East of Eden, John Steinbeck’in Kadın Sorununu Nasıl Ele Alıyor? Geoffrey Short / Netflix’in izniyle; GQ US
Güncel

East of Eden, John Steinbeck’in Kadın Sorununu Nasıl Ele Alıyor?

Zoe Kazan, John Steinbeck’in destansı Kaliforniya hikayesini Netflix için uyarlarken edebiyatın en kötü şöhretli kadın kötü karakterlerinden birini nasıl yeniden çerçevelediğini anlatıyor.

Modern bir canavarı nasıl yazarsınız? Guillermo del Toro’nun Mary Shelley’nin Frankenstein uyarlamasında yaptığı gibi inleyen bir yaratık mı yaratırsınız? Yoksa Ryan Murphy’nin Monster: The Lizzie Borden Story’de yaptığı gibi cinsel açıdan bastırılmış bir kadın katil mi?

Zoe Kazan, John Steinbeck’in East of Eden romanını Netflix için uyarlarken edebiyatın en kötü şöhretli kötü karakterlerinden biri olan Cathy Ames’i yeniden tanıtma görevini üstleniyor. Cathy, başka şeylerin yanı sıra, anne babasını öldürmüş, çocuklarını terk etmiş ve kocasını vurmuş biri. Kazan onun davranışlarını aklamıyor ancak Florence Pugh’un Ames’i canlandırdığı dizi, Steinbeck’in romanında birkaç bölüm ileride karşımıza çıkan bir sahneyle açılıyor: Cathy, kanlar içinde ve ölümün eşiğinde, gecenin bir yarısı Trask evine doğru sürünüyor. Bu değişiklik, hikayeyi bilen izleyicileri karakterin savunmasızlığını düşünmeye zorluyor. Manipülatif ve ölümcül planlarına rağmen Cathy bir insan ve Kazan’ın Steinbeck’in hikayesini yeniden çerçeveleme biçimi, karakterin karmaşıklıklarına alan açıyor.

Kazan yakın zamanda yaptığımız Zoom görüşmesinde bana, “Cathy’nin başına gelen hiçbir şeyin onun yaptıklarını haklı çıkardığını kesinlikle düşünmüyorum,” diyor. “Ve bunun ‘incinmiş insanlar başkalarını incitir’ kadar basit olduğunu da düşünmüyorum. Onu düşünme biçimlerimden biri, ilerlemeye devam etmek zorunda olan bir köpekbalığı gibiydi. Durursa ölecek. O sürekli hareket halinde oluşuyla sanki kendisine bakmaktan kaçıyor.”

GQ: Uyarlamanız Cathy’ye karakter olarak odaklanıyor. Bunu yapma kararınızı sormak istedim.

Zoe Kazan: Bence burada çok küçük bir yanlış anlaşılma ya da biraz yanlış adlandırma var. Kitabın Cathy’ye olduğundan daha fazla odaklandığımızı düşünmüyorum. Filme kıyasla Cathy’ye çok daha fazla odaklandığımızı düşünüyorum. Benim için bu kitap tamamen dengelerle ilgili gibi geliyor. İyice geek’leşecek olursam, bence tamamen diyalektikle ilgili. Kitabın felsefe ile olay örgüsü, iyi ile kötü arasında yaptığı tuhaf bir dengeleme hareketi var. Filmde ise denge fazlasıyla maskülen unsurlara ve oğlanların hikayesine kaymıştı. Cathy ya da Kate gerçekten yan karakter konumuna itilmişti. Sanırım 15 dakika kadar ekranda kalıyor. Bence çok çetrefilli ve karmaşık bir karakter. Bana göre bariz fırsat, dengeyi yeniden kurmaktı. Her şey Cathy ile ilgili olmasın ve her şey Cathy’nin bakış açısından anlatılmasın. Belki siz aynı fikirde değilsiniz.

Sanırım dizide Hamilton ailesinin olmayışı, kitaba kıyasla benim için her şeyin dengesini değiştirdi. Kitapta Hamilton’lara ayrılan çok fazla bölüm var. Bu da sonuç olarak Cathy’ye daha fazla odaklanılmış gibi hissettiriyor. Ama bence pek çok kişi, temaların çoğu modern hissettirse de aslında orijinal romanda mevcut olduklarını görünce şaşıracak. Alice Harikalar Diyarında teması, küçük hissetmek, güç arzusu... Tüm bunlar, insanların muhtemelen beklemeyeceği biçimlerde, çok uzun zaman önce bir erkek tarafından yazılmış bu kitapta zaten var.

