PROJECT HAIL MARY, Ryan Gosling, 2026. Fotoğraf: Jonathan Olley / © Metro-Goldwyn-Mayer / Everett Collection izniyle / © MGM
Çocukken her erkek astronot olmak ister. Ama bir noktada, genellikle kendi ölümlülüğümüzü fark etmeye başladığımız zamanlarda, bu cazibe kaybolur ve kozmosun uçsuz bucaksızlığı heyecan vermekten çok varoluşsal bir korku hissi uyandırmaya başlar. Yıldızların arasında sürüklenmekten daha yalnız bir şey yoktur; bu yüzden yalnızlık ve izolasyon, uzay filmlerinin en başından beri vazgeçilmez temaları olmuştur.
Uzayda kimse çığlığınızı duyamaz — ve muhtemelen bunun nedeni tamamen yalnız olmanızdır. Geçtiğimiz hafta vizyona giren Project Hail Mary, sinematik uzayda yalnızlık temasını sürdürmeye devam ediyor; Ryan Gosling, sevimli uzaylı dostu Rocky hariç, uzak bir uzay gemisinde tek başına kalan son süperstar oluyor.
Bu da bizi bu alt türdeki diğer favori “yalnız uzay filmlerimizi” düşünmeye itti. Mars’ta adeta çiftçilik yapan Matt Damon’ın başrolünde olduğu The Martian, uzayda melankolik bir baba portresi çizen Brad Pitt’in rol aldığı Ad Astra ve Sandra Bullock’un uzay enkazına karşı hayatta kalma mücadelesi verdiği (üstelik görkemli 3D’siyle) Gravity… İşte en iyilerin sıralaması.

Alfonso Cuarón’un uzay felaketi filmi, aradan geçen 13 yıla rağmen hâlâ teknik bir mucize olarak öne çıkıyor. IMAX ekranlarını doldurduğu ilk günkü gibi, izleyiciyi adeta yörüngedeymiş gibi hissettiren görselliğiyle dikkat çekiyor. (Avatar gibi, 3D teknolojisinin gerçekten işe yaradığı nadir filmlerden biri.) Ama aynı zamanda Sandra Bullock’un canlandırdığı Dr. Ryan Stone’un yaşadığı korkunç yalnızlığı ve tehlikeyi anlatan etkileyici bir “iç uzay” keşfi. Mentor figürü Kowalski (George Clooney) onu kurtarmak için kendini feda ettikten sonra Stone tamamen yalnız kalır. Cuarón, geniş uzay çekimleri ile dar ve boğucu kask içi yakın çekimler arasında geçiş yaparak izleyicide klostrofobik bir etki yaratır.

Dünya’dan 140 milyon mil uzakta, ıssız bir gezegende tek başına kalmak — bundan daha yalnız bir durum pek yoktur. Matt Damon’ın canlandırdığı Mark Watney tam olarak böyle bir durumdadır. (Film, aynı zamanda Project Hail Mary’nin yazarı Andy Weir’in romanından uyarlanmıştır.) Listede yer alan diğer karamsar yalnızlık tasvirlerinin aksine The Martian daha umut verici bir film. İnsan yaratıcılığını ve hayatta kalma iradesini öne çıkarır. Watney hayatta kalmak için mahsul yetiştirir ve zorlu koşullara rağmen moralini yüksek tutmayı başarır. Damon’ın performansı da kariyerinin en iyileri arasında yer alır.

Modern “Uzayda Melankolik Baba” filminin en iyi örneklerinden biri. Yalnız uzay filmi alt türünün bir uzantısı olarak, babalık korkusunu kozmosun boşluğu üzerinden işler. Brad Pitt, depresif bir astronot olan Roy McBride’ı canlandırır. Roy, yıllardır güneş sisteminin sınırlarında mahsur kaldığı düşünülen efsanevi astronot babasını bulmak için bir yolculuğa çıkar. Özünde, terk edilmiş hisseden bir oğlun babasıyla yeniden bağ kurma ve onu anlama çabasıdır. Heart of Darkness etkileri hissedilir ve özellikle Ay’da geçen oldukça havalı bir çatışma sahnesi vardır.

Christopher Nolan’ın filmografisinde bundan daha entelektüel, daha yoğun ya da daha zor takip edilen bir film yok — ama aynı zamanda bu kadar insani hissettiren de azdır. Hikâyede Matthew McConaughey, Coop adında eski bir NASA bilim insanını canlandırır. Dünya artık yaşanamaz hale geldiği için insanlık için yeni bir gezegen bulma görevine liderlik etmek üzere seçilir. Bu, onu uzay ve zaman boyunca sürükleyen ve büyük fedakârlıklar gerektiren baş döndürücü bir yolculuktur. Özellikle o 23 yıllık sahne… bilen bilir, her seferinde etkiler.

