British GQ
Filmler artık fazla uzun. Bu bir gerçek ve bir sorun. Eskiden sinemaya gider, iki saatlik bir süre görür ve “Oooof, bu uzun bir film” diye düşünürdünüz. Şimdi ise “Ah, yine bir tane daha” diye düşünüyorsunuz.
Bunun sorun olmasının nedeni uzun filmlerin kötü olması değil; bir filmin iki saati aşması ne kadar sıradanlaşırsa, bir yönetmen her şeyi mümkün olan en yalın hâline sıkıştırma konusunda o kadar az zorunluluk hisseder ve uzun film de o kadar az özel bir olaya dönüşür. Oysa bu üzücü, çünkü gerçekten iyi, gerçekten uzun bir film, yani tam anlamıyla bir öğleden sonrayı yutan bir film, son derece özel bir deneyim olabilir.
Bunlar sizin çarşamba akşamı saat dokuzda “Hadi bir film açalım” filmleriniz değil. Bunlar bir hafta önceden planlanan, diğer tüm aktivitelerin etrafına göre ayarlandığı, “Bugün bu filmi izleme günü” filmleri. Yaklaşmakta olduklarını bilmeniz gerekir. Ruh hâlinizin buna uygun olması gerekir. Ve o ruh hâline girdikten sonra bile kendinizi biraz daha motive etmeniz gerekebilir. Performans artırıcılar devreye girebilir: bir kahve ya da gizlice içilen dört kutuluk bir paket. Ama bu da eğlencenin bir parçası. Ve doğru seçimleri yaparsanız, ne büyük bir eğlence olabilir. İşte üç saatten uzun en iyi filmler, sıralandı.

Teknik olarak iki saat elli sekiz dakika sürdüğü için bu listeden diskalifiye edilmesi gerekebilir. Ama her kuralın bir istisnası vardır ve bu film tüm kurallardan daha iyidir. Ayrıca gerçekten devasa hissettirir. Sergio Leone’nin Amerikan İç Savaşı fonunda Konfederasyon altınını arayan üç adamı anlatan westerni, bir sanat eserinin aynı anda hem türünün mükemmel örneği hem de o türün bir parodisi olabileceğini gösterir. The Good, the Bad and the Ugly gelmiş geçmiş en iyi western’dir ve aslında tam olarak bir western bile değildir. Müthiş bir iş.

Yönetmen Robert Altman’dan tipik biçimde iddialı, çok katmanlı ve akışkan bir çalışma. Film, Raymond Carver’ın öykülerini Los Angeles boyunca birbirine bağlanan sahnelere dönüştürür. Aldatma, ölüm, tesadüfen bulunan cesetler ve helikopterler üzerinden aslında gündelik hayatın ve insanların birbirini anlayamamasının bir incelemesini sunar. Carver’ın öykülerinde olduğu gibi büyük dönüm noktaları dramatik patlamalar değil; sıradan bir kelime ya da görüntüdür. Bunu izlemek bir sihir numarası gibidir.

Ryan O’Neal’ın aksanı bir yana, bu filmde tatmin edici bir kusursuzluk hissi vardır. Hayat hikâyesinin bütünlüğü, kostümlü sahnelerin kusursuz duruşu. On sekizinci yüzyıl İngiliz toplumunda yükselen genç bir İrlandalı üzerinden Kubrick, insanların kendilerini ve birbirlerini yönetmek için yarattığı kuralların değerini sorgular. Bir dönem filmi gibi görünse de aslında onlardan tamamen farklıdır.

İlk filmin bir devamına ihtiyaç yok gibi görünüyordu. Ta ki The Godfather Part II çıkana kadar. Film, hem Marlon Brando’nun Vito’sunun geçmişini genç Robert De Niro aracılığıyla genişletir hem de oğlu Michael’ın iktidarı devraldıktan sonraki hükümranlığını gösterir. Yasa dışı bir hayatın insanlara neler yaptığını, onların her özelliğini nasıl büyüttüğünü görürsünüz. Üçüncüyü es geçebilirsiniz, ama bu film mutlaka izlenmeli.

