Getty Images

Oldum olası sevmem yazı. Okullar kapanır, kampüsler tenhalaşır, sezon biter, perdelerin neredeyse tamamı kapanır, tatile çıkılır, yazlığa gidilir, gönderdiğiniz mesajlara otomatik cevaplar gelmeye başlar, hayat yavaşlar, rutin bozulur. Yetmezmiş gibi havalar ısınır, nem artar. Dışarıda, bırakın koşmayı yürümek bile keyifsiz bir hâl alır. Biraz hareket etseniz ya da güneşte kalmış arabaya binseniz, özellikle yazın ortasına geldiğinizde, oturduğunuz yerde sırtınızda toplanan ter incecik bir hat hâlinde aşağı doğru akmaya başlar. Klimalı bir mekâna girdiğinizde o ter kurur ve tuz izleri belirginleşerek kıyafetinize yeni desenler oluşturur. Eğer bir de makyaj yaptıysanız, vay hâlinize! Yüzünüzdeki fondöten ve allık telefonu kulağınıza götürdüğünüz an ekranınıza transfer olmaya başlar.
“Ah bir yaz gelse” diyenleri de anlamam bu yüzden. Ben de onlara açık havada spor yapmanın, yemek yemenin, konser izlemenin, hatta yüzmenin kışın neden daha keyifli olduğunu bir türlü anlatamam.
Yazın, yaz aylarının, yaz aşklarının sanat yoluyla güzellenmesi de şaşırtır beni. Shakespeare’in 18. Sone’sinin ilk dört dizesine bakalım:
Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın…
Özetle “Sen bir yaz gününden bile daha güzelsin” diyor sevgilisine… Yaz gününün neresi güzel Bay William? Nesi romantik? Aksine yapış yapış, yakıcı, boğucu… Evet, onun yaşadığı yerde, iklim krizi henüz gezegen için tehdit oluşturmazken “yaz” bugün burada deneyimlediğimiz yaz değildi elbette…
Yine de haydi kış olmasın, “Seni bir sonbahar gününe benzetmek mi?” diye başlayıp sonunda “Sonbahar kısa, geçici ama sen bu şiirle sonsuza dek yaşayacaksın” deseydi güzel olmaz mıydı?
Böyle yorumlar yaptıkça, yazılar yazdıkça “Itır yaz ile derdin ne?”, “Seni sıcak bir yaz gününde mi terk etti sevdiğin?”, “Yolunu kaybedip günlerce çöl güneşinin altında mı yürüdün?” gibi sorulara maruz kalıyorum tabii sıklıkla. Evet, yaz gününde terk edildiğim oldu. Temmuz ayının ortasında, Tuz Gölü’nün üzerinde gerçekleşen Run Fire Ultra Maraton’a katılıp kavurucu sıcakta, çöl şapkamla defalarca koştum ama sebebi her ikisi de değil.
Yazı tembellikle, verimsizlikle, sanatsızlıkla özdeşleştirmem, yazla birlikte takvimimde boşlukların belirmesinden ve dolayısıyla “boş kalmak”tan korkmam. Tam da bu nedenle lise yıllarımda her yaz çalıştım, üniversitedeyken her günü dolduracak şekilde hem farklı işler yaptım hem de yaz okuluna gittim. O yıllardan kalan bir alışkanlık olarak hâlen deniz kenarına tatile gittiğimde, sudan çıkar çıkmaz bir şeyler yaparım. Tırmanır, yürüyüşe çıkar, çok sıcaksa bilgisayarımın başına oturup çalışmaya başlarım.
Benim dünyamda tatlı olan durmak değil; oradan oraya koşmak, birçok şeyi aynı anda yaparken düşünmek ve üretmek.
Oysa İngiliz filozof Bertrand Russell (1872–1970), 1935 yılında yayımlanan Aylaklığa Övgü adlı denemesinde boş kalmanın öneminden ve içkin değerinden bahseder. Russell’a göre boş zamanımız olmazsa, aylaklık yapmazsak belki kendi işimizde ve alanımızda uzmanlaşabilir, başarılı olabiliriz ama mutlu olmak ve toplumu ilerletmek için elzem olan hayal gücü kapasitemizi kaybederiz. Başka bir deyişle hem kişisel gelişimimiz hem de toplumların gelişmesi için gerekli olan yeni fikirleri, değerleri, eserleri, düşünceleri üretemeyiz. Russell bu denemede çalışmanın bir erdem olarak yüceltilmesini de eleştirir, az çalışmayı ve bugünlerde gündeme gelen, bazı İskandinav ülkelerinde uygulamaya geçen “4 iş günü” modelini savunur.
Russell gibi dolce far niente (“Pineklemek” Farsça pīnagī “uyuklama” sözcüğünden gelir) felsefesini benimsemiş olan düşünürler için boş kalma, boş boş denize bakma, plajda “pinekleme” riski barındıran tatil günleri ve yaz ayları, korkutucu olmadığı gibi aksine fırsatlarla doludur. Rutinin dışında yaşamaya başlayınca yaratıcılık ortaya çıkar, derin düşünme devreye girer, gerçek üretim başlar.
Duyuyorum ve anlıyorum ama benim dünyamda tatlı olan durmak, hiçbir şey yapmamak değil, oradan oraya koşmak, birçok şeyi aynı anda yaparken düşünmek ve üretmek…
“Yaz sayısında yazı bu kadar yermek oldu mu şimdi” dedi çoğunuz belki okurken, belki bir kısım “yaz sevmeyen” okur yalnız olmadığını hissetti. Benim için ise bu yazı tamamladığımda hiç haz etmediğim yazdan bir gün daha eksildi, sonbahara bir adım daha yaklaşıldı.