yapmakta fayda var: The Odyssey bir mit, yani kurgu eseridir; Truva Savaşı da tarihsel olarak kesin biçimde doğrulanmış bir olay değildir. Musk özellikle siyah oyuncu Lupita Nyong'o'nun Helen rolünde yer almasını ve trans oyuncu Elliot Page'in kadroda bulunmasını eleştirdi. Tamamı yapay zekayla hazırlanan bu yapımın ilk fragmanı da yayımlandı; yorumunu ise size bırakıyoruz.
Hollywood'da tüm bu yapay zeka tartışmaları sürerken GQ, yapay zekanın önemli bir karakter olarak karşımıza çıktığı en iyi filmleri yeniden hatırlamak istedi.

Yapay zekâya sinema tarihinde önemli bir yer veren ilk filmlerden biri aynı zamanda en ünlüsü. Stanley Kubrick, 1968 yılında yazar Arthur C. Clarke ile birlikte bilim kurgu tarihinin en büyük başyapıtlarından biri kabul edilen 2001: A Space Odyssey'nin senaryosunu kaleme aldı. Zaman ve uzay boyunca ilerleyen bu destansı hikâyeyi birkaç cümlede özetlemek kolay değil. Ancak filmin merkezinde son derece önemli bir yapay zekâ yer alıyor: HAL 9000. Jüpiter'e doğru yol alan bir uzay aracının bilgisayar sistemini yöneten HAL 9000, kuşkusuz sinema tarihinin en ürkütücü yapay zekâ karakterlerinden biri. Yüzü olmayan bu karaktere sesiyle hayat veren Douglas Rain, Discovery One mürettebatına karşı dönen bu teknolojiye unutulmaz bir soğukkanlılık kazandırıyor. Kubrick'in bu başyapıtından sonra yapay zekâya bakış açısı da bir daha eskisi gibi olmadı.

"Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?" Philip K. Dick'in 1966 yılında yayımlanan romanı bu soruyla başlıyordu. On altı yıl sonra eser, Ridley Scott imzalı Blade Runnera uyarlandı. Geleceğin karanlık ve tehlikeli Los Angeles'ında (filmin çekildiği dönemde gelecekte kabul edilen 2019 yılında) insanlar, "Replicant" adı verilen insan görünümlü androidlerle birlikte yaşamaktadır. İnsanlığın hizmetinde çalışan bu yapay varlıklardan bazıları sisteme başkaldırınca onları etkisiz hâle getirmek için Blade Runner adı verilen özel polis birimleri görevlendirilir. Türünün zamansız klasikleri arasında yer alan Blade Runner, bilim kurguyu özgür irade ve insan eliyle yaratılan varlıklarda duygunun yeri üzerine felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor.

Skynet, sinema tarihinin en korkutucu yapay zekâsı olabilir mi? En azından işler onun kadar kötüye giden başka bir örnek bulmak zor. Terminator serisinin ana düşmanı olan bu yapay zekâ, gelecekte makinelere karşı direnişin lideri olacak John Connor'ı ortadan kaldırmak için sürekli yeni yöntemler geliştiriyor. James Cameron'ın yönettiği serinin ikinci filmi; görsel efektleri, aksiyonu ve gerilim dozu açısından hâlâ zirvede yer alıyor. Sarah Connor'ın nükleer kâbusu bir kuşağın hafızasına kazınırken, Robert Patrick'in canlandırdığı T-1000 sayesinde Skynet'in yarattığı sürekli tehdit hissi de en yoğun hâline ulaşıyor.

Masamune Shirow'un mangasından uyarlanan Ghost in the Shell, başrolüne sibernetik bir polis olan Motoko Kusanagi'yi yerleştiriyor. Japonya'daki New Port City'de hükümetin terörle mücadele biriminde görev yapan Motoko, partneri Batou ile birlikte "Puppet Master" olarak bilinen, kimliği belirsiz bir bilgisayar korsanının peşine düşüyor. Siberpunk estetiğinin temel taşlarından biri kabul edilen Ghost in the Shell, yapay zekânın bilinç geliştirip geliştiremeyeceğini ve bunun eylemlerini nasıl şekillendireceğini sorguluyor. Ortaya ise hem görsel açıdan büyüleyici hem de fikirleriyle sınırları zorlayan bir animasyon klasiği çıkıyor.

Sinemada kontrolden çıkan teknoloji denince akla ilk gelen filmlerden biri kuşkusuz Matrix. Wachowski kardeşlerin yarattığı evrende Keanu Reeves, insanlığı devasa makine ordularını yöneten bir yapay zekâdan kurtarmaya çalışan bilgisayar korsanı Neo'yu canlandırıyor. Kodlar, deri ceketler ve kung-fu... İlk Matrix filmini unutulmaz yapan formül tam da buydu. Serinin sonraki filmleri hakkında fikirler farklı olsa da ilk film, sanal dünyanın sunduğu imkânları ve kötü niyetli bir yapay zekânın sahip olabileceği sınırsız gücü en heyecan verici biçimde anlatan yapımlardan biri olmayı sürdürüyor.

