Fotoğraflar: Mario Sorrenti, Styling: George Cortina, Palto: Tom Ford, Gömlek: Dolce & Gabbana, Jeans: Wrangler, Botlar (çekim boyunca): Back at the Ranch Kemerler (çekim boyunca): Artemas Quibble
WARNER BROS. STÜDYOLARI’NDA,Burbank Kaliforniya’daki stüdyo arazisinde, ThePitt’in çekildiği bölümün hemen aşağısında yer alan eski bir dekor atölyesindeyiz.Bir zamanlar ustaların film malzemelerini elle boyadığı bu tozlu, endüstriyel mekandaTomCruise odanın ortasında oldukça keyifli görünüyor.
“Bir film yaptığınızda, o filmin ortaya çıkması için emeği geçen herkesi hatırlıyorsunuz” diye başlıyor söze.Cruisesanki stüdyoyu gezdiren kendisiymişgibi her şeyi büyük bir çerçeveden ele alıyor, tek tek insanlardan söz ederken bile meseleyi sinemanın tamamına bağlıyor.
“Arka planları boyayanlar, setleri kuranlar, kameraları taşıyanlar, ışık ekibi… Bir film yapmak, bütün bu alanların bir araya gelmesi demek. Seyirciyi eğlendirmek için hepsi bir bütün” diye devam ediyor.
GQ Ekim global kapak yıldızı: Tom Cruise, Fotoğraflar: Mario Sorrenti - Gömlek: Vintage Warriors, Vintage jeans: Levi's: Raggedy Threads
64 yaşındaki Cruise, 1981 yapımı Tapsile 18 yaşında sinemaya adım attığında hissettiği o ilk günkü tutkusundan bugün hiçbir şey kaybetmiş değil. Sinemaya o kadar güçlü bir inancı var ki sık sık şu cümleyi kuruyor: “Film çekmekmeslek olarak gördüğüm bir şey değil. Bu iş kimliğimin bir parçası.”Onunla biraz zaman geçirdikten sonra, gerçekten böyle hissettiğine inanıyorum.
Cruise objektifleri, çekimleri ve seti seven, kamerayla yaşayan bir oyuncu. Çektiği filmlerde hayatını defalarca riske atan Cruise, motosikletle uçurumdan atlayıp havada paraşütünü açacak kadar ileri gidebiliyor. Ve adeta filmler dışında kalan sıradan hayatından da vazgeçmiş gibi görünüyor.
Onafilm çekmediği zamanlarda ne yaptığını sorduğumda verdiği cevap şöyle: “Bir sonrakine hazırlanıyorum.” Cruise için oldukça tipik bir cevap. İşle ilgili olmayan bir soru bile sorduğunuzda, konuyu bir şekilde aynı yöne çekiyor.
Yeni filmi Digger’ın ilk fragmanı da bunun iyi bir örneği. İki buçuk dakikası Cruise’un geçmiş filmlerinden görüntülere ayrılmış, ardından Digger’dan yalnızca 42 saniyelik bir bölüm gösteriliyor.Mesaj oldukça net:Cruise nereye giderse gitsin, StanleyKubrick’ten(EyesWideShut) Steven Spielberg’e (Minority Report, War of theWorlds), Paul Thomas Anderson’dan (Magnolia) MartinScorsese’ye(TheColor of Money), Michael Mann’den (Collateral) Francis Ford Coppola’ya(TheOutsiders) uzanan, sinema tarihinin dev bir bölümünü kapsayan bir filmografiyi sırtında taşıyor.
Vintage t-shirt: Kincaid Archive, Jeans: Wrangler
Alejandro G. Iñárritu’nun yönettiği Digger’daCruise, dünyayı felaketin eşiğine sürükleyebilecek bir olayın fitilini ateşleyen bir petrol şirketi patronunu canlandırıyor.Auteur sinemasının iddialı ruhu ve tuhaf özgünlüğüyle film, Cruise’un kariyerinde, Mission: Impossible serisinin dördüncü filmiyle birlikte sona ermiş gibi görünen bir dönemi, 2011 yılını yeniden hatırlatıyor. O dönemde Cruise, kendini bir aksiyon kahramanı ve seri filmlerin yıldızı olarak yeniden yaratmış,Jack Reacher, Edge of Tomorrow ve Top Gun: Maverick gibi yapımlarla bu kimliğini pekiştirmişti.
Röportaj boyuncakendisinden söz etmek yerine onu asılheyecanlandıran filmler ve filmlerin nasıl yapıldığı hakkında konuşmayı tercih ediyor. Hatta bunu açıkça dile getiriyor, “Mesele kendimden bahsetmekten öte sinemanın ta kendisi.”
Bir noktada ona, “Siz daha çok dışarıya dönük bir insansınız” diyorum.“Evet öyleyim, ben buyum” sözleriyle devam ediyor sorularımı yanıtlamaya…
GQ:Tom, kariyer tercihleri söz konusu olduğunda, Hollywood’un gördüğü en bilinçli ve en titiz oyunculardan birisiniz. Diggersizin yıllardır aksiyon ya da bir serinin parçası olmayan ilkfilminiz. Kariyerinizde nasıl bir yeri var, merak ediyorum…
TOM CRUISE: Sahip olduğum bütün yeteneklerin bir araya geldiği bir film bu. Daha önce hiç böyle bir şey denemedim. Bugüne kadar yaptığım her şeyin ardındaiyi düşünülmüş nedenler, seçtiğim her rolün isebir anlamı vardı. Kariyerimde her daim kişisel hedefler ve aşmam gereken sınırlar üzerinden ilerledim. Böyle bir karakteri oynama fırsatı bulduğum için inanılmaz heyecanlıydım. Hayatımda canlandırdığım en zor karakter bu.