Project Hail Mary tam anlamıyla bir Ryan Gosling gösterisi; oyuncu filmin yaklaşık yüzde 90’ında ekranda yer alıyor. Üstelik bu, izlenmesi son derece keyifli ve karizmatik biri için hiç de kötü bir şey değil. Gosling, dünya çapında bir bilim dehası olan öğretmen Ryland Grace’i canlandırıyor. İnsanlığı yok oluşa sürükleyen yıldızlararası bir tehdidi durdurmakla görevlendiriliyor. Uzay gemisinde neden bulunduğuna dair hiçbir anısı olmadan uyanıyor ve biz de onunla birlikte bu yalnız görevin ardındaki tuhaf koşulları keşfediyoruz. (Spoiler yok.) Ancak tamamen yalnız değil: kısa süre sonra, kendisi gibi tehdit altındaki başka bir uzaylı türden gelen bir yolcuyla karşılaşıyor ve ona Rocky adını veriyor. Böylece film, varoluşsal risklerini hafifleten tonuyla bir “buddy comedy” havasına bürünüyor.

Bu film, Project Hail Mary ile neredeyse rahatsız edici derecede benzerlikler taşıyor. Ryan Gosling’li yapıma kıyasla daha karanlık bir tona sahip olması ise özellikle dikkat çekicidir; zira başrolde genellikle komediyle tanınan Adam Sandler yer alır. Sandler burada, Uncut Gems ve The Meyerowitz Stories gibi yapımlarda gördüğümüz daha ciddi, sanat filmi tonuna yönelerek tek başına görev yapan bir Çek kozmonotu canlandırır. Bu yoğun yalnızlık, karakteri özellikle ihmal ettiği eşiyle (Carey Mulligan) olan sorunlu ilişkisi üzerine düşünmeye sevk eder ve giderek derinleşen bir psikolojik krizi tetikler. Ta ki Paul Dano’nun seslendirdiği konuşan bir uzaylı örümcekle karşılaşana kadar. Bu karşılaşma, iki karakter arasında beklenmedik bir bağın kurulmasına olanak tanır.

Robert Pattinson’ın Twilight sonrası auteur döneminin en büyüleyici filmlerinden biri. Edward Cullen rolünün getirdiği “ışıltılı vampir” imajını silmeye çalıştığı deneysel bir dönemdi bu. Beau Travail’in yönetmeni Claire Denis tarafından çekilen film, Pattinson’ın mahkûm suçlulardan oluşan bir grubun parçası olduğu, garip ve psikoseksüel bir uzay yolculuğunu anlatır. Bu mahkûmlar, deli bilim insanı Dibs’in (Juliette Binoche) deneyleri için gönüllü sayılabilecek denekler olarak uzaya gönderilir. Bekârlığa zorlanırlar, “The Fuckbox” adlı bir makineyle mastürbasyon yaparlar ve her biri tuhaf ve korkunç şekillerde ölür. Film hipnotik, sarsıcı ve son derece tuhaf — ama iyi anlamda.

Genellikle Paul W. S. Anderson’ın en iyi filmi olarak kabul edilen Event Horizon — Mortal Kombat uyarlaması ile eşi Milla Jovovich’in oynadığı Resident Evil serisi arasında konumlanır — uzayın boşluğuna kelimenin tam anlamıyla cehennemi getirir. Gotik bilimkurgu ve korkunun birleşimi olan film, kan ve psikolojik korku unsurlarıyla doludur. John Carpenter, Hellraiser ve biraz da Alien etkisi taşıyan yapımda Laurence Fishburne, yedi yıl önce kaybolduktan sonra aniden yeniden ortaya çıkan bir uzay gemisinden gelen yardım sinyalini araştırmak üzere gönderilen kurtarma gemisinin kaptanını canlandırır. Mürettebatın bulduğu şey tam bir katliamdır; ardından korku başlar. Ekip üyeleri akıl sağlıklarını yitirirken rahatsız edici halüsinasyonlar görmeye başlar; özellikle Sam Neill’in canlandırdığı Weir karakteri şeytani bir varlık tarafından ele geçirilir ve tam anlamıyla bir slasher figürüne dönüşür.
BU İÇERİK İLK OLARAK BRITISH GQ WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.