Kesinlikle katılıyorum. Bence Steinbeck her şeyden önce hümanist olmaya çalışıyor. Ancak bazen 20. yüzyıl ortalarında yaşayan beyaz bir erkek olarak kimliği ya da düşünce biçimi, hümanist olma arzusunun önüne geçiyor. Bunu ırkın ele alınış biçimlerinin bazılarında görebiliyorsunuz. Cathy’nin ele alınışında da görebiliyorsunuz. Metinde, yapmaya çalıştığı şeyle çelişen bazı ırkçı ve kadın düşmanı unsurlar olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden benim yapmaya çalıştığım şey, Steinbeck’in bunu yazarken taşıdığı dürtüye sadık kalmak ve modern bir izleyicinin dikkatini dağıtabilecek bazı unsurları ayıklamaktı.

Cathy’nin dizideki ilk cümlesi, “Bu dünyada insan anne babalardan doğmuş canavarlar olduğuna inanıyorum,” Steinbeck’in romanında anlatıcıya ait bir cümle. Bu sözleri Cathy’ye vermek istemenizin nedeni neydi? Cathy kendisinin bir canavar olduğuna mı inanıyor, yoksa bu yalnızca diziyi çerçevelemenin bir yolu muydu?

Bunu yapma konusunda kendime verdiğim iznin büyük kısmı, Steinbeck’in East of Eden’ı yazarken editörüne gönderdiği mektupları okumamdan geldi. Onları hiç okudunuz mu?

Bazılarını okudum. Penguin Classics baskısının arkasında yer alıyorlar.

Vay canına, harika! Aslında tamamen ayrı bir kitap olarak yayımlandılar. Sanırım adı Journal of a Novel: Letters from Eden. Her şeyi birebir eşleştiremiyorsunuz. Onları East of Eden ile paralel okuyamazsınız çünkü ilk taslaktan sonra kitabı çok kapsamlı biçimde yeniden yazmış. Dolayısıyla bire bir gitmiyor ama yazarken sahip olduğu ilk dürtüleri, arzuları ve düşündüğü şeylerin büyük bölümünü görebiliyorsunuz.

Mektuplarda Cathy’den ilk söz ettiğinde, “Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir canavar yazacağım,” diyor. Yazdıkça mesele onun için daha karmaşık hale geliyor. “Hepimizin içinde biraz canavar kanı var ve insanlar ona yabancı olduğu için değil, tanıdık geldiği için çekilecek,” gibi şeyler söylemeye başlıyor. Bir de “Belki ben de bir canavarım,” diyor.

Garip bir şekilde bu günlükleri daha önce de okumuştum çünkü çok uzun zamandır bu kitaba fazlasıyla kapılmış durumdaydım. Ama uyarlamaya hazırlanırken her şeyi ince ince tarayarak yeniden okudum. Bunu gördüğümde, “Anlatıcının ağzındaki bazı şeyleri alıp onun ağzına koyabilirim,” diye düşündüm. Çünkü yine iyice geek’leşiyorum ama bence Steinbeck tuhaf bir biçimde kendisini ikiye, Adam ve Cathy’ye bölmüş. Steinbeck’in kendisinde bir tür iki kutupluluk olduğunu düşünüyorum. Günlüklerde çok büyük yükselişleri ve çok derin düşüşleri görebiliyorsunuz. İçinde çok fazla nezaket, çok fazla sevgi ama aynı zamanda çok fazla yıkıcı dürtü de var.

Yazmaya başlamadan önce Steinbeck hakkında iki biyografi de okumuştum ve gerçekten kendi portresini çizdiğini hissettim. Kendisinin yarısı Cathy’nin içinde ve belki de bu, kendinde daha çok reddettiği taraf. Cathy’nin bir canavar olduğuna dair bu uyarı, aslında onun özdeşlik kurmanız gereken bir insan olduğunu reddetmenin bir yolu.

Ama kitabın ilerleyen kısmında Kate ve Adam yeniden karşılaştığında, bizim dizide beşinci bölüm, Kate, “Dünyadaki her şey kötü,” diyor. Temelde herkes ya kötü ya da aptal. Ben de “Bu, Adam’ın bakış açısına çok benziyor ama tam tersi,” diye düşündüm. Adam’ın bakış açısı, dünyanın iyi olduğu yönünde. Babasını düşündüğünde bile öyle. Babasının hoş olmayan bazı özellikleri var ve Adam’ın ondan çok da hoşlanmamasına rağmen bunu kabul etmesi neredeyse bütün kitabı alıyor.

Bu sözleri Cathy’nin ağzına koyarsam, izleyicinin kendisiyle “kötü insan” arasındaki mesafenin bir kısmından vazgeçmesini sağlayabilir miyim, bunu çok merak ediyordum. Departman sorumlularımıza tekrar tekrar söylediğim şeylerden biri şuydu: Cathy bir psikopatsa hiçbir şey öğrenmiyoruz. Onu bir insan olarak düşünürsek kendimiz hakkında bir şey öğrenebiliriz. Sizden ya da benden çok farklı biri olabilir. Ama bence bu, “Neden böyleyiz?” diye soran hümanist dürtüyle bağlantılı. Hatta canavar olmakla ilgili bütün o şeylerin, bazı insanların neden diğerlerinden farklı doğduğunu düşünmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum.