GQ: Gerçekten mi?
T.C.:Hem de nasıl!
GQ:EyesWideShut’taki, Magnolia’daki rolünüzü, Mission: Impossiblefilmlerinde EthanHuntkarakterini düşünüyorum.
T.C.:Her bir rol ayrı bir meydan okuma. Zamanlamayı, ritmi ve dili düşündüğünüzde iseDiggerbugüne kadar edindiğim tüm becerileri bir araya getiriyor. Bir de Alejandro G. Iñárritu ile çalıştığınızda yaptığı her şeyinne kadartitiz ve kusursuz olduğunu görüyorsunuz. Renkleri, seti ve kadrajı en ince ayrıntısına kadar düşünüp sanki üzerine hiç kafa yorulmamış gibi doğal gösterebiliyor. AmoresPerros’u izlediğimi hatırlıyorum. Kendi kendime, “Vay canına, bu adam ne yapmış böyle?” diye düşünmüştüm. Kamerayı elinize almışsınız da onunla birlikte mekanların içine giriyormuşsunuz gibi bir his yaratıyor.
Ceket:Dunhill, Gömlek, kendisine ait: Tom Ford
GQ: Alejandro, TomAmoresPerros’a ve sonrasında yaptığınız işlere duyduğu hayranlıktan sık sık söz etti. Bir oyuncu ve performans sanatçısı olarak Tom’da ne gördüğünüzü merak ediyorum.
ALEJANDRO G. IÑÁRRITU: Bir oyuncu bir katedral gibi içinde sonsuz ihtimaller barındıran koca bir tapınaktır. Bir de insan olarak beraberinde getirdiği, doğuştan sahip olduğu bir duygusal birikim vardır. Tüm o teknik becerilerin, eğitimin, geleneğin ve yeteneğin ötesinde bir şeyden söz ediyorum.
Bir oyuncunun gözlerini bir pencere gibi addedipardındaki derinliği ve manzaranın ne kadar geniş olduğunu anlayabilirim.Tom’un gözlerinde ise sizi düpedüz cehennemin dibine götürebileceküst üste binmiş manzaralar var. Ve Tom’untüm bunlara dair farkındalığını çok iyi hissedebiliyorum. Bunu gözlerinizle de görebiliyorsunuz.
GQ:Sizce bu nereden geliyor Tom?
T.C.:Bilmiyorum. Sanırım küçük yaşlardan itibaren biraz meraklı ve erken olgunlaşmış biriydim. İnsanlara bakar, onların hayatlarını filmler üzerinden anlamaya çalışırdım. Sürekli taşındığımız için de Amerika ve Kanada’da bile birbirinden farklı kültürler tanıma fırsatım oldu. İnsanların nasıl ve neden tepki verdiklerinebakıyordum.Onları birbirine bağlayan ve bir araya getiren dinamiklerin ne olduğunuhenüz çok küçük yaşta sorgulamaya başladım.
Film yapma hayalim vardı ama sinema okuluna gitmedim, oyunculuk eğitimi dealmadım. Sonra bir bakmışım 18 yaşındayım ve rüyalarım gerçekleşmeye başlamış. Çok erken yaşta şunu da öğrendim: İnsanlara hayallerinizden söz etmeyin.
GQ:Bunu duymak biraz yürek burkucu.
T.C.: Konuştuğum birçok insan beni, “Bazen bazı şeyleri kendine saklaman gerekir”diye uyarmışlardı. Ben de o hayalleri bir tahtaya yazıp duvarıma asardım.Mesele ünlü olmak değil film yapmaktı. Bununla beraber dünyayı dolaşmak, insanları tanımak, hayatı anlamak istiyordum. Neyin işe yarayıp yaramadığını görmek için çalışmaya ve öğrenmeye başladım.Hayalimi gerçekleştirmek için film setlerindekiher departmanı tek tek gözlemliyordum.
O zamanlar setlerde bazı şeylerin yapılmaması gerektiğini ve sınırların nerede başlayıp bittiğini bilmiyordum.Taps’i çekerken, yönetmene söylemeden şehre gidip saçımı kazıttım. Çünkü bana “Karakteri sen yarat” demişti. Sete geldim, şapkamı çıkardım. Yönetmen Harold Becker bana baktı ve “Ne yaptın sen? Yönetmene bunu söylemen gerekirdi” diye çıkıştı. Özür dilemiştim…O zamanlar kurduğum cümleler genellikle “Evet, efendim. Hayır, efendim. Evet, hanımefendi. Hayır, hanımefendi” şeklindeydi.
GQ:Evet, tüm bu anlattıklarınız geçmişinizi oluşturuyor. Çok sık taşındığınıziçin 16 yıl içinde 15 farklı okula gittiğiniz söyleniyor.
T.C.:Annem Kentucky’li ve insanlara karşı çok saygılıydı. Ben de insanlara yardım etmeyi, hayatta başarılı olduklarını görmeyi severim. En önemli ilkelerimden biri her şeyi olduğundan daha iyi bırakmaktır.
Kiralık evlerde yaşardık. Bu yüzden hep, “Bu odayı ya da okuldaki sınıfımıhep bulduğumdan daha güzel bırakmalıyım” diye düşünürdüm. İçimde hep bir şeyleri iyileştirme isteği vardı. Başkalarına zarar vermeden kendimi geliştirmek istiyordum. Sanırım hep en az yıkımla en çok şeyi yaratabilmeyi hedefledim.
