Everett Collection; GQ
Tom Cruise’un kariyerinin ortalarında yüksek tempolu aksiyon filmlerinin dev ismine dönüşmesinin belki de en etkileyici yanı, bundan önce fiziksel becerilerine bu kadar fazla yaslanmamış olması. Evet, Cruise 2000’ler sonrası dönüşümünden önce de pek çok aksiyon veya aksiyona yakın filmde rol aldı. Ancak aynı zamanda gücüyle neredeyse her türden filmi gişede taşıyabilen ender oyunculardan biriydi. Amerika’daki seyircileri şaşkına çevirmiş olabilir ama Eyes Wide Shut gişede bir numaraya yükselmişti, hem de yaz sezonunun tam ortasında! Dolayısıyla Cruise’un kendisini büyük bütçeli sinema gösterilerinin sanatına yeniden adamadan önce dramalarda, komedilerde ve gerilim filmlerinde sergilediği etkileyici çeşitlilikteki performansları hatırlamakta fayda var. Cruise’u aksiyon modunda sevmediğimizden değil. Sadece eskiden üzerinde yürüdüğü diğer tüm ipleri de düşünün.
Yeni filmi Digger, Cruise’un oyunculuğu daha fazla öne çıkaran bu hâlini geri getirirken onun gözü kara enerjisinden de vazgeçmiyor. Üstelik bu, öyle herkese göre bir performans değil. Alejandro G. Iñárritu’nun iklim krizi hicvi eleştirmenleri öylesine ikiye böldü ki Warner Bros. filmin pazarlamasında hem olumlu hem de olumsuz eleştirileri öne çıkarmayı tercih etti. Bazı stüdyo yöneticileri ve ödül sezonu yorumcuları filmi bir Oscar hamlesi olarak görmüş olabilir ancak Cruise’un filmde yaptığı şey, Akademi’nin ilgisini çekmek için tasarlanmış ortalama bir performanstan çok daha riskli ve tuhaf.
Şimdi seyirciler Cruise’un ne kadar geniş bir oyunculuk yelpazesine sahip olduğunu yeniden hatırlamışken, onun aksiyon dışındaki en iyi 10 performansını sıralamaya karar verdik. Ama önce, Cruise’un titiz çalışma disiplinine yakışır şekilde, metodoloji hakkında kısa bir not. Yalnızca Mission: Impossible ve Top Gun serilerinin tamamını liste dışında bırakmakla kalmadık; fazla koştuğu (Minority Report), ateş ettiği (Collateral), komik derecede ölümcül şekilde dayak yediği (Edge of Tomorrow) veya uzaylı istilalarına direndiği (War of the Worlds) diğer Cruise performanslarını da eledik. Büyük prodüksiyon araçlarına da yer yok! Buradaki filmlerde gösterinin kendisi Cruise. Peki bu kriterlere göre en tatmin edici görevleri hangileri?

Henüz bir haftadır vizyonda olan Digger’ın iklim felaketine kara mizahla yaklaşımı pek çok farklı şekilde tanımlandı: Adam McKay’in Don’t Look Up’ı gibi fazlasıyla didaktik, gelecekte bizi bekleyen harap olmuş dünyaya dair hüzünlü bir uyarı ve yıllar sonra Cruise’un ilk aksiyon dışı performansını yöneteceği açıklandığında kaşları kaldıran Alejandro G. Iñárritu’dan bir başka süzülen kamera gösterisi.
Cruise’un dünyayı mahvetmekten sorumlu yaşlı milyarder Digger Rockwell rolündeki performansının ilginç yanı, bu yorumların her birini bir ölçüde doğrulaması. Ben Stiller komedisi Tropic Thunder’daki uzun konuk oyunculuğunda olduğu gibi Cruise, ağır protezlerin kendisini özgürleştirdiğini düşünüyor gibi. Bu protezler ona kurumuş bir kovboyu andıran fiziksel bir hâl kazandırıyor ve bu görünüm, küstah ve baskın taşra aksanıyla birleştiğinde izlemesi oldukça eğlenceli bir sonuç ortaya çıkarıyor. Tropic Thunder’ın aksine bu numara ilerledikçe etkisini de kaybetmiyor. Hatta inatçı Digger ayak diredikçe Cruise’un performansı daha da açılıyor. Filmin kaygan malzemesine kendini bu kadar teslim etme isteği, sonunda ödül sezonundaki heyecanından biraz götürebilir ama etrafındaki film dağılırken bile Cruise gerçekten öngörülemez ve çok katmanlı bir performans sergiliyor.

