
Trafikten ve gündelik hayatın karmaşasından şikâyet ettiğim günler oluyor ancak kıyamet sonrası filmleri izlediğimde her şeyin çok daha kötü olabileceğini fark ediyorum! Temel ihtiyaçların lükse dönüştüğü, dışarıya adım atmanın bile hayatınızı tehlikeye atabileceği bir dünyada yaşadığınızı düşünün. Son 10 yılda sinemacılar, ölümcül salgınlar, doğal afetler, çevresel çöküş ve hayatta kalmak için çaresizce mücadele eden insanların hikâyeleri üzerinden bu korkutucu olasılığı ele aldı. Son 10 yılın en korkutucu kıyamet sonrası filmleri arasından, sizi ekrana kilitleyecek ve hatta sıradan gündelik hayatınıza şükretmenizi sağlayabilecek yedi yapımı seçtim.

Söylediğim her kelimeye, attığım her adıma, hatta hapşırırken bile dikkat etmek zorunda kaldığımı hayal edemiyorum. Çünkü en ufak bir ses hayatıma mal olabilir! A Quiet Place filmindeki korkunç gerçeklik tam da bu. Sesleri takip ederek avlanan gizemli yaratıkların istila ettiği bir dünyada geçen film, tamamen sessiz kalarak hayatta kalmaya çalışan bir aileyi konu alıyor. John Krasinski ve Emily Blunt'ın performansları, izleyiciyi koltuğunun ucunda tutan bir deneyim sunuyor. Özellikle gerilim dolu sahnelerde patlamış mısır yemenizi pek tavsiye etmem!

Alışılmadık bir çıkış noktasına sahip filmleri seviyorum ve Bird Box bu beklentimi kesinlikle karşılıyor. Bir şeye bakmanın hayatınıza mal olabileceği için gözleriniz bağlı dolaşmak zorunda olduğunuzu düşünün! Sandra Bullock'un başrolünde olduğu film, gizemli bir gücün insanları intihara sürüklediği bir dünyada geçiyor. Hikâye, bu tehlikeli yeni dünyada yolunu bulmaya çalışırken çocuklarını korumaya uğraşan bir anneyi takip ediyor. Salgının başlamasından beş yıl sonra anne, çocuklarıyla birlikte güvenli bir yer bulmak için tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkıyor. Etrafınızda olup bitenleri göremeden, hiç tanımadığınız bir dünyada yolunuzu bulmaya çalışmak bile yeterince korkutucu.

Zombi filmleri benim için pek de rahatlatıcı bir eğlence sayılmaz ancak bu film, türe ilginç bir farklılık getiriyor. Bir mantar enfeksiyonu, insanlığın büyük bölümünü insan etiyle beslenen yaratıklara dönüştürmüş ve geriye yalnızca birkaç kişi hayatta kalmıştır. Gizemli bir felaketten 15 yıl sonra geçen hikâye, olası bir tedavi bulmak amacıyla üzerinde araştırmalar yapılan bir grup çocuktan biri olan Melanie adlı küçük bir kızın etrafında şekilleniyor. Filmi ilginç kılan şey, yalnızca enfekte olmuş insanlara odaklanmaması. Aynı zamanda tanınmayacak kadar değişmiş bir dünyada insan olmanın ne anlama geldiğine ilişkin sorular da ortaya atıyor.

Kıyamet sonrası filmlerinden öğrendiğim bir şey varsa o da güneş battıktan sonra evde kalmanın muhtemelen iyi bir fikir olduğu! Salgından 15 yıl sonra geçen film, karanlık çöktüğünde tehlikeli yaratıkların ortaya çıktığı bir dünyada, ergenlik çağındaki ikiz oğullarını büyüten Paul (Nicolas Cage) adlı bir babayı konu alıyor. Yaşadıkları çiftlik evi onlara bir ölçüde koruma sağlıyor ancak çocuklardan biri tehlikeye düşünce aile, yaratıklarla doğrudan yüzleşmek zorunda kalıyor. Film, sıradan bir geceyi hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor.

Ya Dünya, insanlığın onu terk etmek zorunda kalacağı kadar yaşanmaz bir hâle gelse ve gezegene geri dönmek de en az ayrılmak kadar korkutucu olsa? The Colony adıyla da bilinen Tides, tam olarak bu fikirden yola çıkıyor. İklim değişikliğinin Dünya'yı harap ettiği bir gelecekte geçen film, gezegenin yeniden insan yaşamına elverişli olup olmadığını araştırmak için uzaydaki bir koloniden geri dönen astronot Blake'i takip ediyor. Ancak Blake'in karşılaştığı manzara, beklediğinden çok farklı. Çevresel yıkım yüzünden bir gezegenin tanınmaz hâle gelmesi fikrini özellikle ürkütücü buluyorum.

Mumbai trafiğinin kaotik olduğunu düşünüyorsanız Furiosa: A Mad Max Saga filminin dünyasını görene kadar bekleyin! Su, yakıt ve yiyeceğin son derece değerli kaynaklara dönüştüğü acımasız ve çorak bir dünyada geçen film, Furiosa'nın hayatta kalmak ve evine dönebilmek için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Anya Taylor-Joy başroldeki Furiosa'yı canlandırırken Chris Hemsworth, acımasız Dementus karakterine hayat veriyor. Bu kıyamet sonrası dünyayı korkutucu kılan şey, gücün, şiddetin ve kıtlığın gündelik hayatın bir parçası hâline gelmiş olması. Film, medeniyetin ne kadar hızlı çökebileceğini hatırlatıyor.

Evinizi ve yiyecek stoklarınızı, hayatta kalmak için her şeyi yapabilecek kadar çaresiz insanlara karşı savunmak zorunda kalmaktan daha korkutucu pek az şey düşünebiliyorum. Film, salgınların ve savaşların harap ettiği bir geleceğe götürüyor bizi. Eski bir asker olan Hailey Freeman (Danielle Deadwyler), ailesiyle birlikte dış dünyadan izole bir çiftlikte yaşıyor. En büyük mücadeleleri, yağmacıları uzak tutmak. Ancak en büyük oğullarının korunaklı dünyalarının dışından birine ilgi duymaya başlamasıyla işler karmaşıklaşıyor. Film, gıda kıtlığını, aile bağlarını, güveni ve insanların sahip oldukları az sayıdaki şeyi korumak için ne kadar ileri gidebileceklerini ele alıyor.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ INDIA WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.