GQ:Röportaja hazırlanırken sizi yalnızca bir aksiyon yıldızı olarak tanıyan bir kuşağa, özellikle genç izleyicilere hitap edeceğimi düşündüm…
T.C.: Şaşırtıcı ama öyle değil. Bir filmin galasına gittiğinizde orada üç hatta dört farklı kuşağı bir araya getirengeniş bir izleyici profiline rastlayabilirsiniz. Netflix’e baktığınızda da insanların farklı türdeki filmleri keşfedip izleyebildiğini görüyorsunuz. Eski filmlerin dünyanın dört bir yanından yeni izleyicilerle buluşması gerçekten harika.
GQ:Tom, bir dönem kariyerinizi Steven Spielberg, Paul Thomas Anderson, Michael Mann, StanleyKubrick gibi kendi kuşağınızın Iñárritu’ları ile çalışmak üzerine kurduğunuzu düşünüyordum. Sonra sanki kariyerinize bakışınız değişti…
T.C.:Hiç değişmedi. Her daim bir öğrenme süreci içindeydim ve her adımda kendime meydan okuyordum. Yıllardır hakkında konuşmadığım ama bilinçliolarak yaptığım tercihler var. Sürekli gelişmeyi ve yeni beceriler kazanmayıhedefliyorum. Bir filmin hikayesi ve karakterler beni her zaman çok heyecanlandırıyor. Örneğin, Top Gun’ın devam filmini nasıl yapacağınız başlı başına bir meydan okuma. İşte kendimden bahsetmektense tüm bunlar üzerine kafa yormak beni büyülüyor ve fazlasıyla ilgimi çekiyor.
GQ: Sana kötü bir haberim var.
T.C.:Biliyorum, biliyorum(gülüyor). Kendimi dinlemektense seni dinlemekle daha çok ilgileniyorum.
GQ:Tom, geçen yıl Mission: Impossible filmlerinin yönetmeni, uzun yıllardır arkadaşınız ve birlikte çalıştığınız Christopher McQuarrie’yle biraz zaman geçirdim. Yaptığınız işlerin ne kadar tehlikeli olduğu hakkında da konuştuk. Bir motosikletle uçurumun kenarından atladınız, ardından paraşütünüzü açtınız, havada farklı türdeki uçakların kenarlarına asıldınız. Ölümden korkmuyor musunuz?
Gömlek, kendisine ait:Tom Ford, Vintage jeans: Levi’s Raggedy Threads, Güneş Gözlükleri: Jacques Marie Mage
T.C.:Hayatı bir macera olarak görüyorum, fiziksel ve mecazi anlamda uçurumun kenarında durmayı seviyorum. İnsanları, hayatı ve kültürleri anlamak istiyorum. Kim bu insanlar? Ne hissediyorlar? Benim gibi mi düşünüyorlar? Benimle aynı şeylere mi gülüyorlar? Onlarla nasıl bağ kurabilirim?Orada bir turist gibi bulunmaktan ötefilm yapmak istedim çünkü insanlarla birlikte bir şey yaratırken onları gerçekten tanıdığınızı düşünüyorum. Herkesin hayata ve insanlara dair kendine özgü bir gerçeklik algısı var. Ama benim aradığım nokta insanlığın ortak zemini.
GQ:Size ölümden korkup korkmadığınızı sordum. Özellikle Mission: Impossible filmlerinde seyircinin “Bu adam buradan sağ çıkacak mı?”sorusunu sürekli sorduğu şüphe götürmez.
T.C.:Ama asıl mesele şu: Bu araçları izleyicide duygusal bir etki yaratmak için nasıl kullanıyoruz? Ve vermek istediğimiz mesajı gerçekten aktarabiliyor muyuz? Ölümden korkmuyorum, hayır. Ama bu hiçbir şeyden korkmadığım anlamına da gelmiyor. Hayatın kesinlikler ve belirsizliklerden oluştuğunu biliyorum.Film yaparken dehayatı yaşarken de belirsizlikleri kesinliğe dönüştürmeyi amaçlıyorum. Ama bir yandan da yeni belirsizlikler yaratarak ilerleyişi devam ettiriyorum.
GQ:Sizi sürekli sınırlarınızı zorlamaya iten şey nedir? Buna dair bir teoriniz var mı?
T.C.:Benim yapım böyle, bu kadar basit aslında.
GQ:Peki kamera karşısında ya da günlük hayatta hiç korkar mısınız?
T.C.:Bazı şeylerde o korku ve belirsizliği hissetmek istiyorsunuz.Ama korkmaktan korkmuyorum. Bunu başka nasıl anlatabilirim, bilmiyorum. “Tamam, bu büyük bir sıçrayış ama hadi atlayalım, hadi gidelim, devam edelim” demekten çekinmiyorum.Bilmediğim şeyleri fark etmeye çalışıyorum. Bildiğim vebilmediğim şeyleri de biliyormuş gibi davranmıyorum. Ben böyle bakıyorum olaylara.
Ölümden korkuyor musunuz? Peki, korkmaktan korkuyor musunuz?
GQ:Ölümden korkuyor muyum? Sanırım evet. Bir motosikleti uçurumdan aşağı sürmekten de kesinlikle korkardım.
T.C.:Haklısın, bunun herkes için heyecan verici olmadığının farkındayım.
GQ:Biriyle konuşmanın, onunla birlikte hiç bilmediğim bir yere gitmenin yarattığı adrenalini sevsem de hayatımı tehlikeye atan, ölüm riski taşıyanfiziksel maceralarbana göre değil.