Bir bakıma Bruce Springsteen’in Born in the USA şarkısının sinemasal karşılığı gibi. Filmin büyüsü, Pennsylvania kırsalındaki hayatlarıyla Vietnam’da sürüklendikleri insanlık dışı deneyim arasındaki karşıtlıkta ortaya çıkar. Başlardaki uzun düğün sahnesi ayrıntı ve karakterle doludur; sizi bütünüyle filmin dünyasına çeker. Ardından gelen savaş ve işkence sahneleri, kurbanların önceden nasıl hayatlar yaşadığını bildiğiniz için daha da sarsıcı olur. Bir toplumu oluşturan her şeyi ve onu yok etmek için gerekenleri görürsünüz.

Tam anlamıyla bir roman hissi veren filmlerden biri. Elbette uzunluğu bunda etkili, ama hikâye de öyle. Amerikan İç Savaşı’nın ve onu doğuran fikirlerin arka planda kalmasına dair haklı eleştiriler yapılmıştır. Yine de epik ölçeği ve anlattığı hikâyenin mucizevi tanıdıklığı bu filme ayrıcalık tanır. Bu bir aşk hikâyesidir; başka dinamiklerle iç içe geçmiştir ama özünde çok iyi anlatılmış, çok uzun bir zamana yayılan bir aşk hikâyesidir. Üç saat kırk dört dakika sürmesine rağmen daha da uzun olmalıymış gibi hissettirir.

Efsanevi İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ı hiç duymamış olabilirsiniz; bu affedilebilir. Ama Fanny and Alexander’ı bilmeniz gerekir. Hikâye, yirminci yüzyılın başlarında İsveç’te babalarını kaybeden ve anneleri kötü niyetli bir piskoposla evlenen iki kardeşin yaşadığı sarsıntıyı anlatır. Bergman’ın, kariyerinin son filmi olacağını bilerek yaptığı bu yapımda en iyi başardığı şey, hayal gücünün hem dünyadan bir kaçış hem de ona geri dönüş yolu olabileceğini göstermesidir.

Biraz “Şimdi değil dedeciğim” hissi uyandıran bir itibarı olabilir, ancak T. E. Lawrence’ın hikâyesini anlatan gerçekten büyüleyici bir film. Eski bir arkeolog olan bu İngiliz, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Arap isyanına liderlik etmeye yardımcı olur. Yönetmen David Lean ve görüntü yönetmeni Freddie A. Young, Ürdün çölünü nefes kesici kadrajlarla neredeyse büyülü bir yere dönüştürürken film karanlık, halüsinatif bir atmosferle genişler; sıcağın titrettiği hava sürekli arka planda dans eder. Filmin başlarında uzaktaki bir devenin yer aldığı sahne, sinema tarihinin en gerilimli anlarından biridir.

Öncesindeki yolculuk o kadar zengin ve sürükleyiciydi ki Peter Jackson’ın burada yapması gereken tek şey inişi başarıyla gerçekleştirmekti. Ancak bu hiç de kolay değildi ve o bunu fazlasıyla başardı. Minas Tirith’ten Shelob’s Lair’e, Mount Doom’a uzanan devasa sahnelerin görkemli bir finalde doruğa ulaştığı bu filmde, her karakterin yolculuğunun birbirine kusursuzca bağlandığını, önceki dokuz saatlik anlatının tüm sorularının düzenli ve tatmin edici biçimde yanıtlandığını görüyoruz. Bunun sırrı kısmen önceki filmlerin ustaca örülmüş çok katmanlı yapısında yatıyor. Ama The Return of the King yine de tüm bu ipleri bağlamak zorundaydı ve bunu mucizevi bir şekilde başarıyor.

Uzun film denince akla gelen bu zamansız başyapıt muhtemelen hâlâ Spielberg’ün en iyisi ve bu çok şey söylüyor. Liam Neeson’ın suçluluk duyan Nazi sanayicisi ve gizli hayat kurtarıcı Oskar Schindler’ı canlandırdığını bugün düşünmek tuhaf gelebilir; sonrasında yaptıkları düşünüldüğünde. Ancak bu filmdeki performansı mükemmel ve ancak Ralph Fiennes’ın ürpertici SS komutanı Amon Goeth’iyle boy ölçüşebiliyor. Doksanlardan bu yana İkinci Dünya Savaşı filmlerine boğulmuş olsak da, insan zalimliğine korkusuzca bakışı ve bunun ilham verdiği cesaretin derinliklerini göstermesiyle bu film hâlâ en iyilerden biri.
BU İÇERİK İLK OALRAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.