Hem büyük bir oyuncu seçimi hamlesi hem de internet öncesi dönemin PR krizlerinden biriydi: Pek çok kişi Cruise’un Anne Rice’ın yarattığı vampir Lestat rolü için tamamen yanlış seçim olduğunu düşünüyordu. Şüphe duyanlar arasında kim vardı? Rice’ın kendisi. Ancak filmi izledikten sonra fikri değişti ve hatta sektörel yayınlara Cruise’u öven bir ilan vererek şüphelerinden kamuoyu önünde geri adım attı. Yetenekli Neil Jordan tarafından yönetildiği düşünüldüğünde filmin kendisi şaşırtıcı derecede cansız. Alışılmadık biçimde yardımcı oyuncu konumunda olan Cruise ise pişmanlık nedir bilmeyen bu gece yaratığı rolünde olağanüstü soğuk, hatta şirret. Filmin tüm kostümlerine, görsel efektlerine ve gösterişli prodüksiyon tasarımına rağmen Interview with the Vampire denince aklıma en çok Cruise’un son sahnesinin gelmesi bence oldukça anlamlı. Cruise bu sahneyi Brad Pitt’in karakterinin ne kadar keyif kaçırıcı olduğundan yakınarak geçiriyor. Aynı anda hem ikna edici bir karakter anı, hem filmi kapatan bir espri hem de kendi yıldız gücünün göz kırpan bir yeniden ilanı.

Bugünden bakıldığında konu, Reagan dönemi gençlik komedilerinin parodisi olabilecek kadar o döneme ait geliyor: Girişimci bir genç, bir seks işçisiyle yolu kesiştikten sonra hızlı para kazanmak için banliyödeki evini kısa süreliğine geneleve dönüştürüyor. Ancak birkaç yıl sonra gelen ve çok daha kolay sevilen Ferris Bueller’s Day Off’un aksine Cruise, kontrolden çıkan ve sonunda beklenmedik biçimde yoluna giren ergen planları için son derece ikna edici bir kanal görevi görüyor. Üstelik onun erken gelişmiş cazibesi Matthew Broderick’inkinden daha inandırıcı hissettiriyor. Joel Goodson’ın suratına bir yumruk indirmek istemeniz gerekirken, kendisini bu işin içinden kurtarması için ona tezahürat ediyorsunuz.

Cruise’un, pek de işe yarar görünmeyen bir konuda son derece yetenekli ama toy bir genci oynadığı ve sonunda aklını başına toplamayı öğrendiği filmlerin sayısı hiç de az değil. Martin Scorsese’nin The Color of Money’si 40 yıl önce yönetmenin sipariş üzerine çektiği bir film olarak görülmüş olabilir, hatta bugün Scorsese’nin kendisi bile filmi böyle değerlendiriyor. Ama film, Cruise Formülü’nü kullanan diğer yapımlara adeta ders veriyor. Üstelik bunun tek nedeni filmin aynı zamanda bir işe alım videosuna dönüşmesine izin vermemesi değil. The Color of Money, Jerry Bruckheimer’ın bile parasının yetmeyeceği bir lükse sahip: Çeyrek asır önce canlandırdığı role geri dönen Paul Newman. Newman’ın varlığı Cruise’a, genç ve kendini beğenmiş yetenekli adam prototipinin diğer versiyonlarından hem daha gerçek hem de daha komik olma özgürlüğü tanıyor. Bunun en meşhur örneği, “Werewolves of London”ı söyleyerek gösteriş yaptığı sahne. Top Gun’dan özür dileriz ama tekrar tekrar izleyebileceğim 1986 yapımı Cruise filmi bu.