Vintage t-shirt: Kincaid Archive
TOM CRUISE: Ama hayatta herkesin yüzleşmesi gereken kendine özgü endişeleri var. Kiminin korkutucu bulduğu bir şey, bir başkası için hiç de öyle olmayabilir.
ALEJANDRO G. IÑÁRRITU:Tom, Mission: Impossible filmlerinin kamera arkasındaki o tehlikeli sahneleri çok iyi hatırlıyorum. Chris’in (McQuarrie)yüzünde sanki kalp krizi geçirip ölecekmiş gibi bir ifade vardı. Zach, sen bunları anlatırken kendimi de Chris gibi hissediyorum. Çünkü Digger’da da böyle bir sahnemiz var. Tom burada hayatını riske atmıyordu ama sahnenin kendisi bir bale gibiydi, değil mi?
Ressamların tabloları, müzisyenlerin besteleri vardır. Sinemadaysa mimari, mekan, ışık, diyalog, drama, dans… Her şey aynı anda devreye girer. Tom bütün bu dansı yönetiyor ve herkesin bu dansın içinde bir rolü var. Tom bir yerde tökezlerse her şey çöker. O, bütün uyduların etrafında döndüğü bir güneş adeta.
Aylar boyunca planladığımız uzun bir sahne vardı. Bir sürü fikir, bir sürü diyalog, eğlence, saçmalık… Her şey vardı. Ve her saniye önemliydi.Tomvincin üzerinde çok kritik bir noktadaydı. Anlık bir ters hareket her şeyin mahvolmasına sebep olabilirdi.Sahneyle ilgiliTom’a yedi tane not yazdım ve bakışları söylediğim her şeyi kaydediyor gibiydi.
Ben de Chris (McQuarrie) gibi ölüp ölüp diriliyorum, içimden “Lütfen bunu mahvetme” diyorum. Tom verdiğim notta yazan komutları kusursuz bir şekildeyerine getirdikçe de kendi kendime şunu soruyorum:“Bu adam bütün o fiziksel hareketleri, mekanı, sessizliği, bağırışı, saldırganlığı, kırılganlığı, kamerayla kurduğu o dansı ve sahnedeki her bir ayrıntıyı nasıl bu kadar iyi anlayabiliyor?”
GQ:Geçenlerde Digger için yayınladığınız ilk tanıtım videosunudüşünüyorum da oiki buçuk dakikalık fragmanın büyük bölümübugüne kadar yaptığınız işlerden oluşuyordu.Yeni filmden görüntüler ise en sondaydı. Geçmiş performanslarınızı izlediğinizde aklınızdan neler geçiyor?
T.C.: Yaratabilmenin verdiği mutluluğu düşünüyorum. Birlikte üretip çalıştığım insanlarla yaşadığım muhteşem zamanlar ve onlarla beraber aştığımız zorluklar aklımın bir köşesinde beliriyor. Çocukken kurduğum hayaller gözümün önüne geliyor. Şimdi dönüp baktığımda, o filmlerin ortaya çıkmasında emeği geçen herkesi tek tek hatırlıyorum. Bunun için kendimi çok şanslı ve minnettar hissediyorum.
Digger’a baktığımda ise 25 yılın ardından nihayet Iñárritu’yla birlikte çalışabilmek… Tüm yaşadıklarım ve yaptığım her şey beni aslında bulunduğum yere getirdi.
GQ:Digger’ın çekimlerininbir bölümüLondra yakınlarındaki PinewoodStüdyoları’nda gerçekleşti, öyle değil mi? Legend ve EyesWideShut da orada çekilmişti…
T.C.:Yapımcılığını ilk kez üstlendiğim filmolanMission: Impossible da… Bir de Interviewwiththe Vampire var.
GQ:Peki, birçok hatıraya sahip olan bu yere geri dönmek size ne hissettiriyor?
T.C.:Çok güzel hatıralardı. Burayı seviyorum, burası benim evim. Ev dediğim yer aslında bir film seti. İnsanlar “Nerede yaşıyorsun?” diye sorduğunda “Film setlerinde, dünyanın dört bir yanında” diye cevap veriyorum çünküben dünyanınve insanlığın vatandaşıyım.
GQ:Pinewood Stüdyoları’nda yıllar önceki TomCruise ile karşılaştığınız hissine kapıldınız mı?
A.G.I:Tom ile Londra’da görüştüğümüzde ona çekimleri Pinewood’dayapacağımızı söyledim. “Aben orada daha önce çekim yaptım. Hatta 40 yıl önce o platoyu yakıp kül etmiştik” diye yanıt verdi.
GQ: RidleyScott’ın 1985 yapımıLegendfilminin çekimleri sırasında, öğle yemeğinde, değil mi?
A.G.I:Evet,düşünsenize biri size “40 yıl önce bu platoyu yakmıştık” diyor. Ben de“Umarım bu sefer daha şanslı oluruz” dedim kendi kendime.
GQ:Bu filmi yapmak sizin için kolay mıydı? Gerçi bu biraz saçma bir soru olabilir.
T.C.: Kolay film diye bir şey yok. Öncelikle şu yanılgıyı ortadan kaldıralım. Bir şeyi gerçekten önemsiyorsanız, kolay yolu seçmezsiniz. Filmin her dakikası benim için çok keyifliydi. Ama bu, işin içinde kafa karışıklığı ve zorluklar olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece kolay bir yol arıyorsanız sinema bunun yeri değil. Ben hayatımın da böyle olmasını hiç istemedim.
