
Sanırım hiçbir zaman influencer olamayacağım. Akranlarım, meslektaşlarım, eline kamerayı alan yiyiciler atı almış, Üsküdar’daki yeni açılan patisserie’yi geçerken ben tabağımdakini soğutma pahasına o fotoğrafı çekemiyorum. Sosyal medyanın yemek kültürüne yaptığı en büyük müdahalelerden biri bize yemeğin nasıl görünmesi gerektiğini öğretmesi. Yıllar içinde görsel bir norm oluşturdular. Tabaktaki yiyecek temiz, parlak, kontrollü, simetrik, renkleri dengeli, mümkünse biraz da kusursuz bir deneyim yaşatmalıydı. Üstelik bu gereksiz estetik yalnızca restoranların ya da profesyonel fotoğrafçıların dünyasıyla sınırlı kalmayıp evde yaptığımız yemeklere de sirayet etmeliydi. Daha da yorucusu tabaktakini yemeden önce kendimize ve elâleme de yemeğimizin cicili bicili olduğunu sosyal medya üzerinden kanıtlamalıydık.
Bu konuda algoritmaların suçu büyük. Instagram üzerine yapılan araştırmalar, yemek fotoğraflarındaki görsel estetikle etkileşim arasında doğrudan bir ilişki olduğunu zaten açıkça gösteriyordu. Yani güzel yemek fotoğrafının daha fazla ilgi görmesi sadece bizim paranoyamız değil, platformun çalışma biçiminin de bir parçası. Ancak bizim buna bu kadar takılıyor olmamız tamamen şahsi bir mesele. Mesela artık restoranlara gittiğimizde yemeği yemeden önce şöyle bir süzüyoruz. Fotoğraflıyor, editliyor, paylaşıyor, kaydediyor, hatta puanlıyoruz. Yemek, yemek olmaktan çıkıp içerik haline dönüşüyor. İşin kötüsü restoranın başarısı mutfakla değil, kameradan nasıl göründüğüyle hesaplanıyor. Ve sadece bu yüzden birçok restoran iyi dursa da yemekler kötü çıkıyor. Oysa yiyecek dediğimiz şeyin doğası çok spontane. Yemek hareketli bir şey. Isınıyor, soğuyor, eriyor, akıyor, parçalanıyor. Birkaç dakika önce mükemmel görünen bir tabak, çatal değdiği an başka bir şeye dönüşüyor. Ve tüm bunların üzerine kendini bir de bize güzel göstermeye çalışıyor...
Yemeğin güzel görünmesini istemekle, güzel görünmeyen bir yemeği iştah açıcı bulmak arasındaki mesafe, aslında gastronomi tarihinin küçük bir özeti. Güzel bir tabak lezzetli olmak zorunda değil, “çirkin” görünen bir tabak da size öfori yaşatabilir. Aslında belki de Umberto Eco’nun dediği gibi çirkin bir şey yoktur, sadece güzelliğin karşısındakini isimlendirmekte zorlanıyor olabiliriz. Belki de bizi rahatsız eden şey yemeklerin “çirkin” olması değil, gerçek olmasıdır. Tıpkı bizler gibi kusurlu, bozulabilen ve değişken...
Son birkaç yıldır kusursuzluk konusunda da garip bir doygunluğa ulaştık. Daha parlak, daha temiz, daha iyi ışıklandırılmış görünümler artık görsel tatmin yaratmıyor. Bizi ele geçiren bu ümitsiz güzellik arayışı karşısında yeni bir estetik yükseliyor: Gerçek görünmek.
Bazen yorgun bir yüz, dağınık saçlar, manikürsüz eller, sosu akmış lazanya, kenarları biraz fazla kızarmış patatesler, ikiye ayrıldığında düzgün görüntü vermeyen sandviç...
Fotoğraf için hazırlanmadığı belli olan, hatta fotoğrafa girmek istemiyormuş gibi duran yemeklerden ve insanlardan bahsediyorum. Bunların ortak noktası güzel olmamaları değil. Fazla güzel olmamaları. Ya da yapay. Hatta tabiri caizse normal olmaları. Çünkü gerçek yemek her zaman biraz dağınıklık hissi verecektir. Isısı, ağırlığı ve kokusu vardır. Erir. Kurur. Akışkanlığı değişir. Bir tabağa konduğu anda bile formunu kaybetmeye başlar. İyi bir sandviç, özellikle iyi bir sandviç, ilk ısırıkta zaten bozulmaya mahkumdur. Mükemmel bir hamburgerin en büyük başarısı, fotoğrafta mükemmel görünmesi değil, yerken iki elinizi de kirletmesidir.
Tabii boomer’lar gibi her şeyde interneti suçlamamak gerek. Bu “kandırmacalı” görseller internetten çok daha önceye dayanıyor... Zamanında mesleğimin hiç yapmak istemediğim kısmına, food styling’e yani yemek stilistliğine. Adından belli; komik salataya stil çekiyorsunuz, makarnayı parlatıyorsunuz falan falan... Üzücü ve eşsiz. Sonra da fotoğrafçı bu kusursuz tabağın en güzel tarafını seçiyor, kötü görünen kısmı kadrajın dışında bırakıyor, ışığı ayarlıyor ve yemek yeteri kadar göze hitap etmezse stilist alet ve edevatlarıyla yine yemeğe müdahale ediyor. Küçük bir estetik cerrahi operasyon gibi değil mi?