Diğer yandan burada Cruise’u daha ana akım, kendini biraz fazla ciddiye alan bir kefaret hikâyesine yerleştiren bir film var. Sonuçta senaryoyu Aaron Sorkin yazmış. Ancak A Few Good Men’i Oscar peşinde koşan sıradan bir tekrar olmaktan çıkarıp Cruise’un kariyerinin zirvelerinden birine dönüştüren iki önemli unsur bulunuyor. Birincisi, filmin Rob Reiner tarafından yönetilmesi. Reiner o sırada türler arasında rahatça dolaştığı, yenilgi yüzü görmemiş yedi filmlik serisinin son döneminde ve Sorkin’in gösterişli diyaloglarını oyunculara nasıl teslim edeceğini, ardından onların bu diyalogları klasik bir Hollywood melodramına nasıl dönüştüreceğini çok iyi biliyor. Cruise’un da ukala Sorkin repliklerini söylemek için doğduğu ortaya çıkıyor. Bu, Cruise’un filmleri arasında belki de klasik Hollywood’a en yakın olanı ve Top Gun filmlerinin hiçbirinde tam olarak bulamayacağınız bir ifade zenginliğine sahip.

O dönemde bazıları Cruise’un bir Stanley Kubrick filminde boyunu aşan sulara girdiğini düşünmüştü. Oysa bunların hepsi oyunculuktu. Daha doğrusu, Manhattan sokaklarında ne aradığından kendisi de pek emin olmadan dolaşan kişi, azgın ve kafası karışmış Dr. Bill Harford’dı. Seks mi? Sırlar mı? Güvence mi? Bütün bunlar olurken karşılaştığı yabancılara sürekli doktor olduğunu söylüyor, sanki bu ona birtakım özel ayrıcalıklar veya güçler kazandırıyormuş gibi. Cruise’un o dönemki eşi Nicole Kidman, tatilde gördüğü bir yabancıya karşı ne kadar yoğun ve geçici bir arzu hissettiğini Bill’e anlattığı sahneyle filmin en gösterişli anını üstleniyor. Ancak beyazperdede çoğu zaman özgüvenin vücut bulmuş hâli olan Cruise, burada Bill’i karakterin kendisinin bile tanımlamakta zorlandığı bir krizin içinden geçirmek zorunda. İncelikli ve çoğu zaman oldukça komik olan bu performans, Cruise’un büyük bir oyunculuk meydan okumasının altından rahatlıkla kalkabildiğini kanıtlıyor.

Eyes Wide Shut Cruise’un kendinden emin, pürüzsüz yıldız imajının altını oyduysa ve ekrandaki giderek daha aseksüel hâlinin tuhaf biçimde habercisi olduysa, Vanilla Sky kariyerinin ilk dönemindeki Cruise’la uzun bir diyaloğa giriyor. Cameron Crowe burada korkunç bir trafik kazasının ardından Cruise’un güzel yüzünü deforme edip bir maskenin arkasına saklayarak Jerry Maguire’a ruhani bir sonsöz yazıyor. Önce Cruise’u klasik “Tom Cruise rolü”ne yerleştiriyor, ardından çevresindeki bütün dünyanın parçalanmasına izin veriyor. Cameron Diaz da direksiyon başında Kidman’ı andıran, sahneyi çalan bir performans sergiliyor. Film sonuçta Crowe’un kendi deyimiyle Abre los Ojos’un bir “cover”ı olsa da aynı zamanda yüzyılın dönümünde Cruise’un popüler kültürdeki yerine dair bir inceleme işlevi görüyor ve ona buruk bir romantizmi, kara komediyi ve Hitchcockvari paranoyayı aynı performansta oynama alanı açıyor.