Üstelik film izlerken sizi duygusal açıdan gerçek hissettiren, bambaşka bir dünyanın içine çekiyor. Çok komik ve mizahı oldukça güçlü. Ama komedide herkese uyan tek bir formül yok. Zaten komedi için birbirinden farklı becerilere sahip olmak gerekiyor. RiskyBusiness’tanRainMan’e ve LesGrossman’eher birinde farklı bir komedi anlayışı vardı.
GQ:Edge of Tomorrow da öyleydi. Çok komikti.
T.C.:Aslında tam olarak aynı şey değil. İşin özü her filmin kendi dilini bulabilmekte yatıyor. Bir hayal kurmak, bir hedefin peşinden gitmek ve sınırları zorlamak gerekiyor.
GQ:Alejandro,kendinizi komedi yapan bir yönetmen olarak görüyor musunuz?
A.G.I.: Sanırım öyleyim. İnsanların absürt hallerini seviyor vebuna gülüyorum. Ciddi görünsem de değilim aslında. Bu arada gerçek ve güçlü bir komedinin kaynağında aslında trajedi olduğuna inanıyorum. Hani derler ya, “Komedi, trajedive artı zamandır” diye…
İnsanların budalalıklarına baktığınızda aslında ne kadar tuhaf yaratıklar olduğumuzu görüyorsunuz. Olmak istediğimiz kişiye dönüşmeye çalışıyor ve bütün hayatımız boyunca bunun mücadelesini veriyoruz.
Ama Zach, bana yaşattığı tecrübe açısından diğerlerinden farklı olan bu filmle ilgili özel bir şey söylemek istiyorum. İlk filmimden bu yana hep orijinal hikayelerüzerineçalışma şansına sahip oldum. TheRevenantromana dayanan tek filmim,diğerlerinin hepsi de özgün fikirlerden doğdu. Ve işe özgün bir hikayedenbaşladığınızda önünüze daha önce yürünmemiş yeni yollar çıkıyor. Bence bir sanatçının sorumluluğu, daha önce denenmemiş ya da denenmiş ama başarıya ulaşamamış şeyleri denemek.
Tom’un da söylediği gibi bu bir macera. Filmler benim için keşfedebildiğim ama elbette başarısız da olabileceğim bir alan. Sonucunu bildiğim bir formülü uygulamak ilgimi çekmiyor. Farklı işlerde bu metot işe yarayabilir ama film yapmak söz konusu olunca değişik çalışma yöntemleri denemek oldukça ilgi çekici.
Bu anlamda Digger’ın özgün olduğunu düşünüyorum. Beğenir ya da beğenmezsiniz, o ayrı. Ama bence olağanüstü bir sanat eseri çünkü kendine özgü ve daha önce yapılmamış bir şey.

GQ: Alejandro, özellikle Bardo ve Birdman’de hissedildiği gibi, (ama bu iki filmle de sınırlı olmamak üzere) yaptığınız işlerin çoğunda bir gerilim/ikilem var: Özgün filmlere imza atma isteğinizle Hollywood’un ticari beklentileri arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? “Ticari açıdan” sektörün en başarılı oyuncularından Tom’la yollarınız nerede kesişiyor?
T.C.: İnsanların yapmak istemediği, kaçındığı kaç film yaptığımı bilemezsiniz. Yaptığım her filmde “Bu hikayeyi nasıl anlatırım? Komedi ve drama nedir? Her şeye uyan tek bir formül kullanmadan, bu hikayenin içindeki karakterleri nasıl kurarım?” gibi soruların cevabını bulmayı amaçladım.
Born on the Fourth of July ve Rain Man de yinekimsenin yapmak istemediği filmlerdi. Mission: Impossible’ı bir televizyon dizisinden sinema filmine dönüştürürken herkes “Ne yapıyorsun?” diye soruyordu bana.
Kendime meydan okumaktan hiç kaçınmadım. “Bunu yapabilir miyim? Yapımcılık hangi becerileri gerektiriyor? Bütün bu unsurları nasıl bir araya getirebilirim? Nasıl bir şey yaratabiliriz?” gibi sorular her daim kafamı kurcalıyordu.
Her zaman eğer bir film yapma fırsatı bulur ve film başarılı olursa, elimdeki bütün imkanları yeniden ortaya koyabileceğime inandım. Her daim “Haydi, her şeyi en baştan yeniden düşünelim. Bunu da mümkün olduğunca yaratıcı bir şekilde yapalım” diyebilirim.
GQ: Tom, bazen sizi “Geleneksel sinema yıldızı anlayışının son örneği” olarak tanımlıyorlar. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
T.C.: Öncelikle çevremde çok yetenekli isimler olduğunu söylemeliyim. Brad Pitt harika bir oyuncu, büyük bir yıldız ve inanılmaz bir karizması var, onun gibi daha nicelerine rastlayabilirsiniz. Kendi hayatımdan örnek verirsem, daha çocuk yaştayken sette büyük ustalarla çalışmaya başladığımı hatırlıyorum. Bilgi birikimi kuşaktan kuşağa aktarılan bir şey. Film yaptıkça başkalarından yeni şeyler öğreniyor, sonra öğrendiklerinizi kendi yorumunuzla ortaya koyuyorsunuz
GQ: Genç oyunculara da mentorluk yaptınız. Glen Powell, sizin hazırladığınız altı saatlik oyunculuk videosunu izlediğini söylemişti, doğru değil mi?
T.C.: Evet, ama oldukça temel bir çalışmaydı. İnsanların objektifin ne işe yaradığının, kadrajın ne anlama geldiğinin farkına varmasını istedim. Tıpkı sahnede rol yapan bir oyuncu gibi… Hikaye anlatımının ve yapının farklı katmanları var. Ama aynı zamanda bazı şeyleri de gerçekten anlamak gerekiyor, sonra onları unutabilmek ve dolayısıyla daha özgür hareket edebilmek için…
GQ: Genç oyunculara ya da sektördeki diğer insanlara başka nasıl tavsiyelerde bulunuyorsunuz?
T.C.: Önce ne istediklerine kulak veriyor ve onların hedefleriyle ilgileniyorum. Bu sadece gençler için geçerli değil. Çocukken böyleydim. “Sen neyle ilgileniyorsun?” diye sorardım herkese.
GQ: Çocukken insanlar size nasıl tepki veriyordu?
T.C.: Oldukça meraklı bir çocuktum ve sürekli “Ne yapıyorsun? Nerelisin? O ayakkabıları nereden aldın? Ne okuyorsun? Neler oluyor?” gibi sorular yöneltirdim çevremdeki insanlara. Pencereden dışarı bakıp etrafımda olup biteni anlamaya çalışırdım. Öğretmenler de “Ne oluyor?” diye sorardı. Ama benim önceliğim asıl onların neyi merak ettiği ve neyle ilgilendikleriydi. Sonra ben de onların ilgi duyduğu şeylerle ilgilenmeye başladım.
Bir film çekerken de farklı insanlarla çalışıyor ve ortak bir yola çıkmadan önce işe onları tanımakla başlıyorum. Kendime şunu soruyorum: Hayata nasıl bakıyorlar? Nasıl insanlar? Sonra da onlarla, film yapmanın benim için ne ifade ettiği üzerine sohbet ediyorum. Kısaca tavsiyem birlikte çalışacağınız insanlarla sadece iş yapmakla yetinmeyin, önce onları tanıyın.
GQ: Bunu gençken mi öğrendiniz?
T.C.: Bunu erken öğrenmek zorundaydım. Sürekli farklı okullarda okumak bana insan davranışları ve hayat hakkında çok şey öğretti. Ama bu bir yolculuk. Sinema da böyle, sonuçta mesele insanlıkla ilgili.
TV ya da Netflix’e karşı değilim. Bence hepsi harika, insanlara iş imkanı sağlıyor. Ama sinemada en sevdiğim şey, hepimizin aynı salonda bir araya gelip ortak bir deneyimi paylaşması.
İnsanlara hep şunu söylüyorum “Önce kullandığınız araçları öğrenin, sonra söylemek istediklerinizi anlatın.” İnsanlarla çalışırken ve oyunculuk yaparken komik duruma düşmekten korkmuyorum. Gerekirse düşerim de… Çünkü mesele bu değil. Mesele birlikte doğru tonu bulmak, bu araçları birlikte keşfetmek ve güzel bir deneyime imza atmak.
Bir de gerçekten çok çalışıyorum. Benimle çalışanlar bunu bilir. Karşımdakinden çok şey bekler ve bunu en baştan açıkça söylerim. “Söylentiler doğru. Peki, siz de bunu istiyor musunuz ve buna hazır mısınız?”
GQ: Gerçekten böyle mi söylüyorsunuz?
T.C.: Evet! Sete geliyoruz ve insanları ilk olarak “Bana güvenin, söylentiler doğru. Sizden önce burada olacağım. Peki nasıl bir deneyim yaşamak istiyorsunuz?” sözleriyle karşılıyorum. Açık ve net bir insanım. Bu, ortada bir düzen olmadığı anlamına gelmiyor. Senaryolarımız ve planlarımız var, sırayla hepsinin üzerinden geçiyoruz. Birlikte çalıştığım herkes için bir sorumluluk taşıdığımı hissediyorum.
Çocukken de böyleydim. “Hadi ama Tom, sen çok yoğunsun” derlerdi. Ben de “Ne diyeyim? Gerçekten yoğunum” diye cevap verirdim. Artık bununla ilgili iyi bir mizah anlayışım var. Bir şey ilgimi çektiğinde onu öğrenmek ve anlamak istiyorum. Kafamdaki soru işaretlerini hızla ortadan kaldırıp o konuda kendimi geliştirmek en büyük arzum.
Vintage t-shirt: Raggedy Threads, Vintage jeans: Levi’s from Raggedy Threads Şapka (çekim boyunca) Nick Fouquet
GQ: Çok yoğun bir iş programınız var ama insanlar, film setinde bulunmadığınız sıradan bir salı günü ne yaptığınızı da merak ediyor.
T.C.: Bir sonraki işe hazırlanıyorum. Sürekli çalışıyor ve yeni şeyler öğreniyorum. Sonuçta filmler de sete girdiğiniz an başlamıyor. Bazen yıllar süren bir hazırlık süreci oluyor. Iñárritu bu film için 10 yıl hazırlandı. Biz de 2018 ve 2019’dan beri bunun hakkında konuşuyorduk.
GQ: Peki, telefonunuzla aranız nasıl?
T.C.: Bazen mecburen onunla ilgilenmem gerekiyor ama mümkün olduğunca az zaman geçiriyorum. Etrafımı izlemeyi ve insanları dinlemeyi tercih ediyorum. Ekibim de bunu biliyor. “Bana uzun uzun e-posta yazmayın, gelin konuşalım” diyorum. İnsanlarla yüz yüze konuşmayı seviyorum.
GQ: Bu soruları biraz da insanların gerçekten merak ettiğini düşündüğüm için soruyorum. Sizce hakkınızdaki en büyük yanılgı nedir?
T.C Gerçekten hiçbir fikrim yok. Oturup bunları düşünen biri değilim, ileriye bakmayı tercih ediyorum. Şimdide ve gelecekteyim.