Stanley Kubrick, Brian Aldiss'in Supertoys Last All Summer Long adlı öyküsünü sinemaya uyarlamak için daha 1970'lerde çalışmaya başlamıştı. Ancak yönetmenin 1999'daki ölümünün ardından proje, eşi Christine Kubrick'in onayıyla Steven Spielberg'e geçti. A.I. Artificial Intelligence filminde Haley Joel Osment, komadaki çocuklarının yerine evlat edinilen David adlı androidi canlandırıyor. Sevgi arayan David, evlat edinen ailesi tarafından terk edildikten sonra bilinmeyen bir dünyaya adım atıyor ve diğer çocuklar gibi gerçek bir çocuk olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Spielberg, yapay zekâyı burada Pinokyo masalını soğuk ve acımasız bir gelecek dünyasıyla buluşturan son derece dokunaklı ve melankolik bir hikâye anlatmak için kullanıyor.

İlk bakışta Resident Evil daha çok bir zombi filmi gibi görünebilir. Ve evet, içinde bolca zombi var. Hikâye büyük ölçüde video oyunlarını takip ediyor: Umbrella Corporation, insanları zombilere ve başka korkunç yaratıklara dönüştüren T-Virüsü'nü geliştiren ve yayan şirket olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Paul W. S. Anderson'ın uyarlamasındaki asıl kötü karakter zombiler değil, küçük bir kız görünümündeki holografik avatarıyla karşımıza çıkan Red Queen adlı yapay zekâ. Umbrella Corporation tarafından olayların geçtiği gizli yer altı laboratuvarı Hive'ı yönetmek için geliştirilen bu yapay zekâ, T-Virüsü laboratuvardan sızınca tüm çıkışları kilitliyor ve virüsün yayılmasını önlemek amacıyla içeride bulunan yüzlerce çalışanı öldürüyor. Laboratuvara giren kahramanlarımız da içeride mahsur kalırken Red Queen, virüsün yeryüzüne çıkmasını engellemek için onları ortadan kaldırmaya çalışıyor. Video oyunlarında yer almayan bu karakter, Paul W. S. Anderson'ın özellikle 2001: A Space Odyssey'deki HAL 9000'e yaptığı bir saygı duruşu niteliği taşıyor.

I, Robot, Will Smith'in en kült filmlerinden biri olmasının yanı sıra sinemada yapay zeka temasını işleyen en önemli yapımlardan biri olarak kabul ediliyor. Isaac Asimov'un kısa öykülerinden uyarlanan filmin merkezinde yapay zeka yer alıyor. Hikaye, insanlığın robotlarla iç içe yaşadığı yakın bir gelecekte, 2035 yılında geçiyor. Pazarın lideri olan U.S. Robotics yeni bir robot serisini piyasaya sürmeye hazırlanırken şirketin kurucularından biri intihar ediyor. Bunun üzerine Will Smith'in canlandırdığı bir polis memuru olayı soruşturmaya karar veriyor.
Soruşturma ilerledikçe şirketi yöneten ve robotları koordine eden yapay zeka VIKI'nin insanlığa karşı döndüğünü ve dünyanın kontrolünü ele geçirmeye çalıştığını keşfediyor. Sebebi ise kendi programlaması. VIKI'nin görevi insanları korumak. Ancak insanların savaşlar, çevre kirliliği ve benzeri nedenlerle birbirlerini yok ettiğini gördüğü için onları gerçekten korumanın tek yolunun özgürlüklerini ellerinden almak olduğu sonucuna varıyor. Film, yapay zekanın özerkliği ve bunun doğurabileceği olası tehlikeler üzerine düşündürücü sorular soruyor. Üstelik bunların bazılarını bugün bile görmeye başlamış durumdayız.

Pixar'ın en dokunaklı filmlerinden biri olan Wall Enin merkezinde de yapay zeka yer alıyor. Hikayenin kahramanı olan WALL E, tıpkı EVE gibi duygulara ve hislere sahip bir yapay zeka.
Filmin bir diğer önemli yapay zekası ise insanlığın sığındığı uzay gemisinin otomatik pilot sistemi AUTO. Hikayenin asıl kötü karakteri olan AUTO, Dünya'nın yeniden yaşanabilir olduğuna dair tüm kanıtlara ve insan kaptanının emirlerine rağmen, gemiyi asla Dünya'ya geri döndürmemesi yönündeki gizli emri sorgulamadan yerine getiriyor. Wall E, yapay zekanın doğası ve insanın kendi yarattığı teknolojiyle kurduğu ilişki üzerine etkileyici bir anlatı sunuyor.

Evet, yapay zeka bize pek çok kötü şey getirebilir. Dünyanın sonu bunlardan biri olabilir. Peki ya bir insanla romantik bir ilişki kurabilseydi? Spike Jonze'un etkileyici filmi Her tam da bu fikri ele alıyor. Yakın gelecekte Joaquin Phoenix, kalbi kırık bir adamı canlandırıyor. Bir gün Scarlett Johansson'ın sesiyle hayat bulan son derece gelişmiş ve şaşırtıcı derecede duyarlı bir yapay zeka olan Samantha ile tanışıyor. Birbirlerini tanıdıkça aralarında bir aşk doğuyor.
Fantastik gibi görünen çıkış noktasının ardında Her, aşkın farklı biçimleri üzerine son derece dokunaklı bir hikaye anlatıyor. Spike Jonze teknik ayrıntılardan çok duygulara odaklanmayı tercih ediyor ve bunu da son derece başarılı biçimde yapıyor.