Adam’la olan o sahne gerçekten çok ilginç. Cathy, “Beni tanımıyorsun. Beni hiç tanımadın,” diyor. Adam da, “O zaman sen kimsin?” diye soruyor. Ben o andan, Cathy’nin bunu kendisinin de tam olarak bilmediği hissiyle ayrıldım. Öfkesi, incinmişliği ve yaşadığı dünyanın toplumsal cinsiyet dinamikleri üzerinde kontrol sahibi olamaması dışında kim olduğunu anlamak için hiçbir zamanı ya da alanı olmamış gibi. Cathy’nin kim olduğu, ne istediği ve onu yazarken karakterine ve motivasyonlarına nasıl yaklaştığınız konusundaki bakış açınızı sormak istedim.

Cathy’yi büyüleyici buluyorum. Hem oyuncu hem yazar olarak benim için ana giriş noktası sevgiden, yargıdan ya da buna benzer bir şeyden çok merak. Bu karakterleri gerçekten merak etmem gerekiyor. Cathy’yi merak etmek çok kolaydı. Neden yaptıklarını yapıyor? Neden söylediklerini söylüyor? Neredeyse adli bir inceleme yapar gibi bakıyordum.

Fark ettiğim şeylerden biri, çok fazla yalan söylememesiydi. Aslında çoğu zaman doğruyu söylüyor. Sadece bazı şeyleri söylemiyor. Adam’a açıkça, “Kalmayacağım,” diyor. Mahremiyetine bu kadar düşkün, bu kadar gizli ve aldatıcı biri olmasına rağmen aynı zamanda inanılmaz dürüst olmasını çok ilginç buldum.

Aron’ı gördüğünde, ki onun kendisine çok benzediğini düşünüyor ve gençliğini hatırlatıyor, bu sonunda onu kıran şey oluyor. “Acaba kendisinin kabul edemediği bir parçası mı var ya da kendisine bakamadığı bir yönü mü var?” diye düşündüm. Bunu yazıya, ona kendi yansımasıyla karşılaştığı pek çok an vererek dahil ettim. Aynaya bakıyor ya da penceredeki yansımasına bakıyor.

Bir okur için hiçbir şeyi açık etmek istemiyorum ama dizinin ilerleyen bölümlerinde bunu biraz daha ileri götürüp kendi kendisiyle konuşmasını sağladım. Fakat bir anlamda kendisiyle konuşmadığını sanıyor. Kendisinden ya da kendisi üzerine düşünmekten kaçınması, yaptığı şeyleri yapabilmesine imkan tanıyor. Onunla ilgili hayran olduğum şeylerden biri, kendi hayatının kontrolünün kendisinde olmasını talep etmesi. Ve çıkması imkansız görünen durumlarda bile bunu yapmanın yollarını buluyor.

Onu yazarken kendi hayatımda inanılmaz derecede asabi olduğumu da söylemeliyim.

Yazdığınız için mi, yoksa bunun dışında mı?

Bilirsiniz, bazen bir roman okursunuz ve sonra dünyayı o romanın içindeymiş gibi görmeye başlarsınız. Her şey onun bir parçası gibi gelir. Bir karakteri oynamak ya da yazmak da biraz böyle olabiliyor. Bitirene kadar fark etmiyorsunuz. Sonra, “Aa, yazdığım şey beni gerçekten etkilemiş,” diyorsunuz.

Özellikle Cathy’ye odaklanan bir bölüm üzerinde çalışıyorsam partnerime inanılmaz sinir olurdum ve çok asabi hale gelirdim. Normalde aşırı öfkeli biri değilim. Ama öfkem normal hayatıma kıyasla çok daha belirgin hale gelirdi. Sonra onun üzerinde çalışmayı bırakır ve “Aman Tanrım, bu kadın ne kadar öfkeli,” derdim. Olan bittikten sonra fark ediyordum.

Bazen şaka yapıyorum, bugün yaşasaydı Jeff Bezos falan olurdu.

Ben de aynısını düşündüm. “Kadın CEO olurdu,” diye düşündüm. Kötü bir milyarder olması gerekiyordu. Yine aynı ölçüde kötü olurdu ama hayatını yaşardı.

Belki bunun için daha yasal bir kanal bulurdu. Kim bilir?

Evet. Şey...

[Gülüyor] Aynı fikirdeyiz. Belki bulurdu, belki bulmazdı. Ama Cathy’ye bakıp, “Milyarder olmaya bayılırdın,” diye düşünüyorum.

Bayılırdı. Zavallı şey. Steinbeck’e yönelik yaygın eleştirilerden biri, kadın karakterlerinin bazen yarım yamalak kalmış görünmesi. Cathy için bunun geçerli olduğunu pek düşünmüyorum ama kitaptaki Liza Hamilton, Adam’ın annesi ve Charles’ın annesi gibi diğer kadın karakterler konusunda biraz böyle hissettim.

Aman Tanrım, buna gerçekten katılmıyorum!

Gerçekten mi?

Evet. Bakın, kitapta bana inanılmaz derecede kadın düşmanı gelen şeyler var ve bunu kabul ediyorum çünkü başka ne yapacaksınız? Her sanat eseri kendi döneminin ürünüdür. Her sanatçı kendi döneminin ürünüdür. Söylediğim gibi, onun dürtüsünün hümanist olmak olduğunu düşünüyorum. Genel olarak kızlardan çok oğlanlara odaklandığını da düşünüyorum. Cathy’yi son derece merak ettiğini ve Cathy’nin bu tuhaf biçimde kitabı ele geçirdiğini düşünüyorum. Olay örgüsü düzeyinde kitabın asıl motoru gerçekten Cathy.

Bu kadınlara dair gördüğümüz küçük anlar bana çok özgül ve gerçek geliyor. Mesela Adam’ın annesiyle ilgili kısım, bana sanki elimizde resmin tamamı yokmuş gibi hissettiriyor.

Evet, katılıyorum. Romancı olarak içgüdüleri o kadar dahiyane ki her karakter gerçek hissettiriyor. Ama çerçeveleme açısından bazen gerçekten ilginç bir şeyin yanından hızla geçip gitmişiz gibi geliyor. Demek istediğim daha çok bu.

Kesinlikle katılıyorum. Neredeyse bir kapı çerçevesi varmış ve kapının hemen ötesinde bir şey varmış gibi. Gördüğüm küçük parça çok özgül ve çok ilginç ama o kapı çerçevesinin ötesini göremiyorum.

Sanki “Hadi bu kapıyı kapatalım. Biraz açacağım... Aa, ama şurada başka bir kapı var,” diyor.

Abra, “O [Aron] bir insan uydurdu ve benim tenimi onun üzerine geçirdi,” dediğinde, bence pek çok genç kadın genç bir erkek konusunda aynı şeyi hissetmiştir. Bazı şeyler o kadar özgül ki “Tanrım, bunu nereden biliyorsun? Kiminle konuştun?” diye düşünüyorum.

Kitapta çok merak ettiğim kişilerden biri Dessie Hamilton. Yedi bölüm içinde Hamilton hikayesine ve Trask ailesinin hikayesine aynı anda hakkını verecek kadar alan olmadığı için kalbim kırılıyor. İki kat fazla bölümüm ya da fazladan üç bölümüm olsaydı orada bir şeyler yapabilirdim. Tom Hamilton’ı da Dessie Hamilton’ı da çok seviyorum. En sevdiğim karakterlerden ikisi. Dessie Hamilton’ın eşcinsel olduğuna dair gerçekten güçlü bir şüphem var.

Gerçekten mi?

Evet. Metinde bunu destekleyen oldukça fazla kanıt olduğunu düşünüyorum.

Tom için de biraz aynısını düşündüm.

Belki, belki.

Dessie konusunda kanıtlarınızı anlatın.

Şunu düşündüm: Steinbeck çocukluğundan bazı şeyleri hatırlıyor ve bağlamın ne olduğunu kendisinin bile tam olarak anlayıp anlamadığını bilmiyorum. Dessie’nin bir elbise dükkanı olduğunu, içeriden kadın kahkahalarının geldiğini ve kadınların sadece takılmak için oraya gittiklerini söylüyor. Sonra birinin onun kalbini kırdığı ve bunun kim olduğunu asla bulamadıkları yazıyor. Ortada hiçbir zaman bir erkek olmuş gibi görünmüyor. Kalbi kırıldıktan sonra da bir daha eskisi gibi olmuyor. Ben de, “Bu kadın eşcinsel. Bunu göremediğin için üzgünüm John Steinbeck,” diye düşündüm.

Dessie Hamilton’ın o küçük gay elbise dükkanı ve o duvarların arkasında yaşananlar hakkında bir film izlemeyi çok isterdim. Bir de Tom Hamilton, Steinbeck için çok önemliydi. Oğluna onun adını verdi. Bilmiyorum. Hamilton’ları seviyorum, Dessie’yi seviyorum.