GQ: Yani geçmişe hiç bakmıyor musunuz?
T.C.: Daha iyisini nasıl yapabileceğimi değerlendirmek için evet, geçmişe bakıyorum. “Yaptıklarım nasıl sonuçlandı, işe yaradı mı? gibi sorular soruyorum. Geçmişe keyifle bakabilen bir insanım. Tarihe, daha önce yapılan verimli işlere bakıyorum. Şimdi eski objektiflere dönüp o görüntüyü nasıl yakalayabileceğimizi, bunu bugüne nasıl uyarlayacağımızı ve buradan sonra nereye gideceğimizi düşünüyoruz.
Geçmişe takılıp kalmıyorum. Bir şey yaratmanın ve başarmanın verdiği bir mutluluk var. Sonra da hep yeni ve daha büyük bir hayal geliyor. Benim asıl ilgimi çeken de hep bu oldu.
GQ: Düşünüyordum da Tom, çok uzun zamandır böyle bir ortamda oturup sohbet etmedin belki de…
T.C.: Hayır, çünkü çok yoğundum. İnsanların bir filmi, her şeyin kolayca yapıldığı, kolayca ortaya çıktığı izlenimiyle izlemelerini istersiniz. Geçmişe dönüp kariyerime baktığımda, Ridley Scott’la Legend’ı çekmek için İngiltere’ye gitmemin, Prag’da, Çin ya da Dubai’de bulunmamın tesadüf olmadığını algılıyorum.
O dönemlerde karşımda açılan kapıları görüp “İşte fırsat” diyordum. Ne öğrenmek istediğim konusunda çok bilinçliydim. Fırsatları değerlendirirken de düşünerek hareket ediyordum. Bir şeyi yapmanın tek bir yolu olmadığını görmek, fark etmek ve başkalarının hayata ve hikaye anlatımına dair bakış açılarını dinlemek benim için çok önemliydi.
Daha önce yaptığım işlere ve o dönemlere dönüp baktığımda, farklı insanlarla geçirdiğim onca zaman için gerçekten minnettar olduğumu söyleyebilirim. Ve sonunda kendi kendime, “Tamam, oyunculuk buymuş, hikaye buymuş, mercek buymuş ya da benim gördüğüm şey buymuş” diyebiliyorum.
GQ: Kısaca, filmlerin nasıl yapıldığının sihirli formülünü açıklamak istemediğiniz için mi uzun zamandır böyle bir ortamda oturup sohbet etmiyorsunuz?
T.C.: Hayır, sadece zamanım olmadı. Yapmaya karar verdiğim onca şey arasında, nelerin işe yaradığına dönüp bakmaya vakit bulamadım. Beceri geliştirmenin, bir şeyler öğrenmenin peşinden gittim. Sonra da “Tamam odaklanmam gereken şey bu” diyebilecek noktaya gelmek istedim.
Çünkü ben hem öğretmen hem öğrenciyim. Bir yandan insanlara sinemayı ve film çekmeyi anlatıyor, bir yandan da onların ne düşündüğünü dinliyorum.
GQ: Benimle böyle uzun uzun sohbet etmeye vakit ayırmanızın sebebi nedir? Yemin ederim iltifat koparmaya çalışmıyorum.
T.C.: COVID döneminin bizden çaldığı zamanı bir düşünün. Çok uzun süren bir zaman diliminde, son sürat ilerliyorduk. Bir yandan da birçok şeyle mücadele ediyorduk. Herkesin yoluna devam etmesini, bu süreci birlikte atlatmasını ve çok, çok yüksek bir seviyede çalışmayı sürdürmesini istiyorduk. Şimdi bütün bunlar hakkında konuşmak için doğru zaman.
GQ: Geçen hafta 64 yaşına girdiniz. Bu sizin için bir şey ifade ediyor mu?
T.C.: Hayır, sadece 64 yaşındayım işte, hepsi bu.
GQ: Bakış açınız değişti mi peki?
T.C.: Hayır. Bir şeyleri değiştiren, insanların başarılı olduğunu görmekten duyduğum mutluluk.
GQ: Bunu sormamın nedeni bir keresinde George Clooney’nin, kariyerinin bir noktasında sinema oyunculuğuna bakışının değiştiğini söylediğini duymuştum. Cary Grant’in “Artık kızı öpen adam olamayacağımı biliyordum” sözlerini hatırlatmıştı. Yani ekranda farklı bir rolün peşinden gitmek istiyordu. Sizin de benzer bir noktadan geçip geçmediğinizi merak ediyorum.
T.C.: Ben hayata biraz farklı bakıyorum. Hayatı hikayeler ve olasılıklar üzerinden görüyorum. Yapmaktan keyif aldığım, ilgimi çeken o kadar çok şey var ki…
GQ: Geçen yıl Governors Awards töreninde Onur Oscar’ını aldınız ve
“Sinema için elimden gelen her şeyi yapacağım” anlamına gelen birkaç cümle sarf ettiniz.
T.C.: Bakın, ben sinemayı gerçekten çok seviyorum. İnsanların “Filmde sen varsan kesin iyi iş yapar” diye konuştuğu ortamlarda bulundum. “Sakın böyle düşünmeyin” diyorum. Biri çıkıp “Ama senin filmin…” dediğinde de hemen düzeltiyorum: “Hayır, hayır. Bu bizim filmimiz, dostum. Benim filmim değil.” Kısaca ortaya hepimizin yıllar sonra hatırlayacağı, mümkün olduğunca iyi bir sonuç çıkmasını istiyorum.
GQ: Durumu bu şekilde ifade ettiğinizde insanların sizi gerçekten anladığını düşünüyor musunuz?
T.C.: Ben her şeyini ortaya koyan biriyim, Zach. Hayat üzerime geliyorsa ben de onun üzerine gidiyorum. Hiç yarım yamalak yaşayan biri olmadım. Bir de hiçbir zaman “İşte zirve burası” demedim. Çünkü her zaman yeni bir hayal var. Bence hayali olmayan insan, yaşamamayı seçmiştir. 64 yaşında olsam da önümde deneyimleyeceğim daha birçok şey var.
GQ:Alejandro, Digger’daki karakter hakkında bir sorum var. Sizi zor erkek karakterlerin uzmanı olarak görüyorum. Tom, siz de elbette daha önce böyle karakterlerehayat verdiniz ama son dönemde daha çok ölümsüz diyebileceğimizMaverick, EthanHunt gibi tipleri canlandırıyorsunuz. Peki sizin için böylesine kusurları olan, ahlaki açıdan da oldukça çarpık bir karaktere, yani Alejandro’nun filmlerinde görmeye alışık olduğumuz türden bir adama dönüşmek nasıldı?
T.C.: Kategorileştirmek istediğinizin farkındayım. Ama ben hayata böyle bakmıyorum, sanat da bu değil. Her yeni proje öncesi yola çıkmak heyecan verici. Bu karakteri canlandırabilmek bir yana, kurabildiğiniz o koca dünya ve sinemaya yaklaşımınız da ayrıca olağanüstü. Ben her şeyi genellemektense özüneindirgemeyi, sadeleşmeyi seviyorum. Dolayısıyla bahsettiğiniz karaktere bakarken benim için eğlenceli olan buydu. Heyecan vericiydi. Sürekli, “Buraya nasıl ulaşacağız?” diye düşünüyorduk. Sonra da adım adım bir şeyler keşfetmeye başladık.
A.G.I.:Şunu söyleyebilirim Zach. Bu filme isterseniz kara komedi diyebilirsiniz. Komedinin çok ciddi bir iş olduğuna ve özenle kurgulanması gerektiğineinanıyorum. Benim için en zor şey samimi, gerçek, ağırlığı olan ve ayakları yere basan bu işin ruhunu oluşturabilmekti.
Film özünde eğlenceli ama aynı zamanda birbiriyle çelişen fikirleriele alıyor.Diyalogların ritmini ve bahsettiğim tüm bu şeyleri oyuncularla birlikte seyirciye aktarabilmek adeta bir caz ya da bale sahnesi yaratmaya benziyor. Örneğin diyalogların ritmi Howard Hawks tarzında. Bunun için yalnızca bedeninizi değil aksanınızı, kelimeleri nasıl kullandığınızı, sessizlikleri, duraklamaları ve her bir cümlenin arkasındaki niyeti de bilmeniz gerekiyor.
T.C.: Howard Hawks’tan söz ettiğimizde ikimiz de ne demek istediğimizi biliyoruz. Dışarıdan bakan biri, “Ben sadece hızlı konuşacağım” diye düşünebilir. Oysa bunun arkasında önce anlamanız ve sonra bir noktada özgürleşebilmek için bırakmanız gereken katman katman işleyenniyetler var. Ancak o zaman keşfetmeye ve gerçekten o beceri seviyesine ulaşmaya başlıyorsunuz. Yani işin içinde inanılmaz bir titizlik var.
GQ:Bu film Hollywood’un oldukça çalkantılı bir döneminde vizyona giriyor. Alejandro, daha önce Hollywood’un hazır hikayelere ve daha önce yaratılmış karakterlere fazlasıyla yaslanmasını eleştirdiniz. Şimdi ise tamamen özgün ve büyük bir filmle karşımızdasınız. Bu sizi endişelendiriyor mu? Yoksa umutlu musunuz? İçinde bulunduğunuz bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
T.C.:Hollywood’un tarihine baktığınızda defalarca batıp yeniden ayağa kalktığını, her daim iniş ve çıkışlar yaşadığını görürsünüz. Ben heyecanlıyım. Filmlerin geldiği noktadan, sinemanın bugün bulunduğu konumdan gerçekten heyecan duyuyorum.
GQ:Siz de mi?
T.C.: İnsanların sinemaya ne sıklıktagittiğine,ne istediklerine ve şu annerede olduğumuza bakıyorum. Sinema konusunda gerçektençok heyecanlıyım.
A.G.I.:Açıkçası insanların filme nasıl tepki vereceğini görmek için sabırsızlanıyorum. Bu noktaya gelebilmek, bu filmi yönetmek için gereken becerileri edinmek tam 25 yılımı aldı. Belki 10 yıl önce bu filmi yapamazdım. Bugüne kadar öğrendiğim, tecrübe ettiğim ne varsa hepsini ortaya koydum.
T.C.:Her şeyimizi ortaya koyduk. Elimden gelenin en iyisini yaptım.
Zach Baron, GQ’nun senior özelprojelereditörüdür
Bu röportaj, biri Tom Cruise ve Alejandro G. Iñárritu’yla, diğeri Cruise’la baş başa gerçekleştirilen iki ayrı söyleşiden oluşuyor. İki söyleşi burada bir araya getirilerek yeniden düzenlendi.
PRODÜKSİYON KREDİLERİ
Fotoğraf: Mario Sorrenti
Styling: George Cortina
Skin: Bruce Grayson for QMS Medicosmetics
Saç: Jennifer Harling
Set Tasarımı: Philipp Haemmerle
Tailoring: Susanna Badalyan
Prodüksiyon: North Six