En Tatlı Yanılsamamız, Aşka Düşmek! Fotoğraf: René Magritte, The Lovers, 1928/MoMA
Dergi Konuları

En Tatlı Yanılsamamız, Aşka Düşmek!

İlişkinin ilk altı ayında neden gözümüz hiçbir şey görmüyor? Üçüncü yılda neden her ilişki test ediliyor? Bunların hepsinin bir sebebi var. Hazırsanız aşık olup romantik bir ilişki yaşarken beynimizin bize oynadığı oyunlara göz atalım.

Aşık olan biri hissettiklerini nasıl betimler? "Geceleri gözüme uyku girmiyor. Kalbim hızla çarpıyor. Avucum terliyor. İştahım yok. Ağzım kuruyor. Bulutlarda geziyorum sanki. Midemde kelebekler uçuşuyor." Aslında insan uzaktan baktığında böyle birine, "Acile mi götürsek?" diyerek tuzlu ayran, limonata takviyesi yapabilir. Belli ki ya şekeri düşmüş ya tansiyonda sıkıntı var. Aslında teşhis doğru. Aşık olduğumuzda ve henüz daha romantik bir ilişki kuramadıysak vücut önce dopamin sonra adrenalin salgılıyor. Dopamin o bulutların üstünde gezdiren şey işte. Ödül veriyor beyne. Adrenalin de uykuyu kaçıran, terleten, iştahtan kesen...

Aşık olunca vücut önce bir çeşit ödül verdiği sonra da hayatta kalma mücadelesine soktuğu bir süreç başlatıyor. Ölümü gösterip sıtmaya razı ediyor bir nevi. Sonra da serotonini düşürüyor; bu da beğenilme ve takdir edilme durumlarında ortaya çıkar. Beğenilmediğimiz algısıyla süsleniyor, kendimize iyi bakıyor, türlü türlü hünerler sergiliyoruz.

Kısaca aşk kimimizi vezir, kimimizi rezil ediyor.

"Bana Aşkın İlk 6 Ayını Verin"

Michelle Gurevich'in ünlü şarkısının ismi. Hanımefendinin bir bildiği var ki söylüyor. Sizin de bildiğiniz gibi ilk zamanlarda her şey toz pembe çünkü aşık olup üzerine bir de kavuşursak o zaman beyin başlıyor serotonin, dopamin, oksitosin ne varsa kokteyl yaşatmaya. Ne eczanede ne merdiven altında bulabileceğiniz bir kafa.

Tabii bunu yaparken iyice uçalım, kafaya hiçbir şeyi takmayalım diye hafıza ve tehditle ilgili olan beyin bölgesi hipokampüs, amigdala gibi bölgelerin de ışığını söndürüyor ki aşık olduğumuz kişide, bize problem yaratacak şeyleri algılamayalım, geçmiş travmalarımıza takılmayalım ve her şey su gibi aksın...

Arkadaşların "Biz sana söylemiştik ama gözün hiçbir şey görmüyordu ki" dediği dönem tam burası işte. Altı ay sonra yavaş yavaş bazı hareketlerin batmaya başlamasının nedeni, tehditleri algıladığımız projektörlerin önünden perdenin yavaş yavaş kalkması. Beyin şöyle diyor: "Bak perdeyi aralıyorum. Sen kimseyi dinlemiyorsun, koptun gidiyorsun. İş ciddiye binecek. Öncesinde bir bak da öyle karar ver."

Balayı Değil, Bal Yılı

Uzmanlar cicim ayları dediğimiz, kavgasız gürültüsüz, nispeten pürüzsüz geçen süreyi bir yıl olarak tespit etmişler. Tabii ki bu kişiye, ortama, olaylara göre değişiyor ancak ortalama sabır, "aşko" ve "kuşko" dönemi bir yılmış.

Bunu da evrimsel psikologlar üretime karar verme süresi olarak adlandırıyor. Bu bir yıl içerisinde üreme faaliyetini gerçekleştirmek için beyin yine de hormonları patlatıp çatlatmaya, bize ilişkinin güzel yanlarını yaşatmaya devam ediyor. Burada çocuk yapmaya karar verip, çocuğun fetusa düğmesi lazım. Bazen de başka bir partner seçmeye yönelmemiz için beynin fişi çekilip gösteriyi bitirmesi gerekiyor.

Çocuk yapmasak bile bu aşamada "Ben bu insanla bir şeyler paylaşabiliyorum. Eğleniyorum. Bir ömür geçiririm. Kötü yanları da var ama katlanılabilir" diyebilme aşamasına gelmek gerekiyor.

Üçüncü Yıl Kaşıntısı

İşte dünya literatürüne girmiş bir konu. Tanımı her dilde mevcut. Üçüncü yılda tüm ilişkiler bir şekilde test ediliyor. Bunun nedeni artık hormonların iyice sönümlenmesi ve takkenin düşüp kelin görünmesi. Burada iki taraf da hormonların illüzyonundan çıktığı için "rol yapmayı" bırakıyor. Kavgalar, sert konuşmalar, lafını sakınmamalar, öncelik sırasını devretmeler, iki tarafta da "Ben bu ilişkide neredeyim?" Hiçbir şey eskisi gibi değil. İlk zamanlar nasıldı şimdi nasıl..." sorgulamalarını başlatıyor.

Buna da evrimsel psikologlar yine bir kulp uydurmuş. Üçüncü yılın sonunda doğan çocuk artık hayatta kalma sürecini tamamlıyor. Emzirme konusu da kapanıyor. Ardından partnerler ya yeni bir çocuk yapıyor ya da başka biriyle çiftleşip insanın soyunu sopunu devam ettirsinler, gen havuzunu çeşitlendirsinler diye beyin güzel hissettiren hormonların akışını durduruyor. Yersen. Haydi bahaneniz çıktı yine iyisiniz.

Suç Hormonlarda Değil!

İlişki ve aşkın sadece hormonlardan oluştuğunu düşünmek, konuyu sadece üreme faaliyeti etrafında tartışmak çok basit olurdu. Böyle bir illüzyona kapılmamak gerek...

İnsan aynı zamanda duygusal ve sosyal bir canlı. Yani birinin iyiliği de kötülüğü de sadece hormonlardan kaynaklanmıyor. Olayı oksitosine ve dopamine bağlamayın lütfen her seferinde. Doğru tercihler yapabiliriz, bazen de hatalarla öğreniriz. Günün sonunda geçinmeye gönlümüz varsa karşımızdakini sadece serotonininden değil de gülüşünden, sohbetinden ve daha birçok şeyden etkilendiğimiz için seviyorsak, işte o zaman ilişki yürür.

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası