
İnsanın kendisini tüketmesi ile koruması ilk bakışta birbirine zıt iki dürtü gibi görünebilir. Esra Çavuşoğlu’nun bağımlılıktan longevity’ye uzanan hikayesi tam da bu iki uçlarda öne çıkıyor. Çavuşoğlu için iyileşmek yalnızca bir maddeyi bırakmak değil, bedeni yeniden tanımayı, sınır çizmeyi ve gerektiğinde hayır diyebilmeyi öğrenmek demek. Kendi ifadesiyle ayıklık, en geniş anlamıyla aslında “hayata ayılmak” anlamına geliyor.
Bugün longevity, biyolojik yaş testleri, takviyeler, genetik müdahaleler ve biohacking cihazlarıyla çevrili, kimi zaman da iyi pazarlanmış bir ölümsüzlük vaadine dönüşüyor. Çavuşoğlu ise tartışmayı daha temel bir yere çekiyor: “Önemli olan yalnızca hayatı değil, sağlıklı geçirilen süreyi uzatmak.” Ona göre bu amaca hizmet edenler uyku, hareket, beslenme ve insanın canlı veya cansız tüm varolanlarla kurduğu bilinç temelli ilişkiler. Esra Çavuşoğlu ile bağımlılıktan çıkışını, fonksiyonel tıpla başlayan 13 yıllık araştırma yolculuğunu, Podcast’i Ayık Kafa’yla genişlettiği bilgi alanıyla bilinçli ve anlamlı bir hayatın püf noktalarını konuşuyoruz.
Bağımlılık insanın kendisini içten içe tüketmesi, longevity ise kendisini koruması üzerine kurulu. Sizin hayatınızda bu iki uç nasıl birleşti?
Bir kişi bağımlılığın içindeyken kendisini tükettiğini çoğu zaman idrak edemiyor. Yıllar içinde hem dostum hem de mentorum olan psikiyatrist Dr. Susan Blank bana bu konuda ışık tuttu. Bir insanın psikolojisini düzeltmeye çalışırken vücudundaki değerlere ve biyolojisinin bütününe bakmazsanız, elinizde yalnızca terapi ve ilaçlar kalıyor. Oysa fonksiyonel tıp açısından daha derine indiğinizde, depresyon gibi görünen bir tablonun tiroit sorunlarından kaynaklanabileceğini görebiliyorsunuz. Verilen ilacın dozu sürekli artırıldığı halde sonuç alınamamasının ardında B ya da D vitamini eksikliği bulunabiliyor.
2013 civarında buna henüz “longevity” değil, daha çok “fonksiyonel tıp” diyorduk. Blank ile çıktığım yolculuk beni giderek bu bilimin içine çekti. Çevremi ve kendimdeki değişimleri daha dikkatli gözlemlemeye başladım. Çocukken camdan düşmem nedeniyle oluşan travmatik beyin hasarının hala devam ettiğini öğrendim mesela. Bunu çeşitli cihazlar ve nootropik takviyelerle nasıl iyileştirebileceğimi gördüğümde hayatımda bambaşka bir kapı açıldı.
Kendimizi tüketme dürtümüzle mümkün olduğunca uzun yaşama arzumuz aynı yerden mi geliyor?
Uzun yaşama arzusu bazen obsesif bir hal alabilir. Bugün Bryan Johnson ve Dave Asprey gibi bu konuya yoğunlaşan, 180 yaşına kadar yaşayacağını söyleyen girişimciler var. Fakat günümüz teknolojisiyle bu henüz mümkün değil. Burada “daha uzun yaşamak”tan çok “daha iyi yaşamak” devreye giriyor. Bu da obsesyondan ziyade bilinç gerektiriyor. Aslında insan ömrünü antibiyotikler, anestezi, cerrahi yöntemler ve enfeksiyon tedavileri sayesinde uzattık. Burada asıl mesele yaşam süresinden çok o yaşamın ne kadarını sağlıklı geçirdiğimiz.
Ayık olmak sizin için yalnızca madde kullanmamak mı, yoksa zihinsel ve biyolojik bir berraklık hali mi? Ayıklığın daha geniş bir tanımı var mı?
Ayık Kafa ismi tam da buradan geliyor, daha bilinçli olmaktan söz ediyorum. Hem kendi yolculuğumda hem aldığım eğitimlerde hem de yardımcı olduğum danışanlarda şunu gördüm: Yalnızca maddeyi bırakmak insanın hayatında tek başına büyük bir dönüşüm yaratmaya yetmiyor. Kişinin daha sağlıklı ve yetişkin davranış biçimlerine yeniden dönmesi gerekiyor. Bir sonraki aşama ise Ayık Kafa’da sözünü ettiğimiz zihinsel ve biyolojik berraklık. İnsan bilinçlendikçe, bedenini tanıdıkça ve kendisine neyin iyi geldiğini öğrendikçe doğru seçimlere yönelmeye başlıyor. Elbette kimse bunları yüzde yüz uygulayamaz, ben de uygulamıyorum.
Her zaman söylediğim gibi, 80/20 kuralına inanıyorum. Diyet kola da içiyorum, lahmacun da yiyorum. Dolayısıyla ayıklığı, yalnızca bir maddeden uzak durmak değil, “hayata ayılmak” şeklinde tanımlayabiliriz.