Bence bu adil bir eleştiri. Steinbeck’in bütün eserlerini okumuş biri değilim. Sanırım altı romanını ve Travels with Charley’yi okudum.

Ah, Travels with Charley’ye bayılıyorum!

Ben de çok seviyorum. Aslında okuduğum ilk Steinbeck’lerden biriydi. Ama The Grapes of Wrath’ı okuduğumda oradaki kadınlar bana son derece iyi geliştirilmiş karakterler gibi gelmişti.

Bir sonraki sorumu bir bakıma yanıtladınız. Deyim yerindeyse kurgu masasında nelerin kaldığını soracaktım. Önceki bir röportajınızda sekiz bölüm yapmak istediğinizi ama yalnızca yedi bölüm yapabildiğinizi söylemiştiniz. Daha fazla alanınız olsaydı neleri dahil ederdiniz?

İlk düşüncem Adam’ın annesinin intiharıyla başlamaktı ve bunun için gerçekten çok iyi bir sahnem vardı. Bütçe nedeniyle pek çok şeyi kesmek zorunda kaldık. Başlangıçta Lee’nin San Francisco’daki hayatına çok daha fazla yer veriyordum. Temelde yalnızca bir kez kullanacağımız her lokasyon inanılmaz pahalıydı. Kitaptan istediğim herhangi bir şeyi dahil edebilseydim ve çok daha fazla alanım olsaydı Hamilton’lara daha fazla yer vermek isterdim.

Üniversitede çok sevdiğim J.D. McClatchy adlı bir şiir hocam vardı. Yaratıcı açıdan sınırlamaların ne kadar faydalı olduğundan çok söz ederdi. Benim için sekiz bölümü yediye indirmek zorunda kalmak, bütçe yüzünden yapmak zorunda kaldığım bütün kesintiler ve değişiklikler inanılmaz bir fırsata dönüştü. Çünkü gerçekten şunu düşünmek zorunda kaldım: Daha az şeyle aynı miktarı nasıl anlatabilirim? Burada gerçekten önemli olan neye öncelik verebilirim? Tematik olarak neye ihtiyacım var? İki sahneyi nasıl tek bir sahneye dönüştürüp o tek sahnenin aynı işi yapmasını sağlayabilirim?

Bence bu, daha kurgu odasına bile girmeden pek çok zor kararı vermemi zorunlu kıldı ve dizi için daha iyi oldu.

Diğer taraftan, daha önce orada olmayan eklemelerinizi çok sevdim. Özellikle Lee’nin San Francisco’da bir iş kurmaya çalışırken ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla karşılaştığı “The Departure” ve “The Great Try” bölümlerini. Alexander Chee ile iş birliğinizi sormak istedim. Bölüm fikri başından beri aklınızda mıydı ve iş birliği daha çok dil ve kültürel ayrıntılarla mı ilgiliydi, yoksa Alexander’la sıfırdan mı başladınız?

Başlangıçta Lee’ye odaklanan bağımsız bir bölüm yapmak istiyordum. San Francisco’daki Lee hakkında tamamen uydurulmuş bir hikaye. “Bunu benimle birlikte hayal edecek ve yapacak Asyalı Amerikalı birini işe almak istiyorum,” diye düşündüm.

Chee’nin Edinburgh romanını okumuştum. O karakterde bana Lee’yi gerçekten hatırlatan bir yalnızlık ve hem karakterde hem de yazıda belli bir mahremiyet vardı. Lee’nin içine kapalılığı bana gerçekten ilginç geliyordu. Daha önce hiç senaryo yazmamış olmasına rağmen, daha doğrusu yazmıştı ama çekilmiş bir işi olmamasına rağmen, doğru kişinin o olduğuna dair bir his taşıyordum.

Garip bir şekilde, bunun için bir romancının hayal gücünü istiyordum. Hikaye için hayal ettiğim şeyi ona anlattım ve uzun uzun karşılıklı konuştuk. Bir treatment yazdı, ben onu biraz genişlettim, ardından o bölümün bir taslağını yazdı. Sonra senaristler grevi nedeniyle durduk.

Geri döndüğümüzde bütçe açısından sekiz bölüm yapacak paramız olmadığı netleşti. Netflix inanılmaz cömertti, elimizde çok fazla kaynak vardı ama gerçek şu ki paramızın her kuruşunu ekranda göstermek ve bunu nasıl yapacağımızı gerçekten düşünmek zorundaydık. O bölümde yalnızca bir kez kullanılacak çok fazla lokasyon vardı ve bunları karşılayamıyorduk. Burada ne işe yarıyor, ne gerekli, gerçekten düşünmek zorunda kaldım.

