
Yeni yaşam stili hayatı daha fazla nesneyle doldurmak değil, seçtiklerimizle daha anlamlı bir ilişki kurmak, zamanı, mekanı, sesi ve stili kişisel bir deneyime dönüştürmek demek. Bu nedenle yeni lüks de yalnızca sahip olunanın maddi değeriyle değil, yaşananın duygusal karşılığıyla ölçülüyor. Görünür olmaktan çok hissedilir, kusursuz olmaktan çok sahici, mesafeli olmaktan çok hayatın içinde yaşayan samimi bir lüks anlayışı öne çıkıyor.
Jonathan Anderson’ın Dior için hazırladığı İlkbahar/Yaz 2027 erkek koleksiyonu tam da bu yeni yaşam stilinin güçlü bir karşılığı. Smokin ile yırtık denimi, haute couture hafızası ile house party özgürlüğünü, tarihsel bir mekanın sessizliği ile Fred again..’in müziğini aynı anlatıda buluşturuyor. Koleksiyon mirası korurken onu dondurmuyor, terziliğin yapısını muhafaza ederken tavrını yumuşatıyor ve erkek stilini kurallardan çok karakter üzerinden yeniden tarif ediyor.

Dior erkek koleksiyonlarının kreatif direktörü Jonathan Anderson’la, koleksiyonun estetik ve anlatı dünyasını, arşivle kurduğu ilişkiyi, müziğin rolünü, defile mekanını ve sezonun öne çıkan parçalarını konuştuk.
Bu koleksiyonu estetik ve anlatı açısından nasıl tasarladınız?
Son iki erkek koleksiyonundaki fikirlerin ve temaların bir füzyonu var, oldukça formel bir şeyin çözülmeye başlaması gibi. Bir smokin yırtık bir jean’le buluşuyor, terzi işi bir palto pembe denim şortla eşleştiriliyor.
Davetiyenin ardındaki hikaye nedir? Neden bu disko topunu seçtiniz?
Benim için koleksiyon dışarıda geçirilen bir gecenin sonlarına doğru, her şeyin biraz daha gevşediği anda ne olduğuyla ilgili. Bir “soirée”nin (suare) bir ev partisine dönüşmesi fikri. Herkesin bir disko topunun ne anlama geldiğini bilmesini seviyorum, “parti” için bir tür kısa ifade gibi. Müzik bu defilenin çok büyük bir parçası. Bunun için, bir odanın dinamiğini tamamen değiştirebilen müzikler yapan Fred again.. ile işbirliği yaptık. Yaptığı işte bir pozitiflik var. Setleri herkesi gülümsetiyor.
Bu koleksiyondaki arşiv referansları neler?
Dior kodları koleksiyonun tamamına yayılıyor. İşlemeli ipek gömlekler, 1979 Dior haute couture koleksiyonundaki “trompe-l’oeil” elbiselerden ilham alıyor. Bar silueti, manşetlerde ve etek ucunda uzun saçaklarla karşımıza çıkıyor. Yakından baktığınızda, üzerlerine uğur böcekleri işlenmiş ipek saten botlar gibi detayları göreceksiniz.
Renk paleti hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Metalikler, toprak tonları, renk parlamaları ve sevdiğim bu pasteller: Sarı, mint ve soluk pembe. Önceki sezonların bir devamı.

Koleksiyonunuzu sunmak için neden Nissim de Camondo Müzesi’ni seçtiniz?
Müzeden ilk kez, sanatçı Edmund de Waal’ın oradaki bir sergisini gördüğümde haberdar oldum. Hikayesi, özellikle Dior bağlamında beni büyüledi, çünkü 18. yüzyıl dekoratif sanatlarından oluşan önemli bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor. Yeni olanı bu tarihsel mekana getirme fikrini sevdim.
Bildiğimiz gibi Monsieur Dior da 18. yüzyılı seviyordu. Bence bazı açılardan müzenin yer aldığı evin sahibi Moïse de Camondo’ya benziyordu; ikisi de korumak kadar yeniden icat etmekle de ilgileniyordu. Müze şu anda bir restorasyon sürecinde. Biraz çözülmüş halini ve bunun koleksiyonla kurduğu bağı seviyorum, kusurlu olanın içindeki güzelliği bulmaya dair bir yönü var.
Defile alanı nasıl kurgulandı?
Tarihsel olanla çağdaş olanı yan yana getirmek ve Fred again..’in müziğini normalde sessiz olan bu mekana taşımak üzerine kurulu. Burada gösteri yapma fırsatı özel, çünkü bina restore edilmek üzere, dolayısıyla ilginç bir ara evrede.
Jonathan Anderson’ın Dior’u bize şunu hatırlatıyor: Yeni lüks kuralların kusursuzca uygulandığı yerde değil, insanın geçmişle bugünü kendi karakterinde buluşturup hayatın ritmini daha çok hissedebildiği yerde başlıyor.
