British GQ
Channel 4'te yayın hayatına başladığında Charlie Brooker'ın Black Mirror'ı bugün Netflix'te izlediğimiz gösterişli diziden neredeyse tamamen farklıydı. Dizi düşük bütçeli, son derece İngiliz bir yapımdı. Hem mekanları hem de anlatım diliyle bunu açıkça hissettiriyordu. İlk bölümün, bir Başbakanın Twitter'daki öfkeli bir kalabalığın önünde bir domuzla cinsel ilişkiye girmeye zorlanması etrafında döndüğünü hatırlatmaya gerek var mı?
İlk hikayeler de aşağı yukarı bu çizgide ilerliyordu. Distopik yakın geleceklerin son derece kasvetli, korkunç ve çoğunlukla teknolojinin kontrolden çıkması etrafında şekillenen karanlık tasvirleri. Daha doğrusu, insanların teknolojiyi kötü amaçlarla kullanması. Sonra dizi, yayıncılık dünyasının devlerinden Netflix'e geçti. Bütçeler büyüdü. Oyuncular bir anda tanınır hâle geldi ve çoğu zaman Amerikalı isimler kadroya dahil oldu. San Junipero gibi bölümler, geleceğin teknolojilerinin iyilik için de kullanılabileceğini göstererek dizinin tonunu "nihilist"ten "umutlu"ya çevirdi. Örneğin ölüler için devasa bir sanal huzurevi fikri, üstelik içinde eşcinsel karakterler ve Belinda Carlisle da vardı.
Bazı bölümler ise bilim kurgu ve teknoloji meselesini tamamen bir kenara bıraktı. Demon '79 bunun en iyi örneği. Bölüm, korku filmlerinin video kaset dönemini andıran doğaüstü bir dehşete doğru yön değiştirdi. Bütün bunlar büyük bir değişim anlamına geliyor ve hayranlar bu dönüşü her zaman memnuniyetle karşılamadı. Ancak teknolojinin korkunç sonuçlarına ve karanlık bilim kurgu hicvine yeniden ağırlık veren son sezon, dizinin eski Black Mirror ruhuna geri dönüş sinyali verdi. Görünüşe göre Brooker, henüz yayın tarihi açıklanmayan yeni sezonda da bu çizgiyi sürdürmek istiyor.
"Black Mirror geri dönecek ve umarım her zamankinden daha fazla Black Mirror olacak." dedi Brooker, bu yılın başlarında Netflix'in blogu Tudum'a. Peki bu tam olarak ne anlama geliyor? Brooker röportajda bu konuda pek fazla ayrıntıya girmedi. Yalnızca yeni bölümler için aktif olarak fikirler üzerinde çalıştığını doğruladı. Gerçi bugün gerçek hayattaki distopik tabloyu aşacak kadar karanlık Black Mirror hikayeleri bulmak eskisinden çok daha zor.
Ancak dizinin özünde teknolojiyle olan ilişkimiz ve teknolojinin dünyamızı nasıl şekillendirdiği yatıyor. Bunun mutlaka kötü sonuçlar doğurması gerekmiyor. Gerçi Brooker'ın zifiri karanlık hikayelerinde çoğu zaman sonuç tam olarak bu oldu. Yapay zekanın yükselişiyle ilgili bütün endişelerimizi düşündüğümüzde, bunun dizinin geri döneceği en belirgin konulardan biri olması oldukça muhtemel. Ama belki de mesele konudan çok tonla ilgilidir. Brooker "her zamankinden daha fazla Black Mirror" derken aslında dizinin en karanlık bölümlerindeki o iç karartıcı ve akıl allak bullak eden havaya dönüşten söz ediyor olabilir.
Geçtiğimiz sezonun Common People bölümünü düşünün. Rashida Jones ve Chris O'Dowd'un canlandırdığı bir çift, Jones'ın karakterini hayatta tutan bir sağlık teknolojisi girişiminin abonelik ücretini karşılayabilmek için korkunç şeyler yapmak zorunda kalıyordu. Trajik ve acımasızca kötümser bir hikayeydi. Brooker, Tudum'a "Senaryoyu yapımcılarımızdan birine verdiğimde bana 'Bu, Black Mirror'ın damıtılmış özü' dedi" diye anlattı. Bu bölüm de iki şeyi bir araya getiriyordu. Keskin bir hicvi, o kadar karanlık ve ürkütücü derecede gerçekçi bir hikayeyle buluşturuyordu ki jenerik aktığında geriye depresif bir enkazdan başka bir şey bırakmıyordu. Eğer sekizinci sezonda izleyeceğimiz Black Mirror tam olarak buysa, kendinizi fazlasıyla kötü hissetmeye hazırlanın. Sabırsızlıkla bekliyoruz!
BU İÇERİK İLK OLARAK BRITISH GQ WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.