
Futbolla ilk tanışmam… 1986 Meksika Dünya Kupası… Henüz futbolun ne kadar büyük bir oyun, ne kadar büyük bir endüstri, ne kadar büyük bir sahne olduğunu bilmiyordum. Ama Maradona’yı gördüğümde şunu hissettim: Bu oyunda insan aklının tam olarak açıklayamadığı bir şey var.
Bir el göğe uzandı. Bir beden savunmaların arasından mitolojik bir yaratık gibi geçti. Bir sol ayak, zamanı ve mekanı kendi ritmine göre büktü. “Tanrı’nın eli” sadece bir golün adı değildi, futbolun kutsallığına, mucizesine, adaletsizliğine, günahına ve şiirine aynı anda açılan bir kapıydı. O gün, futbolun yalnızca kazanmakla ilgili olmadığını anladım. Futbol inanmakla ilgiliydi.
Yıllar sonra Eduardo Galeano’yu okuduğumda, çocukluk sezgimin edebiyattaki karşılığını buldum. Gölgede ve Güneşte Futbol, futbolu yalnızca sahada oynanan bir oyun olarak değil, gölgesiyle, güneşiyle, masumiyetiyle, kirlenmişliğiyle, halkın coşkusuyla ve endüstrinin soğuk aklıyla birlikte anlatıyordu. Galeano’nun o meşhur duygusu hâlâ zihnimde çınlar: Futbolun tarihi, güzellikten göreve doğru hüzünlü bir yolculuktur. Oyun endüstriye dönüştüğünde, çocuğun topa vururken duyduğu saf sevinç yerini ölçümlere, kontratlara, ekran haklarına ve sonsuz kâr arzusuna bırakır.
Ama işte Maradona tam da bu yüzden efsaneydi. Kusursuz değildi, zaten onu mit yapan da bu değildi. Galeano’nun Maradona için söylediği gibi o “tanrıların en insan olanı”ydı. Bir yarı tanrı gibi oynadı, bir insan gibi düştü, bir halk kahramanı gibi sevildi. Napoli’de azize dönüştü, Meksika’da efsaneleşti, dünyanın hafızasında ise hâlâ çimlerin üstünde koşmaya devam ediyor. Bu yüzden Maradona’yı düşündüğümde artık yalnızca futbolu değil, mitolojiyi de düşünüyorum.
Tanrılar, Dalgalar ve Eve Dönen Kahramanlar
Ve bu sayıda mitoloji gerçek anlamıyla yeniden karşımıza çıkıyor. Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi, tarihin en eski destanlarından birini bugünün sinema diliyle yeniden çağırırken, GQ Türkiye’nin kapak hikayesinde Matt Damon, Tom Holland ve Robert Pattinson’ın temsil ettiği o büyük üçlü de yerini alıyor: Odysseus, Telemachus ve Antinous.
Odysseus eve dönmeye çalışan kahraman. Telemachus babasının izinde kendi kimliğini arayan oğul, Antinous ise kahramanın yokluğunda saraya yerleşen, iktidarın boşluğunu arzu ve kibirle dolduran figür. Bu üç karakter yalnızca Homeros’un evreninden çıkmış kahramanlar değil, bugün hâlâ sporun, sinemanın, kültürün ve erkeklik hikayelerinin içinde dolaşan arketipler.
Maradona’nın da kendi Odysseia’sı vardı. Onun Ithaka’sı bir ada değil, Arjantin’in yoksul mahalleleri, Napoli’nin dar sokakları, Meksika’nın kavurucu güneşi ve tribünlerin kolektif hafızasıydı. O da fırtınalardan geçti. O da tanrılarla kavga etti. Ve her seferinde, bütün düşüşlerine rağmen halkın kalbine geri döndü. Şimdi kırk yıl sonra, Dünya Kupası dalgası yeniden Meksika’dan yükselecek.
Ve bu büyük sahnede Türkiye’den bir yıldız da kendi destanının ilk büyük bölümünü yazıyor: Kenan Yıldız.
GQ Global All Star ilk 11’ine seçilen Kenan, yalnızca bugünün parlayan genç yeteneklerinden biri değil, aynı zamanda yeni kuşağın Telemachus’u gibi de okunabilir. Babaların, efsanelerin, 10 numaraların, Maradona’nın, Del Piero’nun, Messi’nin, futbolun bütün büyük gölgelerinin ardından kendi sesini arayan bir genç kahraman. Türkiye formasıyla 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası sahnesine dönen bir ülkenin hayalini omuzluyor.
Galeano’nun bize öğrettiği şey şuydu: Futbolu sevmek onun masumiyetini romantikleştirmek değil, gölgesini görerek güneşine inanmayı sürdürmektir. Futbol bir endüstridir, evet. Dev bir pazardır, evet. Ama aynı zamanda hâlâ bir çocuğun sokakta topa ilk dokunduğu an, bir ülkenin aynı anda ayağa kalktığı gol, bir yıldızın kalabalığın içinden geçerek kaderi değiştirdiği o tek saniyedir.
Bu haziran sayısında tam da o saniyenin peşindeyiz.
2026’da yeniden Meksika’dan yükselecek dünya dalgasından Kenan Yıldız’ın yeni kuşak yıldızlığına, Homeros’un en eski destanından Nolan’ın modern epik sinemasına uzanan bir yolculuk.
Destansı bir sayı, destansı kahramanların hikayeleri.