Onunla çalışırken ama aynı zamanda bu konuda kendi başıma düşünürken benim için çok önemli olan şeylerden biri şuydu: Lee’nin hikayesini biraz daha geliştireceksek, onun hikayesinin kitabın geri kalanıyla aynı temalara sahip olmasını istiyordum. Hikayenin içine organik biçimde katılması gerekiyordu, bir yan yol olmaması gerekiyordu. Aksi takdirde anlatıda kapladığı alanı hak etmiyordu.

Ve sonunda gerçekten gurur duyduğum bir şey bulduğumuzu düşünüyorum. Sette, benim ve Alexander’ın yazdıklarını bizim için Kantonca’ya çeviren bir danışmanımız vardı. Bütün bunları anlatmamın nedeni şu: Elbette içimde bütün o lokasyonlara ve bütün o sahnelere sahip olabilmeyi isteyen bir yan var ama yaptığımız şeyle gerçekten gurur duyuyorum ve umarım insanlar da izlediklerinde aynı şeyi hisseder.

Dizide en sevdiğim kısım buydu.

Ah! Çok tatlısınız.

Kitabı okurken Lee’nin ayrılması beni biraz tatminsiz bırakmıştı.

Biliyorum, ben de öyle hissediyorum.

Bir şey eksik geliyor. Sonra geri dönüyor ve siz de “Ne oldu?” diyorsunuz. Irkçılık ve bütün bunların bir karışımı olduğunu biliyorsunuz. Ama insan yine de, “Ne yaptığını neden göremedik?” diye hissediyor. Bir boşluğun içinde yaşıyor. Bu yüzden onu o boşluğun dışında görmek güzeldi.

Katılıyorum. Ve söylemeliyim ki bence bu hikayeyi yeniden uyarlamak için nedenlerden biri de Lee’ye biraz daha fazla hayat vermek. Bunu gerçekten metni “düzeltmek” anlamında söylemiyorum. Metnin ruhuna sadık kalmak ve onu 1950’lerde yapılanın, yapılabilenin ya da yapılmak istenenin biraz daha ötesine taşımak anlamında söylüyorum.

Mantıklı. Lee ile Adam’ın ilişkisi hakkında da bir sorum var.

Biliyorum. Çok ilginç, değil mi?

Evet, kitapta bile oldukça alışılmadık. Lee bölümünde kullandığınız bir cümle var...

“Hayali eş.”

Evet, hayali eş.

O kısım kitaptan. Ama “Başkasının hayali eşiymişsiniz gibi konuşuyorsunuz,” gözlemi Alexander Chee’nin bulduğu bir cümleydi ve bence inanılmaz zekice ve çok iyiydi. Söylediğiniz gibi çok karmaşık ve ilginç, alışılmadık ama aynı zamanda gizemli bir ilişki biçimi.

Bizim dönemimizin siyasetini ya da kimlik anlayışlarını diyaloğa koymamak benim için çok önemliydi. Özellikle Lee ve Cathy’nin bu dönemde Asyalı Amerikalı ya da kadın olarak yaşadıkları deneyimlere saygı duymam gerektiğini gerçekten hissediyordum. Buna ihanet edecek bir şey yapamam. Ama meseleyi ışığa tutup “Şuna bakın,” demeye çalıştığımı düşünüyorum. Evet, bazı ilginç açıları var.

Bunu söylemeniz ilginç çünkü hem kitapta hem dizide onları birbirlerinin paraleli gibi hissettim. İkisi de son derece olumsuz toplumsal koşullarla karşı karşıya. Lee Asyalı Amerikalı olduğu için, Cathy ise kadın olduğu için. Buna rağmen dünyanın onlara davranış biçimine verdikleri tepkiler çok farklı. Aynı şeyi hissedip hissetmediğinizi, ikisi arasında iyilik ve kötülük gibi bir madalyonun iki yüzünü görüp görmediğinizi merak ettim.

İlginç olan şu ki Steinbeck’in bütün bu çiftleri var, değil mi? Adam ve Charles, Adam ve Cathy, Aron ve Cal. Cathy ile Adam’ı Jungcu anlamda yin ve yang gibi düşündüm. Cathy’nin aslında Jungcu eril, Adam’ın ise Jungcu dişil olduğunu düşündüm. Çünkü Cathy tamamen eylem ve ileri doğru hareketten ibaret. Adam ise tamamen durağanlık, kusursuzluk ve bilinçli olarak ilerlememekten ibaret. Bu yüzden hep bununla uğraşıyordum.

Lee’yi Cathy’nin karşıt noktası olarak o kadar fazla düşünmedim. Bence bu tamamen geçerli bir okuma. Sadece yüzde 100 aklımda olan şey bu değildi.