Daha da ileriye gidelim. Artık bir yemeğin güzel görünmesi için gerçekten var olması da gerekmiyor. Birkaç kelimeyle kusursuz bir masa, kusursuz bir pasta, kusursuz bir restoran yaratabiliyorsunuz. Gerçek mutfağın sözüm ona tüm can sıkıcı ayrıntılarından kurtulduğunuzu düşünün: Pişirmek yok, beklemek yok, yanık fırın tepsisi yok, tava tencere yıkamak yok. Neyse ki yine de yapay zeka modelleri görüntünün istatistiksel olarak neye benzediğini öğreniyor ama yemeğin fiziksel mantığını gerçekten bilmiyor.
Noodle’lar iplik yerine tuhaf uzantılara, soslar gerçek sıvı yerine amorf yüzeylere dönüşebiliyor. Sanki onlar yemek olmak için değil de duvarda asılı olan evlilik fotoğrafınızın yanına yerleştirilmek üzere kusursuzlaştırılıyor.
Yemek kültürünü bu kadar güçlü yapan şey kusursuz olması değil, insan hayatına karışmasıydı. Elimize bulaşması, masayı kirletmesi, başkasının tabağından yenmesi, tarifin her evde biraz değişmesi, anneden kıza aktarılırken ölçüsünün kaybolması. Dolayısıyla üzerinde konuşulması gereken ne kadar iyi göründüğümüz değil, ne kadar gerçek görünebildiğimiz.

Artık internetten neredeyse gına geldiği bu dönemde yeni (ve aslında nostaljik) bir görüntü dilinin tekrar karşılık bulduğunu görüyoruz. Biraz daha kusurlu, biraz daha ham, biraz daha günlük. Tabağın tamamını gösteren fotoğraflar. Masada boş duran bardaklar, birinin el-bilek hareketleri, yarısı yenmiş yiyecekler... Ama -mış gibi yapılmışlardan bahsetmiyorum, gerçekten öyle olan mizansenler söz konusu olan. Bunlar bize “Bak ne kadar güzel” demiyor. “Bak, bunu gerçekten biri yedi” diyor.
Aradaki fark önemli. Çünkü yemek fotoğraflarının mükemmelliği arttıkça, yemeğin kendisine dair bilgimiz de azalıyor. Fotoğrafta bir makarnanın ne kadar güzel durduğunu görebiliriz ama yiyenin tabağın dibini sıyırıp sıyırmadığını bilemeyiz. Etin ne kadar iyi mühürlendiğini görebiliriz ama damak çatlatacak iyilikte piştiğini bilemeyiz. Bir kruvasan güzel görünebilir ancak hakkıyla çıtırdıyor mu? Dolayısıyla kamera gastronominin en büyük sorununu çözemiyor; tadı anlatamıyor, kokuyu aktaramıyor. Belki de bu yüzden kusur giderek daha ikna edici bir şey haline geliyor. Çünkü kusur, bize görüntünün arkasında fiziksel bir dünya olduğunu hatırlatıyor.

Belki mesele çirkin yemekleri sevmeye başlamamız değil. Belki mesele, güzel olmak zorunda olmayan şeylere yeniden bakabilmemiz. Çünkü bir yemeğin değeri hiçbir zaman sadece görüntüsünde olmadı. Yemek kültürünü bu kadar güçlü yapan şey kusursuz olması değil, insan hayatına karışmasıydı. Elimize bulaşması, masayı kirletmesi, başkasının tabağından yenmesi, tarifin her evde biraz değişmesi, anneden kıza aktarılırken ölçüsünün kaybolması.
Dolayısıyla üzerinde konuşulması gereken ne kadar iyi göründüğümüz değil, ne kadar gerçek görünebildiğimiz.
Bu yüzden restoranların da bir seçim yapması gerekecek. Tabağı kamera için mi tasarlayacaklar, yemek için mi? Şefin tabağındaki kusuru düzeltmek mi daha önemli olacak, yoksa o kusurun yemeğin karakterinin bir parçası olduğunu kabul etmek mi?
Ev mutfağında da aynı mesele geçerli. Kekin ortası çöktüyse onu yine de paylaşabilir miyiz? Makarna sosu fazla kaçtıysa fotoğrafı çöpe atmak yerine “fazla soslu makarna” diye gösterebilir miyiz?
Bunların hiçbirini algoritma kusursuzlaştıramaz.
Ve belki gastronominin bundan sonraki en ilginç görüntüsü de tam burada ortaya çıkacak... Çünkü bazı şeylerin güzel görünmesine gerek yok. Bazı şeylerin sadece kendi gibi olması yeterli. Yemek gibi... Yemek de onlardan biri.