Getty

İnsanoğlunun bana çok komik gelen bir özelliği var. Sahip olduğu şeylere var oluşundan beri hep sahipmiş gibi davranıyor. Şu an karşı karşıya olduğu kaygıları ise insanlığın çağlar boyu yaşadığını sanıyor. Mesela sıcak suyu son 135 yıldır evlerimizde kullanabiliyoruz. Eskiden akşam ayaklarını uzatmışken bir anda “Şöyle bir sıcak duş alayım” deseniz, o kadar odunu kes, kazanı ısıt filan, rahatlamaktan çok bel fıtığına sebep olurdu. Bu topraklarda anca hamama gideceksin de göbek taşında terleyeceksin.
Klima mesela. Sadece son 100 yıldır insanlığın kullanımında. Modern klimanın mucidi Willis Carrier’den Allah razı olsun, bir kez de buradan rahmetle analım. Ama bildiğiniz üzere insanlık eskiden yelpazeyle filan idare etmek zorundaydı.
Ya da 100 yıl önce penisilin bulunana kadar olan dönemde iltihap kaptığınızda ölüyordunuz. Direkt kaput. Öyle “Gideyim doktora da bir antibiyotik yazdırayım” yok. Bugünün problemi mi? Asla değil. Hatta bugün, “Gereksiz yere antibiyotik almayın” diye tabelalar asıyorlar.
Ortaçağ’daysa kılıç sallayan bir adam için bir kutusu bile hayat demekti. Bugün milletin ecza dolabını açsanız gereksiz alınmış ve tarihi geçmek üzere sabırla bekleyen bir kutu antibiyotik mutlaka bulursunuz.
Kaygılar da böyle değişiyor işte. Eski çağlarda yolda yürürken en büyük korku kaçırılmaktı. Şimdiyse yolda yürürken en büyük kaygı, “Bir şey kaçırıyor muyum?”
Zaman bir icat. Hesap kitap yapmak için çağlar boyu bir sürü değişikliğe uğrayarak bugünlere gelmiş uydurma bir ölçü birimi. Uydurma evet. Takvim, haftalar, günler ve yıllar… Hepsi uydurma. Uzun zaman da üstüne tartışılmış, siyasete filan konu edilmiş, güçlünün kafasına göre ortaya attığı ortak insanlık kuyusudur zaman.
Zaman bir icat. Hesap kitap yapmak için çağlar boyu bir sürü değişikliğe uğrayarak bugünlere gelmiş uydurma bir ölçü birimi. Uydurma evet. Takvim, haftalar, günler ve yıllar… Hepsi uydurma. Uzun zaman da üstüne tartışılmış, siyasete filan konu edilmiş, güçlünün kafasına göre ortaya attığı ortak insanlık kuyusudur zaman.
Jül Sezar gelir, “Temmuz en uzun ay olsun” der. Eski Roma imparatoru Augustus gelip “Benim neyim eksik, benim ayım ağustos da 31 çeksin” der. Sonra ayıkla pirincin taşını. Şubatın ne günahı vardı? Güçlü olmamaktı herhalde. Her şeyde olduğu gibi sesini çıkaramayandan takvimi icat ederken bile günlerini çaldılar. Gün dediğin güneşin doğuşu ve batışıdır. Tamam 24 saat bir şekilde sağda solda kullanılıyordu ama resmi olarak uluslararası alanda kabul görmesi 1884. Aslında ne kadar yakın. Üstelik dün akşam ne yediğimiz bile bu kadar uzak gelirken…
Herkesin bu kadar yoğun yaşadığı, sürekli hareket halinde olup yemek yerken bir şey izlediği, yürürken bir şey dinlediği, sol eliyle yabancı dil öğrenirken sağ eliyle test çözdüğü, kimsenin hiçbir şeye asla vakit bulamadığı bugünlerde birine gidip, “Sana doğum günü hediyesi olarak ekstra bir 24 saat aldım” desek herhalde bu hediyeye düşmeyecek kimse yoktur diye düşünüyorum.
24 saat hatta çok bonkörce, üç beş saate bile razı gelecek, mutlu olacak durumdayız. Aşkı, meşki, sadakati, romantizmi filan geçtik bence. Bir yetişebilsek olduracağız ama hiçbir şeye yetişemiyoruz ki...
Buluşsak konuşacağız ama buluşamıyoruz. Konuşsak sevişeceğiz ama bir türlü denk getiremiyoruz. Aşk bir yerlerde var ama onu arayacak vakit yok. Konum atsalar belki geleceğiz ama elimizdeki işleri bir türlü bitiremiyoruz. Baksak göreceğiz ama işten güçten kafamızı kaldıramıyoruz. Yürüyen merdivende sağ tarafta duranlara imrenerek baktığımız şu çağda sürekli koşuyoruz ama benim en çok merak ettiğim konu şu: Neyi kovalıyoruz?
İskandinav mitolojisinin parlak çocuğu, en güçlü tanrılarından Thor’un çok güzel bir hikayesi var. Bizim çekiçli Nordik tanrı bir gün devler diyarında gezerken bir büyücü devler kalesine denk gelir. Orada artistlik yapar. Elinde içeceği, “Sizi şöyle yenerim, böyle ezerim, hangi yarışmada isterseniz yarışırım” diye atıp tutar. Bu devler de büyücüdür. Onu dört yarışmada birlikte yarışmaya davet ederler. Birincisi yeme yarışıdır. Buna kurnazlık ve hile tanrısı Loki katılır. Bugünün anlam veremediğim altın veren restoran yarışmaları gibi ne kadar çok ve hızlı yese de rakibi Loki’yi geçemez. İkincisi koşu yarışıdır. Thor efendisi olduğu yıldırım kadar hızlı koşsa da Hugi’ye yetişemez. “Dur ağzın kurudu” der ve bir küçük boynuzda su verirler. “Bunu bitir, gel bir de bizi bitir” derler. Thor önce güler. Sonra lıkır lıkır içse de bırakın bitirmeyi, adamakıllı azalmasını bile sağlayamaz.
Herkesin bu kadar yoğun yaşadığı, sürekli hareket halinde olup yemek yerken bir şey izlediği, yürürken bir şey dinlediği, sol eliyle yabancı dil öğrenirken sağ eliyle test çözdüğü, kimsenin hiçbir şeye asla vakit bulamadığı bugünlerde birine gidip, “Sana doğum günü hediyesi olarak ekstra bir 24 saat aldım” desek herhalde bu hediyeye düşmeyecek kimse yoktur diye düşünüyorum.
Son yarışma için de karşısına Elli adında bir yaşlı teyze getirirler. “Onunla güreş tutacaksın” derler. Thor önce dalga geçtiklerini zanneder ama bakar durum ciddi. Bir el ense çeker ama bizim nine Thor’u yerden yere vurur. Thor örselenmiş şekilde evine geri döner.
Sonra bu hikayenin iç yüzünü öğreniriz. Büyücü devler aslında doğanın güçlerini insan kılığına sokmuşlardır. Yemek yarışındaki obur Loki yangındır. Kimse onun gibi yiyip yutamaz. Ülkemizin ve dünyanın da acı şekillerde öğrendiği gibi, yangın bir başladı mı, onun karşısında hiçbir güç duramaz.
İkinci yarışmadaki koşucu Hugi, insanın kafasının içindeki düşüncelerdir. Kimse kafasının içindeki düşüncelere yetişemez. Onlarla yarışmak sadece kişiyi geride bırakır. Aynı bugün, bir şeyleri sürekli kaçırdığımızı bize sayıklayan düşüncelerimiz gibi…
Üçüncü boynuz dünyadaki tüm sulardır. Siz ne kadar içmeye, (yani öğrenmeye) çalışsanız da dünyanın tüm denizlerini içemezsiniz. Okyanustan alacağınız birkaç damladır ancak. Onunla mutlu olmayı öğrenmelisiniz.
Dördüncü yaşlı nine de zamandır. Zamana kimse galip gelemez.
Canım Thor lafım sana. Gidip orada burada milletle sidik yarıştıracağına zamanın tadını çıkar. Her şeye yetişmeye çalışırsan kendine vaktin kalmaz. Edebinle iç, iki yudum al, bitirmek için değil, tadına varmak için şu hayat sofrasına otur.
Unutma, kafanın içindeki seslerle yarışmayı bırakmadıkça hep geride kalacaksın. Haydi kal sağlıcakla…