Aklımda olan, Lee’nin bu aile içindeki döngüleri kesintiye uğratan güç olmasıydı. Ailenin her iki tarafında, Cathy ve Adam’la birlikte bu döngüler var. Lee değişim yaratan güç. Bu çocukları yetiştirirken yaptığı seçimleri çok düşündüm. Sonra geri döndüğünde evdeki konumunun değiştiğini düşünüyorum. Dışarıdan bakıldığında belki aynı ama evin içindeki düzenleri değişiyor.

Gerçek anlamda anne rolünü ya da hanenin eş lideri rolünü üstleniyor. Öncesinde ise bence iki çocuk için kelimenin tam anlamıyla her şeydi çünkü Adam’ın bir baba olarak ortada olmadığını düşünüyorum. Ama yaptığı şeylerin hiçbirinin farkına varılmıyordu. Bu değişim gerçekleştiğinde Lee’nin bilinçli olarak bazı zincirleri ve döngüleri, bu aile kalıplarını kırmaya çalıştığını düşünüyorum. Bunu gerçekten merak ediyordum. Kısmen de bir ebeveyn olarak benim çok sık düşündüğüm bir şey olduğu için.

Bunu yazmaya büyük çocuğum bir buçuk yaşındayken başladım ve Lee ile gerçekten çok güçlü bir özdeşlik hissettim. Aynı zamanda Cathy’nin çekimini de hissediyordum. “Onun bencilliğinde inanılmaz bir açıklık var,” gibi. Genç bir ebeveyn olarak bencillik için çok az alanınız oluyor. Lee’nin görev, onur, özen ve düşünceliliğiyle Cathy’nin kudurmuş öz çıkarı arasında bir yerde olduğumu hissediyordum. İçimde iki kurt vardı ve onlar Lee ile Cathy’ydi.

East of Eden’ı 16 yaşınızdan beri defalarca okudunuz. Karakterleri görme biçiminizin ve hikayeyi anlama şeklinizin değiştiğini tahmin ediyorum. Diziyi yazmak, olay örgüsünde daha önce çok dikkat etmediğiniz ya da yazmak zorunda kalana kadar o kadar çekilmediğiniz şeylerle yüzleşmenize neden oldu mu?

Kitabı ilk okuduğumda Cathy beni gerçekten çok etkilemişti ve onu çok merak ediyordum. Söylediğim gibi, bencilliğindeki bu özellik daha önce okuduğum çoğu kadın karakterden çok farklıydı. Gerçekten çok benzersiz bir karakter. Üstelik ben çok uslu bir kızdım. Her zaman başkalarıyla ilgilenen ve insanları memnun etmeye çalışan biriydim. İyi bir insan olmak benim için her zaman gerçekten önemliydi.

Bunu okurken içimden ilkel ve farklı bir şeyin çıktığını hissettiğimi düşünüyorum. “Vay canına!” diye düşündüm. Çok güçlü biri ve ben o güce çekiliyordum. Üzerinde çalışmaya başlamadan önce kitabı kaç kez yeniden okuduğumu bilmiyorum. Ama sizinle birlikte büyüdüğünü düşünüyorum.

30’larımda, tam anlamıyla yetişkin biri olarak kitaba geri dönüp uyarlamaya başladığımda, söylediğim gibi Lee ile çok daha fazla özdeşleşiyordum. Ama gençken bile romanın kuşaklar arası boyutuna çok çekiliyordum. Yine de ebeveyn olduğunuzda sizi çocukken olduğundan farklı etkiliyor, değil mi? Daha gençken muhtemelen Cal ve Aron’la daha fazla özdeşleşiyordum.

Uyarlamanın keyifli yanı şuydu: Her yeni bölüme geçtiğimde kitabı o noktaya kadar yeniden okuyordum. Dolayısıyla uyarlama sürecinde kitabı parçalar halinde sekiz kez yeniden okudum. Ardından altı yıllık yeniden yazım sürecinde elbette sayısız kez geri döndüm. Bu noktada muhtemelen en iyi bildiğim kitap bu.

Beni şaşırtan şey, hala içinde beni şaşırtan şeyler olması. Kitabı elinize aldığınız anda içi hazinelerle dolu. Başına koyduğu o küçük girişte editörüne yazıyor ve şöyle diyor: “Bir kutu yaptım ve sahip olduğum her şeyi içine koydum ama hala dolmadı.”

Ben de kitap hakkında böyle hissediyorum. Okur olarak da böyle hissediyorum. Farklı yaşlarımda kendimi bu kitaba getiriyorum ve her seferinde yeni bir şey bana çarpıyor. Hepimizin sürekli olarak nasıl biri olmak istediğimizi, kim olmak istediğimizi ve neyi ileriye taşımak istediğimizi seçiyor olduğumuz fikrinin her yaşta düşünülmesi gereken önemli bir şey olduğunu düşünüyorum.

