Bazı romanlar okunmakla kalmaz, içinde gezilir. Son dönemin en popüler dizisi olarak uyarlanan Masumiyet Müzesi tam olarak böyle bir eser. Bir aşk hikâyesi olarak başlıyor, bir müze olarak devam ediyor ve bir zihin mimarisi olarak bitiyor.
Diziyi izledikten sonra Çukurcuma’daki müzede dolaşırken zihnimde tuhaf bir sahne kuruldu. Tıpkı Fritjof Capra’nın Dönüm Noktası (The Turning Point) kitabından uyarlanan 1990 yapımı Mindwalk filminde olduğu gibi, bu üç büyük zihin aynı mekânda yürüyordu: Sigmund Freud, Carl Jung ve Jacques Lacan... Ve vitrinin içinde 4213 sigara izmariti vardı.
masumiyetmuzesi.org
Freud, izmaritlerin önünde durdu. Gözlüğünü düzeltti: “Bu, bastırılmış arzunun mükemmel bir örneği. Kayıp nesne içselleştirilmiş. Yas tamamlanmamış. Melankoli estetikleştirilmiş.”
Jung vitrine daha uzaktan baktı: “Hayır, Sigmund. Bu yalnızca yas değil. Bu, tamamıyla animanın dondurulması. Füsun burada bir kadın değil, bir arketip. Kemal onu gerçek bir insan olarak değil, ruhunun yansıması olarak sevdi.”
Lacan hafifçe gülümsedi: “İkiniz de nesneye fazla anlam yüklüyorsunuz. Burada sergilenen şey Füsun değil. Burada sergilenen, eksikliğin kendisi. Bu izmaritler arzu nesnesi, ‘objet petit a’dır. Arzuyu canlı tutan artıklar.”
Ben aralarındaki sessizliği dinlerken şunu düşündüm: Kemal gerçek aşkı yaşamamış olabilir miydi? Ama arzuyu kusursuz biçimde saklamıştı.

Bir sonraki vitrinde Füsun’un tokası, bir bardak ve bir takvim yaprağı.
Freud konuştu: “Yedi yıl on ay boyunca aynı eve gitmek? Bu tekrarlama zorlantısıdır. Travma çözülmemiştir. Arzu kayıp üzerinden yeniden üretilmiştir.”
Jung başını salladı: “Hayır. Bu bireyleşememe göstergesidir. Kemal personasını bırakamadı. Sibel onun toplumsal maskesiydi. Füsun içsel dişil figürü. İkisi arasında kaldı.”
Lacan vitrinin camına yaklaştı: “Bu bir bekleyiş değil. Bir erteleme. Çünkü gerçek birleşme arzuyu öldürürdü. Kemal arzuyu korumak için hayatı erteledi.”
Bu noktada şunu fark ettim: Kemal Füsun’u beklemedi. O, statüyle arzuları arasında Füsun’un hayatını ve o arzuyu donduracak nesneleri çalmayı seçti.
Füsun’un küpesi... Freud bu kez daha sessizdi: “Kadın burada nesneleştirilmiş. Arzu tek taraflı yapılandırılmış.”
Jung ekledi: “Füsun’un trajedisi, Kemal’in dünyasıyla kendi hayallerinin dünyasına sıkışması oldu.”
Lacan daha keskin konuştu: “Hayır. Füsun özne olmak istedi. Ama başkasının arzusunun nesnesine dönüştürüldü. Onun arzusu sinemaydı, özgürlüktü.”
Bu cümle müzenin duvarlarında yankılandı: Kemal müze kurdu. Ama hayatı çalınan Füsun bir hayat kuramadı.
Füsun’un ölümü... Freud derin bir nefes aldı: “Ölüm, yasın kesinleşmesidir.”
Jung başını kaldırdı: “Hayır, ölüm burada arketipi sabitliyor. Füsun artık değişmeyecek.”
Lacan son noktayı koydu: “Ölüm, arzunun mükemmel garantisidir. Çünkü ölen nesne artık hayal kırıklığı yaratamaz.”
Bu cümle müzenin en karanlık gerçeğini açığa çıkardı: Füsun’un ölümü trajik olabilir. Ama Kemal’in arzusu için kusursuzdur...
Son katta durduk.
Freud konuştu: “Bu bir melankoli anıtı.”
Jung: “Bu, bireyleşememiş bir adamın ruh haritası.”
Lacan: “Bu, eksikliğin mimarisi.”
Ben ise şunu düşündüm: Mindwalk filminde olduğu gibi, burada da mesele tek bir tanımlama değil.
Bu müze bir aşk hikâyesi anlatmıyor. Bir seçim hikâyesi anlatıyor. Hayat mı? Yoksa hatıra mı? Kemal hatırayı seçti.
Bugünün erkeği çoğu zaman statüyü koruyor, arzuyu gizliyor, hayatı erteliyor ve hatıraları estetikleştiriyor. Müze sadece Çukurcuma’da değil; bazen bir Instagram arşivinde, bazen eski mesajlarda, bazen de saklanan bir parfüm şişesinde.
Freud, Jung ve Lacan müzeden çıkarken aralarında sessiz bir uzlaşma vardı: Aşk yaşanabilir. Ama hatıra kontrol edilebilir.
Ben müzeden çıktığımda aklımda tek bir soru vardı: Bir hayat mı kurmak istersiniz, yoksa kusursuz bir müze mi?