Bilindiği üzere Dustin Hoffman, varlığı babalarının ölümüne ve servetini ona bırakmasına kadar düzgün ve kurnaz kardeşi Charlie’den (Cruise) gizlenen otistik Raymond Babbitt rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı. Ardından Charlie ve Raymond birlikte bir yolculuğa çıkıyor. Bunun başlıca nedeni de Charlie’nin mirasa el koymanın bir yolunu bulmaya çalışması. Filmin otizme yaklaşımı bugün, en nazik ifadeyle, biraz demode görünse de daha önemli ve zorlu karakter dönüşümünü yaşayan aslında Cruise’un canlandırdığı Charlie. Tartışmalı unsurlarına rağmen Rain Man’in bugün hâlâ bu kadar eğlenceli ve dokunaklı olmasının temel nedeni de o. Charlie’nin dönüşümünde son derece ham bir açıklık var.
Üstelik performansı gölgede bırakan yalnızca Hoffman değildi. Cruise bir yıl sonra Oliver Stone’un Born on the Fourth of July filminde askerlikten aktivistliğe geçen Ron Kovic’i canlandırarak ilk Oscar adaylığını alacaktı. Kötü bir film değil, kesinlikle kötü bir performans da değil. Ancak duygusal açıdan Rain Man’deki Cruise performansı kadar sağlam bir zemine oturmuyor.

Tüm yakışıklılığına ve yıldızının romantik komedilerin altın çağında yükselmiş olmasına rağmen Tom Cruise aslında bu türde çok fazla film çekmedi. Yönetmen Cameron Crowe’un alışılageldik süslemelerine rağmen Jerry Maguire da tam anlamıyla bir aşk filmi sayılmaz. Kriz içindeki spor menajeri Jerry, Renée Zellweger’ın canlandırdığı Dorothy ile esas olarak onun sağlık sigortasına sahip olabilmesi ve oğluna daha iyi bakabilmesi için evleniyor. Dorothy de bunun farkında. “Çocuğumu seviyor,” diyor. “Benden de gerçekten çok hoşlanıyor.” Filmin komik enerjisi ise Cruise’un tek müşterisi Rod Tidwell’ın (Cuba Gooding Jr.) taleplerine ayak uydurmak için verdiği çaresiz mücadeleden çıkıyor. Bu, Cruise’un özellikle başarılı olduğu türden bir komedi. Karakteri yaptığı şeyin komik olduğunun hiçbir zaman tam anlamıyla farkında değil. Hatta Cruise’un beyazperdede yakalanmış en görkemli yüksek enerji anlarından bazılarında adeta hayatta kalmak için mücadele ediyor. Jerry Maguire’ın bir aşk hikâyesi olarak da şaşırtıcı derecede iyi işlemesini sağlayan şey tam olarak bu: Hem Jerry hem Cruise, aslında zahmetsiz olması gereken bir şey uğruna mücadele ediyor.

Cruise’un milenyumun eşiğinde Tom Cruise olmanın ne anlama geldiğini sorguladığı dönemin temel metinlerinden biri olan Magnolia, zaman zaman fazlasıyla meta bir hâl alma tehlikesi taşıyor. Frank “T.J.” Mackey’yi ilk olarak reklamlarda, ardından yabancılaşmış genç erkeklere istedikleri kadınları manipüle edip yatağa atmanın yöntemlerini öğreten “Seduce and Destroy” programının bir seminerinde görüyoruz. Kulağa hiç tanıdık geliyor mu? Magnolia’nın tamamen günümüze ait görünmesini engelleyen neredeyse tek şey bir YouTube kanalının olmaması. Burada bir film yıldızı, kendi güçlerini hiçbir zaman gerçekten kullanamayacak saf insanlara pazarlıyor.
Bütün bunlar sonunda Mackey’nin haklı nedenlerle nefret ettiği ve uzun süredir görüşmediği, ölmek üzere olan babasıyla yeniden karşılaştığı yatak başı sahnesindeki çöküşe dönüşüyor. Cruise’un imzası hâline gelen yoğunluk ve kendini role adama duygusuyla oynanan sahnede Frank’in babasına haddini bildirmekle ondan bu dünyada kalması için yalvarmak arasında gidip gelirken sergilediği titrek dengesizlik, bunca yıl sonra bile şaşırtıcı derecede dokunaklı. Senarist ve yönetmen Paul Thomas Anderson filmin başlarında Cruise’a komik derecede kaypak bir gösteriş için bolca alan tanıyor. Yalnızca seminer sahneleri bile ödül sezonunda dikkat çekmesine yetebilirdi. Ancak Frank’in paramparça oluşunu ve ardından filmin sonunda oyuncu kadrosunun büyük bölümüyle birlikte yeniden nefesini toparlamasını izlemek, herhangi bir aksiyon sahnesi kadar heyecan verici.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.