FX Networks
Yaşam stili, lüks ve modada yeni açılımlar var. Milano Fashion Week’te hem kadın hem de erkek dünyasında sessiz lüks (“silent luxury”) kavramı yerini duygusal lüks (“emotional luxury”) terimine bırakıyor. “Bedeninin en cazip yeri, ruhundur” mottosuyla lüks, ruhun inceliklerini yansıtan duygusal bir deneyime dönüşüyor. Hal böyle olunca ruh dünyasıyla görünür fiziksel dünya arasındaki ikilem daha da derinleşiyor.
Jeremy Haun ve Jason A. Hurley’nin aynı adlı çizgi romanından uyarlanan ve Bella Hadid’in de açılış sahnesinde oynadığı The Beauty dizisi, güzelliği bir estetik ideal olmaktan çıkarıp biyolojik bir kadere dönüştürüyor. Güzel olmak artık emek, statü ya da sermaye meselesi değil; bir “enfeksiyon”. Bu, modern popülerliğin en rahatsız edici alegorisi. Çünkü günümüzde şöhret de benzer biçimde çalışıyor: Rastlantısal, hızlı, açıklanamaz ve geri dönüşü zor.

FX Networks
The Substance ise bu süreci içselleştiriyor. Orada güzellik bulaşmıyor; çoğaltılıyor. Beden daha iyi bir beden üretmek için harcanabilir bir hammaddeye dönüşüyor. The Beauty’nin kolektif kabusu, The Substance’ta bireysel bir “body-horror”a evriliyor. İki yapıtın ortak noktası şu: Güzellik artık vaat değil, tehdit.
Günümüz popüler kültüründe sıradan bir insanın viral bir figüre dönüşmesi neredeyse gerçeküstü hızda gerçekleşiyor. Bir TikTok videosu, bir algoritma dokunuşu, bir estetik trend… Andy Warhol’un “15 dakikalık şöhreti” artık dakikalarla değil, saniyelerle ölçülüyor.
Bu bağlamda The Beauty dizisi, sıradanlığın yok oluşunu anlatıyor. Herkes güzel olunca, güzellik bir arka plan gürültüsüne dönüşüyor. The Substance ise tam tersine, sıradanlığa tahammül edemeyen bir bireyin kendini parçalayışını izletiyor. İkisi de aynı noktada buluşuyor: Popülerlik, varoluşsal bir panik atağa dönüşüyor. Erkek bedeni de artık optimize edilmesi gereken bir proje. “İyi görün, fit ol, genç kal” buyruğu hafifletilmiş gibi görünse de, yük hâlâ ağır.

MUBI, Working Title
Bu felsefeyi başka yerlerde de gördük: Black Mirror’ın sosyal kredi bölümlerinde, Fight Club’ın anti-estetik öfkesinde, American Psycho’nun pürüzsüz ama boş maskesinde, Chuck Palahniuk romanlarında bedenin ve kimliğin metalaşmasında. Hepsi aynı soruyu soruyor: “Ben kimim, eğer herkes benim gibiyse?”
The Beauty ve The Substance bize şunu hatırlatıyor: Güzellik, popülerlik ve görünürlük çağında en radikal eylem belki de sıradan kalabilmek. Alman felsefeci, besteci ve müzikbilimci Theodor W. Adorno yaşasaydı bu konu hakkında muhtemelen şöyle derdi: “Biraz eksik kal. Çünkü eksik kalabilmek, bu çağda pahalı bir lüks.” Ve bu köşenin kenarına kurşun kalemle son bir not bırakırdı: “Herkesin güzel olduğu bir dünyada, çirkinlik devrimci bir jesttir.”