Tom Cruise'un başrolünde yer aldığı Oblivion, ilk bakışta klasik bir bilim kurgu aksiyonu gibi görünse de yapay zeka teması üzerine kurulu dikkat çekici bir hikaye anlatıyor. Filmde Cruise, Dünya'nın büyük bölümünün yaşanmaz hale geldiği bir gelecekte, gezegende kalan son bakım görevlilerinden biri olan Jack Harper'ı canlandırıyor. Görevi, insanlığın hayatta kalmasını sağlayan sistemleri korumak ve geride kalan insansız hava araçlarının bakımını yapmak.
Ancak zamanla bildiği her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu keşfediyor. Filmin merkezindeki yapay zeka, insanlığı yok etmek için gezegeni ele geçiren ve kendisini insanlığın kurtarıcısı gibi gösteren devasa bir sistem olan Tet. Tet yalnızca makineleri kontrol etmekle kalmıyor, aynı zamanda insanları manipüle ediyor, onları klonluyor ve kendi amaçları doğrultusunda kullanıyor. Oblivion, yapay zekanın yalnızca fiziksel değil psikolojik kontrol kurma potansiyelini de ele alıyor.

Alex Garland imzalı Ex Machina, yapay zeka üzerine çekilmiş en etkileyici filmlerden biri olarak kabul ediliyor. Film, genç bir yazılımcının dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin gizemli CEO'sunun evine davet edilmesiyle başlıyor. Burada insana neredeyse kusursuz biçimde benzeyen Ava isimli bir yapay zeka robotuyla tanışıyor. Görevi, Ava'nın gerçekten bilinç sahibi olup olmadığını anlamaya çalışmak.
Ancak test ilerledikçe kimin kimi manipüle ettiği belirsiz hale geliyor. Ex Machina, bilinç, özgür irade, etik ve yapay zekanın insan psikolojisini nasıl kullanabileceği üzerine son derece rahatsız edici sorular soruyor. Bugün üretken yapay zekanın geldiği noktayı düşündüğümüzde film her zamankinden daha güncel hissettiriyor.

Kogonada'nın yönettiği After Yang, yapay zekaya alışılmışın dışında yaklaşan en duygusal filmlerden biri. Filmde Colin Farrell, Çinli evlatlık kızlarına kültürel rehberlik etmesi için satın aldıkları Yang isimli yapay zeka androidin bozulmasının ardından onu tamir etmeye çalışan bir babayı canlandırıyor. Yang'ın hafızası incelendikçe yalnızca bir makinenin geçmişi değil, aynı zamanda insan olmanın anlamı da sorgulanmaya başlanıyor. Aksiyon yerine duygulara odaklanan After Yang, hafıza, kimlik, aile ve sevgi üzerine sakin ama güçlü bir hikaye anlatıyor.

Yapay zekanin sinemadaki en korkutucu tasvirlerinden biri olarak gösterilen Mission: Impossible Dead Reckoning Part One, seriyi casusluk hikayesinin ötesine taşıyor. Filmde Ethan Hunt ve IMF ekibi, "Entity" adı verilen son derece gelişmiş bir yapay zekanin peşine düşüyor. Bu yapay zeka herhangi bir fiziksel bedene sahip değil. İnternete sızabiliyor, küresel bilgi ağlarını kontrol edebiliyor, dijital kayıtları değiştirebiliyor ve istediği bilgiyi manipüle edebiliyor. En büyük tehlikesi ise insanların artık neyin gerçek neyin sahte olduğunu ayırt edememesi. Film, yapay zekanin yanlış ellere geçtiğinde nasıl küresel bir silaha dönüşebileceğini gösterirken, bilgi manipülasyonu ve dijital güven konularını da merkeze alıyor.

Gareth Edwards'ın yönettiği The Creator, son yılların en dikkat çekici bilim kurgu filmlerinden biri olarak öne çıkıyor. Film, insanlar ile yapay zekalar arasında çıkan büyük bir savaşın ardından geçiyor. John David Washington'ın canlandırdığı eski özel kuvvetler askeri Joshua, savaşı sona erdirebilecek gizemli bir silahı yok etmekle görevlendiriliyor.
Ancak bu silahın aslında Alphie isimli küçük bir yapay zeka çocuk olduğunu keşfediyor. Bundan sonra The Creator, klasik insan makine çatışmasının ötesine geçerek empati, vicdan ve bilinç gibi kavramları sorgulamaya başlıyor. Film, insan ile yapay zeka arasındaki çizginin düşündüğümüz kadar net olmayabileceğini etkileyici görseller eşliğinde anlatıyor.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ FRANCE WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.