Bağımlılıktan kurtulurken öğrendikleriniz longevity anlayışınızı nasıl etkiledi?
Bağımlılıktan çıkarken öğrendiğim en önemli şey, kendime bakmam gerektiğiydi. Kendine bakmak ve sınırlarını bilmek, hayır diyebilmek ve gerektiğinde bulunduğun ortamdan ayrılabilmektir. Bağımlılık döneminde bize eşlik eden mekanlar, insanlar ve durumlar beynimizi tetikleyebilir. Bu nedenle oralarda fazla kalmamak gerekir.
Bu disiplin yeni hayatımda ve longevity anlayışımda da karşıma çıkıyor. Çünkü kurduğunuz sistemi bozmak çok kolay. Önünüze gelen patates kızartmasını yememek, “Bu akşam erken yatacağım” demek ya da kalkıp spor yapmak zor. Bunların hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmiyor, ciddi bir disiplin ve çaba gerektiriyor. Bağımlılıktan çıkarken öğrendiğiniz ilkeleri burada da uygulayabiliyorsunuz. Hem kendinize hem de başkalarının sağlığınıza aykırı önerilerine hayır demeyi öğreniyorsunuz.
Dibe vurmak gerçekten dönüşüm için gerekli mi, yoksa hikayelerimize sonradan verdiğimiz dramatik bir anlam mı?
Herkesin “dibi” farklıdır. Bazıları için dip, evsiz kalmak olabilir. Bazıları boşandığında, bazılarıysa işini kaybettiğinde dibe vurduğunu hisseder. Yaşadığınız sıkıntıyı bir noktada idrak ediyor ve değişim ihtiyacı hissediyorsanız, yukarı çıkmaya çalışırsınız. Dolayısıyla bunu dramatik bir hikayeden çok bir deyim olarak görüyorum. Fakat bağımlılık konusunda bu kavramın önemli bir tarafı var: İnsanların en büyük yanılgılarından biri, kendilerini başkalarıyla karşılaştırıp “Ben onun kadar kötü durumda değilim” diyerek hayatlarına devam etmeleri. Sistem böyle işlemiyor. Herkesin kaybettikleri ve ulaştığı dip farklı, bu son derece kişisel bir durum.
Kendinizi yeniden kurarken eski Esra’dan neleri korudunuz?
Aile bağlarım benim için her zaman çok önemliydi. Çocuksu tarafımı, içtenliğimi, sevgimi ve insanlara yardım etme isteğimi de hep korudum. Aslında eski Esra’dan vazgeçmek yerine hakiki Esra’yı koruyup onu daha da çok parlattığıma inanıyorum. Zaten spor yapan biriydim, bu nedenle sporla ilişkimde büyük bir değişiklik olmadı. Annem, kardeşlerim, teyzem, halam ve kuzenlerimle kurduğum bağ çok kıymetli. Onlar, hayatım boyunca bana güç verdiler.

Longevity alanında gerçekten devrim niteliği taşıyan gelişmeler neler?
Bu konu biraz karışık. Çünkü çalışmaların önemli bir kısmı henüz “N-of-1”, yani tek bir kişi üzerinden yürütülen bireysel denemelere dayanıyor. Sonuçlar büyük topluluklara uygulanabilecek düzeyde değil, çalışmaların bir bölümü de hala fareler üzerinde gerçekleştiriliyor. Yine de çok güzel gelişmeler var. CRISPR teknolojisiyle doğuştan gelen bazı genetik bozukluklara müdahale edilebiliyor. CRISPR’ı, genin bozuk parçasını kesip yerine sağlıklı olanı yerleştiren bir gen makası gibi düşünebiliriz.
Bunun daha hafif bir versiyonu olarak yaşlanmayla bağlantılı Klotho, PGC-1 alfa, FOXO3, TERT ve follistatin gibi genler üzerine çalışmalar yürütülüyor. Bunların bazıları bağışıklık sistemiyle, bazıları beyin ve metabolizmayla, bazıları da telomerlerle ilişkili. Yaşla birlikte azalan genetik işlevleri yeniden güçlendirmeye yönelik araştırmalar var. Kök hücre tedavilerinin de yararlı olduğu bazı alanlar bulunuyor.
Para harcamadan yapılabilecek en etkili üç longevity müdahalesi nedir?
Uyku, hareket ve beslenme. Ancak dünyada genellikle bunlara dördüncü bir unsur daha ekleniyor: İnsan ilişkileri. Aile, arkadaşlar ve ait olduğumuz sosyal gruplar da sağlıklı yaşamın önemli bir parçası. Hareketten kastımız yalnızca yürümek değil, ağırlık çalışmak da son derece önemli. Uyku konusunda ise mümkün olduğunca her akşam aynı saatte yatmak ve her sabah aynı saatte kalkmak gerekiyor.
Ruh sağlığı olmadan longevity mümkün mü?
Kesinlikle mümkün değil. İnsanın ruhsal durumunu olumsuz etkileyen her olay (yalnızca depresyon gibi klinik bir tanıdan söz etmiyorum), sinir sistemini ve dolayısıyla bağırsakları etkiliyor. Bağırsaklardaki değişimler de yeniden beyni etkiliyor. Bütün sistem birbiriyle bağlantılı. Psikolojik açıdan iyi durumda olmayan birinin obsesif biçimde longevity uygulamalarına yönelmesi çok anlamsız.