
2 Temmuz gecesi, 33. İstanbul Caz Festivali kapsamında sahneye çıkan Robert Plant with Saving Grace and Suzi Dian, bu sorunun cevabını verdi; onu ses, hafıza ve duyguya dönüştürdü. Volvo Car Türkiye’nin festivalle 15 yıldır devam eden yol arkadaşlığının davetiyle, Kubilay Polat’ın ev sahipliğinde Harbiye’deydik. Karşımızda yalnızca bir rock efsanesi değil; rock’ın köklerini hâlâ kazmaya, yeni sesler bulmaya, geçmişi yeniden yorumlamaya devam eden gerçek bir müzik yolcusu vardı.

Benim Robert Plant hikâyem ise Harbiye’de başlamadı.
1998’de, Jimmy Page ile birlikte Bostancı Gösteri Merkezi’ne geldiklerinde, Nokta Dergisi’nde kültür, sanat ve toplum yazan genç bir editördüm. Aynı zamanda rock davulu çalan, Led Zeppelin şarkılarını neredeyse nefes alır gibi ezbere bilen bir müzik tutkunuydum. Bostancı’da oturuyordum. Hayranı olduğum bu efsane, yaşadığım semte gelmişti. Bu yüzden o konser benim için bir etkinlik değil, küçük bir mucizeydi.
1968’de başlayan Led Zeppelin hikâyesi, 1970’lerde rock müziğin gökyüzüne kurduğu en cesur merdivendi. Blues’u sertleştiren, folk’u mistikleştiren, doğunun ve batının seslerini aynı riff’in içinde buluşturan bir müzikal devrimdi bu. Robert Plant ise o devrimin sesi değil sadece; rüzgârı, nefesi ve en şiirsel tarafıydı.
Plant, İstanbul’a daha sonra 2007’de The Strange Sensation, 2018’de ise The Sensational Space Shifters ile İstanbul Caz Festivali kapsamında döndü. Ama bu kez, Saving Grace ile gelen şey başka bir zamana aitti. Daha düşük sesli ama daha derin; daha sade ama daha yoğun; daha az gösterişli ama çok daha sahici bir müzikal karşılaşma.
Suzi Dian’ın duru ve güçlü vokali, Oli Jefferson’ın ölçülü davulları, Tony Kelsey’nin gitarları, Matt Worley’nin banjo dokunuşları, Barney Morse-Brown’ın çellosu… Hepsi Plant’in sesi etrafında dönen birer eşlikçi değildi; gecenin ortak hafızasını kuran müzisyenlerdi. Saving Grace, Led Zeppelin’i yeniden çalmak için kurulmuş bir grup değil. Led Zeppelin’i mümkün kılan blues, folk, gospel ve country damarını yeniden hatırlamak için var.
Bu nedenle Harbiye’de duyduğumuz şey, nostaljik bir “greatest hits” gecesi değildi. Her melodinin içinde “Since I’ve Been Loving You”nun o karanlık blues hüznü, “Kashmir”in uzak coğrafyalardan gelen gizemli yankısı, “Babe I’m Gonna Leave You”nun kırılgan ama cesur vokal bilgeliği dolaşıyordu. Plant’in sesi artık gençliğinin yüksek perdeli çığlığı değil. Ama bugün daha başka bir şeye sahip: Yaşanmışlığın bilgeliğine.

“Ramble On”, “Four Sticks”, “Down to the Sea”, “Calling to You” ve folk-gospel köklerine uzanan yorumlar, gecenin farklı duygusal katmanlarını açtı. Led Zeppelin hafızasına “Friends” ile dönüldüğünde ise Harbiye’deki sıkı dostlar tek bir ağızdan şarkıya eşlik etti. O an, sahne ile seyirci arasındaki mesafe kayboldu. Bir şarkı 1970’lerden çıkıp 2026 İstanbul’una kondu; biz de onunla birlikte geçmişe döndük.
Bis bölümünde gelen “The Rain Song”, gecenin duygusal zirvelerinden biriydi. Ardından kapanışta zihnimde “Stairway to Heaven” çalmaya başladı. Belki sahnede o şarkı yoktu; ama birkaç akorun içinde, bir sesin titreşiminde çağrışımı hep bizimleydi.
Konserin sonunda İstanbul Caz Festivali Direktörü Harun İzer’in inceliği sayesinde kulise geçtiğimizde Robert Plant’i yakından görme şansımız oldu. Sahnedeki o mitolojik kahraman, kuliste yerini sakin, sıcak ve son derece mütevazı bir insana bırakmıştı. Üzerinde efsane olmanın ağırlığını taşımayan, hâlâ müziğin peşinden giden bir yolcu vardı karşımızda.

Harbiye Açık Hava’dan o gece yalnızca bir konser izleyerek ayrılmadık. Rock’ın yüksek sesli tarihinden blues’un derin köklerine, folk’un kadim hafızasından kişisel anılarımıza uzanan bir merdivene tırmandık.
Ve o merdiven, her zamanki gibi, cennete doğru uzanıyordu.