Kitabın, geçmişi görmezden gelmememiz gerektiği konusunda bir tür ısrarı var. Bunu yapamayız. Görmezden gelirsek geri dönüp bizi ısıracak. Ama aynı zamanda geçmişi sürekli düşünüp onun yükü altında dolaşmamamız da gerekiyor. Bunun üzerinde yürünmesi çok zor bir çizgi olduğunu düşünüyorum ama tam da içinde bulunduğumuz siyasi ana hitap ediyor. Bu altı yıl boyunca üzerinde çalıştıkça bu daha da doğru hale geldi.

Kitapların her zaman böyle bir gizemi vardır. Diziyi yazmaya başladığınızda o gizem sizin için ortadan kalktı mı, yoksa hala hissediyor musunuz?

Hayır, çok güçlü biçimde hissediyorum. Hatta neredeyse şimdi eskisinden daha fazla hissediyorum. Bu kitapla çok uzun zaman geçirdim. Bu kadar uzun zaman geçirdikten sonra artık benim için gizemli olmamasını beklerdim. Bu yüzden şimdi bana daha da gizemli geliyor.

Beni şaşırtmaya, çarpmaya ve derinden etkilemeye devam etti. 20 yıl sonra bu kitaba geri dönüp yine şaşırabilmeyi çok isterim. Bilirsiniz, bazen üzerinde çalıştığım şeylere geri dönmek benim için gerçekten zor oluyor. Çünkü bir bakıma, onları yaratan kişi olarak, dünyaya çıktıktan sonra sizin için ölüyorlar. Yazdığım filmlerden herhangi birini yeniden izlediğimi sanmıyorum. Yazdığım oyunlar yayımlandıktan sonra tekrar okumuyorum.

Ama 60’larımda biri olarak bu kitaba geri dönüp daha önce görmediğim bir şey görebilmeyi çok isterim.

Evet, belki 60 yaşınıza geldiğinizde Eliza ve Sam’e çok çekilirsiniz.

Belki. Ya da “Of, bu insanlar çekilmez,” derim. Kim bilir? O yaşta her şey mümkün.

Bir de East of Eden çalışma arkadaşınız Jeb Stuart’la üzerinde çalıştığınız Lonesome Dove uyarlaması hakkında sorum var. Henüz çok erken ama East of Eden’dan sonra başka bir destansı Western uyarlamasına girişmek istemenizin nedeni neydi?

Bilmiyorum. İyi ya da kötü, hayatımda verdiğim kararların çoğu içgüdülerime dayandı. East of Eden’ın kurgu sürecinin çok başlarında menajerlerim mesaj attı ve “Lonesome Dove için pitch yapmak ister misin? Hayatında şu anda bulunduğun noktayı düşünürsek muhtemelen istemezsin,” dediler. Ben de “Hayır, aslında istiyorum,” dedim ve Jeb’e, “Bunun için pitch yapıyoruz,” diye mesaj attım.

Bir içgüdüm vardı. Bunun komik olduğunu düşünüyorum. Bu benim de merak ettiğim bir şey, sizin merakınızı paylaşıyorum ve henüz cevabım olduğunu sanmıyorum. Şunu söyleyebilirim: Çoğu Western, ya da çoğu büyük Western gibi, Lonesome Dove da gerçekten ölümlülük ve ölümle yüzleşme meselesiyle ilgili.

Benim en çok ilgilendiğim işlerin çoğunun da kesin ölümlülüğümüz karşısında hayatı yaşamaya değer kılan şeyin ne olduğu sorusuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Sanırım kendim için sürekli bu soruyu yanıtlamaya çalışıyorum.

Lonesome Dove’daki karakterler beni inanılmaz derecede etkiliyor. Onları çok seviyorum ve East of Eden’daki insanlar bana nasıl son derece gerçek geldiyse onlar da öyle geliyor. Onları merak ediyorum. Bu kitap da bana, East of Eden nasıl sonsuz geliyorsa aynı biçimde sonsuz geliyor. Onu sonsuza kadar merak edeceğim.

Ama size katılıyorum. Beni bir tipe yerleştirecek olsaydınız, “Tamam, bu insan Amerikan Batısı’na takıntılı hale gelecek,” diyeceğinizi sanmıyorum. Ama evet, bilmiyorum. Bir şey var. Belki bitirdiğimde anlayacağım.

Yazmaya başladınız mı?

Hı hı.

Bu birkaç sezon sürecek, değil mi?

Henüz bunun hakkında konuşamam.

Sadece haberlerde bunun mini dizi yerine birden fazla sezon sürecek bir dizi olacağının yazıldığını hatırlıyorum.

Lonesome Dove evreninde birden fazla kitap var.

Ama bundan fazlasını söyleyemezsiniz.

Hayır.

BU İÇERİK İLK OLARAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası