İllüstrasyon: Alicia Tatone
“Keannaissance” olarak bilinen Keanu patlamasının zirve dönemi geride kalmış olabilir, ancak Keanu Reeves onlarca yıla yayılan kariyeri boyunca yaptığı şeyi yapmaya devam ediyor: her seferinde sade ama güçlü performanslar sunmak. Elbette bu listedeki filmlerin önemli bir kısmı genel anlamda pek iyi değil. Ancak filmografisinin en zayıf örneklerinde bile Reeves hiçbir zaman kötü bir performans sergilemiyor. Aynı zamanda inanılmaz üretken bir oyuncu. Her yıl birden fazla filmde yer alıyor. Bu durum hayranları için harika, fakat tüm filmlerini sıralamak zorunda kalan yazarlar için pek de öyle değil.
Reeves uzun yıllardır izleyicileri etkisi altına almayı başarıyor çünkü o gerçekten benzersiz bir yıldız. Bukalemun gibi değişebiliyor, ama aynı zamanda hep kendisi olarak kalıyor. Oyunculuk tarzı kimseye benzemiyor ve bu da onu ekranda bu kadar güçlü kılıyor. The Matrix ve Speed gibi testosteron dolu aksiyon filmleri onu zirveye taşıdı, ancak asıl değerli performansları kırılgan, empatik ve duygusal olabildiği projelerde ortaya çıkıyor. Bu Keanu Reeves’in dünyası ve biz sadece içinde yaşıyoruz.

Hiç kimse, ne Keanu ne ben ne de siz, buna maruz kalmayı hak etmiyoruz.

Y kuşağının yüzeysel olduğu gözlemine dayanan bir "mumblecore" özentisi, sanki bunu daha önce hiç duymamıştık

Reeves’i tipinin dışında, hafızasını kaybettiği çılgın bir mezuniyet gecesinin ardından Los Angeles’ta ne olduğunu çözmeye çalışan bir lise ineği olarak görmek eğlenceli. Ancak bu John Hughes tarzı komedinin ırkçı stereotiplere başvurması neden unutulduğunu açıklıyor.

Reeves’in nadir kötü karakterlerinden biri olarak sadist bir seri katili canlandırdığı bu gerilim filmi kariyerinin en büyük hayal kırıklıklarından biri. Üstelik bu rolü isteyerek kabul etmediği söyleniyor. Bir arkadaşının onun imzasını taklit ederek sözleşme imzaladığına dair dedikodular var.

Reeves’in Buddha rolünde yer alması, üstelik yoğun makyaj ve Hint aksanıyla, Bernardo Bertolucci’nin bu spiritüel epik filmini izlenemez hale getiriyor.

Keanu Reeves iyi bir dövüş sanatları filmini sever. (Bkz. Man of Tai Chi.) Ama bu onlardan biri değil.

Exposed’un aslında ne olmayı amaçladığına dair burada bazı izler var: New York’taki Dominik topluluğunu merkezine alan, polis şiddeti ve kitlesel hapsetme gibi meselelerle yüzleşen samimi bir drama. Ancak stüdyonun sert müdahalesinin ardından (film, Reeves’in küçük rolünün başrole yükseltildiği klişe bir gerilim filmine dönüştürüldü), yönetmen Gee Malik Linton adının filmden kaldırılması için dava açtı.

Gus Van Sant’in My Own Private Idaho sonrası filmi, Uma Thurman’ın dev sahte başparmakları kadar garip.

Eli Roth’un bu ev istilası korku filminde Reeves bir noktada “What the fuck?” diye bağırıyor. Aynı tepkiyi bende de verdim.

Mizojiniye meyilli bu spor komedisi pek iyi yıllanmamış.

Tam anlamıyla 90’lar işi. Çünkü filmde kimse internetin nasıl çalıştığını bilmiyor gibi görünüyor.

Biraz True Romance, biraz erken dönem Tarantino. Ama sonuç tamamen gangster romantizmi.

LAPD içindeki yozlaşmayı konu alan bir David Ayer filmi. Ne kadar da şaşırtıcı.

Reeves, Kenneth Branagh’ın sıkıcı Shakespeare uyarlamasında tamamen yanlış bir seçim.

Jane Fonda’nın egzersiz videolarını andıran estetikte bir jimnastik filmi. İçinde 21 yaşındaki Keanu Reeves’in rap yaptığı bir sahne var.

Reeves burada Beat kuşağı figürü Neal Cassady’nin arkadaşlarından birini canlandırıyor. Ama film o kadar akılda kalıcı değil ki izledikten beş dakika sonra unutuluyor.

Reeves burada konuşan bir çalıyı, “Sage” adlı karakteri canlandırıyor. Neden olmasın.

Reeves’in erken dönem asi karakterleri genelde birbirine benzer. Ancak bu filmdeki karakter istisna. Omuz hizasında uzun saçları ve bir tarafı kazınıp gümüşe boyanmış haliyle oldukça dikkat çekici.

Kimsenin Keanu’yu Batman olarak düşünmemiş olması gerçekten şaşırtıcı.

Güçlü oyuncu kadrosu ve ilginç konusu için izleyin. Sonra sıkılın. Ama Rachel Weisz ve Reeves’in yaşlı bir evli çift gibi davranmalarını görmek için bekleyin.

Bunun yerine John Wick'i izleyin.

Rob Lowe’un başrolünde olduğu bu buz hokeyi komedisinde genç Keanu Reeves’i ve Fransız-Kanada aksanını yakalamaya çalışın.

İki sıradan spor komedisinden biraz daha iyi olanı. En güzel sürprizlerden biri, çocuk yaşta Michael B. Jordan'ı görmek.

John Green romanları ortaya çıkmadan önce çekilmiş bir John Green hikâyesi gibi.

Sam Raimi imzalı bu doğaüstü gerilim tam anlamıyla yükselmeyi başaramıyor, ama Reeves’i farklı rollerde görmek her zaman ilgi çekici. Burada cinayetle suçlanan şiddet eğilimli bir kocayı canlandırıyor.

Anoreksiya ile mücadele eden genç bir kadına yardım eden bir terapist rolünde Reeves’in yapacak pek bir şeyi yok. Üstelik bu rolü daha iyi bir filmde zaten oynamıştı.

Aziz Ansari, Seth Rogen ve Reeves bu varoluşsal komedide bir araya geliyor. Wings of Desire ile It’s a Wonderful Life karışımı gibi duruyor, kulağa olduğundan çok daha eğlenceli geliyor.

70’ler tarzı etkileyici bıyığıyla Reeves, The Dream adlı karizmatik bir tarikat liderini canlandırıyor. Ve evet, gayet yerinde bir seçim.

Büyük bir ahlaksız karakteri oynama fırsatını kaçırmayan Reeves, Nicolas Winding Refn’in Los Angeles modellik dünyasına dair tartışmalı filminde kısa süreli sahnelerinde bile dikkat çekiyor.

Yabancıların sahte bir evlilik yapıp sonra gerçekten aşık olması, romantik filmlerin en saçma klişelerinden biri. Ama yine de izlemek istiyorum.

Bu bilim kurgu yeniden çevrimi kötü şöhretiyle hatırlanıyor olabilir, ama en azından Reeves gizemli bir uzaylı rolü için oldukça doğru bir seçim.

Reeves’i Speed filmindeki rol arkadaşı Sandra Bullock ile yeniden buluşturan bu romantik filmde mantık aramamaya çalışın.

Bu John Wick yan hikâyesi, aksiyon serisinin baş karakteri olmadan da ayakta kalıp kalamayacağını test ediyor ve kısmen başarılı oluyor. Ancak filmin büyük ölçüde Reeves’in kısa ama önemli bir görünümüne dayanması, ne kadar genişlerse genişlesin bu suç evreninin hâlâ John Wick’e ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Neredeyse tamamı mahkeme salonunda geçen bir filmin sıkıcı olmaması, büyük ölçüde Reeves’in karizması sayesinde.

Evet Keanu, bana Çehov'u oku.

Belki de John Wick’in tam zıttı olan bu rolde Reeves, işi beceremeyen bir tetikçiyi canlandırıyor. Lawrence Kasdan’ın slapstick tarzındaki bu komedisinde tamamen yetersiz bir suikastçı.

Francis Ford Coppola’nın dönem korku filmi, Reeves’in İngiliz aksanıyla ünlü. (Aslında söylendiği kadar kötü değil.) Ama teknik olarak Reeves ile Winona Ryder’ın düğün videosu sayılması ekstra puan kazandırıyor.

Al Pacino şeytan, Keanu da Keanu. Daha ne söylenebilir?

Glenn Close ve John Malkovich gibi dev isimlerle aynı sahneyi paylaşmak kolay değil. Ama Reeves’in kırılganlığı, entrikacı aristokratların güç mücadelesini konu alan bu filmde onu etkili bir kurban haline getiriyor.

Reeves’in daha fazla romantik başrol oynamamış olması büyük kayıp. Bu filmde Robin Wright’ı etkileyen bir kasiyer olarak oldukça çekici.

Alaycı bir tona sahip bu romantik komedi, büyük ölçüde o ünlü evlilik söylentisi sayesinde konuşuldu. Ama Reeves ile Winona Ryder’ı tekrar bir arada görmek ve 90 dakika boyunca tartışmalarını izlemek oldukça keyifli.

Nostalji odaklı devam filmleri arasında üçüncü Bill & Ted filmi en kötü örneklerden biri değil. Covid yazında çıkan film, “birbirinize iyi davranın” mesajıyla her zamankinden daha anlamlıydı.
Mike Mills’in ilk uzun metraj filminde Reeves, sakin varlığı ve bilgeliğiyle başroldeki gence rehberlik eden bir ortodontisti canlandırıyor. Umut dolu monoloğunu şu doğaçlama cümleyle tamamlıyor: “Asıl mesele, bir cevabın olmadan yaşamayı öğrenmek… sanırım.”

Dünyanın en ünlü Kanadalısından başka kim Kanada’nın en büyük dublörüne ses verebilirdi?

Johnny Utah. Suçla mücadele ediyor ve Patrick Swayze ile sörf yapıyor. Genelde homoerotik alt tonlarla birlikte.

Sorunlu gençliğin rahatsız edici bir portresini sunan River’s Edge, 1987’de izleyicileri sarsıp huzursuz etmişti; Reeves ise ilk büyük rolünde, uzun kariyerinde nadir görülecek ölçüde ürkütücü bir ahlaki kayıtsızlık sergiliyor.

Romantik komedi olarak pazarlanıyor. Aslında Diane Keaton’ın yakışıklı doktor Keanu Reeves’i bırakıp Jack Nicholson’ı seçtiği bir korku filmi.

River’s Edge gibi, Reeves’in kariyerinde istisnai bir parıltı. En yakın arkadaşının ölümünü kabullenmeye çalışan bir genci sade ama duygusal bir performansla canlandırıyor.

İnternetin adeta var ettiği bu Netflix romantik komedisi bize kabus gibi bir senaryo sunuyor: Keanu Reeves bir “asshole”. Oyuncunun kendisinin abartılmış bir versiyonunu oynadığı 15 dakikalık cameo’su hem unutulmaz hem de çok komik. Çünkü Reeves hakkındaki algımızla oynuyor. Saf ve iyi biri gibi görünüyor ama aslında tamamen çözülemeyen bir karakter. Daha da önemlisi, tamamen Asyalı-Amerikalı oyunculardan oluşan bir kadroda yer alması, Reeves’in kendi Asya-Amerikan kimliğini yeniden sahiplenmesine olanak tanıyor.

Reeves’in yönettiği ilk ve şu ana kadarki tek film. Ve bu biraz üzücü çünkü film çılgınca. Megalomanyak bir milyoner, Tai Chi ustası bir dövüşçüyü yeraltı dövüş organizasyonuna dahil ediyor. Reeves dövüş sanatları filmlerine büyük saygı duyuyor. Uzun planlarla çekilmiş, özenle koreograflanmış sahneler ve farklı dövüş stillerinin otantik temsilleri bunu gösteriyor. Aksiyonun kendi kendine konuşmasına izin veriyor.

Reeves’in iblis avlayan bir dedektifi canlandırdığı bu başarısız DC çizgi roman uyarlaması, ciddi bir yeniden değerlendirmeyi hak ediyor. Yoğun dijital efektler bugün iyi durmuyor ve kaynak materyale de pek sadık değil, yine de oyuncunun kariyerindeki en keskin yalnızlık incelemelerinden biri olarak öne çıkıyor. Cehennemin alev alev yanan ıssızlığında dolaşırken neredeyse huzurlu görünüyor, sanki kaderiyle barışmış gibi.

Ron Howard’ın toplu oyuncu kadrolu komedisinin altında ince bir erkeklik anlatısı var. Reeves’in canlandırdığı Tod, amaçsız gibi görünen bir karakter. Ama sevgilisine ve ailesine olan bağlılığıyla beklentileri boşa çıkarıyor. Ailenin en küçük çocuğu için bir baba figürü olmayı üstlenirken, baskıcı bir babanın bir çocuğa neler yapabileceğini çok iyi biliyor. “Bir köpek almak için ehliyet lazım, araba sürmek için ehliyet lazım. Hatta balık tutmak için bile ehliyet lazım. Ama herkes baba olabiliyor,” diyor ve ardından tekrar aptal moduna dönüyor.

Keanu Reeves’te garip bir özellik var. Vücudunun hareketleri ve konuşma ritmi, kendi bedeninde tam rahat olmayan birini andırıyor. Ama Speed’deki kahraman karakteri Jack Traven böyle değil. Neyse ki film yeterince absürt. Reeves hiçbir zaman sıradan insanları oynamak için en uygun oyuncu olmadı. Ama otoyolda 50 metrelik boşluğu aşan bir otobüs sahnesi gibi şeyler herkesi bir araya getirir.

Keanu’yu hafife almak büyük hata. İlk John Wick, Reeves’in The Matrix’teki dublörleri tarafından yönetildi. Emekli bir tetikçinin öldürülen köpeğinin intikamını almak için her şeyi yapmasını anlatıyordu. Beklenmedik bir başarı elde etti. Devam filmleri ve yan projelerle büyüdü. Ve Reeves’i yeniden bir aksiyon yıldızı haline getirdi.

Richard Linklater’ın Philip K. Dick uyarlamasında tasvir edilen gelecek, günümüzden çok da uzak görünmüyor. Uyuşturucuya karşı savaş kaybedilmiş. Reeves’in canlandırdığı gizli ajan, halüsinojenik bir maddeye bağımlı bir topluluğa sızıyor. Ama kendisi de bağımlı hale gelerek kimliğini kaybediyor. Rotoskop animasyon sayesinde Reeves sahnelerde adeta süzülüyor. Psikolojik çöküşü filmin görsel dünyasına da yansıyor. Hipnotize edici ve neredeyse bağımlılık yaratan bir film.

Serinin dördüncü filmi her açıdan daha büyük ve daha iyi. Daha yoğun aksiyon, daha fazla mekân ve daha güçlü duygusal derinlik. Serinin en unutulmaz sahnelerinden biri, Reeves’in Paris’teki Sacré-Cœur merdivenlerinden defalarca yuvarlandığı sahne.

Bill S. Preston Esq. ve en yakın arkadaşı Ted “Theodore” Logan altın kalpli iki aptal. Zaman, ölüm sonrası ve cehennem arasında geçen maceraları bu filmleri kült klasik haline getirdi. Reeves daha sonra daha karanlık rollere yöneldi. Ama saf ve aptal Ted karakteri her zaman en ikonik rollerinden biri olarak kalacak.

Birçok devam filmi meta anlatı kullanır. Ama çok azı bunu bu kadar düşünceli yapar. İlk Matrix’in pop kültürü değiştirmesinden 22 yıl sonra Lana Wachowski, serinin varlığını ve endüstrinin fikri mülkiyet takıntısını sorguluyor.

Keanu Reeves denince akla Neo gelir. Simüle edilmiş bir kölelik düzeninden dünyayı uyandırmakla yazgılı Seçilmiş Kişi olarak Neo, sıradan biri olarak başlar, zamanla efsaneye dönüşür ve kaderi onu bu role iter. The Matrix pek çok açıdan devrim niteliğinde bir film; devam filmleri aynı parlak itibara sahip olmasa da etkileri o günden bu yana bilim kurgu ve aksiyon sinemasında hissedilmeye devam ediyor.

Reeves’in kariyerinin büyük bölümünü oluşturan o ölçülü performanslar sıklıkla donuk ya da ruhsuz diye yanlış yorumlanır. Oysa bu, cazibesinin bir parçasıdır; yargılaması zor, çözülmeyi bekleyen bir bilmece gibidir. Gus Van Sant’in karanlık ve bir o kadar da güzel filmi My Own Private Idaho’da Reeves, River Phoenix’in canlandırdığı narkoleptik hustler Mike’ın arzuladığı, ulaşılması güç varis Scott rolünde kariyerinin zirvesindedir. Scott kapalı ve çözülemezdir; niyetlerini anlamaya çalıştıkça daha da çekici hâle gelir. Scott’ın Mike’ın sevgisine karşılık vermesini umarız ve Reeves zaman zaman buna inanmamızı sağlar, ta ki hazırlıksız yakalanana kadar. Son derece yürek parçalayıcıdır.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.