Lionel Richie ile skora giden yollar

50 yıllık kariyerinde 100 milyondan fazla albüm satan, yaşlanmayan süperstarla hayatının inişlerini, çıkışlarını ve evet, aşklarını konuştuk.

08 Ekim 2017

Lionel Richie ile skora giden yollar

Beverly Hills’te bir öğleden sonra. Lionel Richie varaklı eşyalarla dolu, Venedik mimarisinden esintiler taşıyan malikanesinde, kahvaltı niyetine, elinde tuttuğu bardaktan pipetle bir şeyler içiyor. Bir yandan da, “İçtiğim diyet çikolatalı bir smoothie” diyerek açıklıyor: “Denemeni tavsiye etmem çünkü o zaman bu röportaj uzun sürmez. Kahveye ne dersin?”

Mantıklı bir seçim olduğuna karar veriyorum ve müzisyenin, ünlü Playboy malikanesiyle arasında yalnızca birkaç ev bulunan, Los Angeles Country Kulübü’ne bakan bir manzaraya sahip, Rönesans stilini yansıtan evinin uzak bir köşesine doğru gönderilen hizmetliyi izliyorum. Az sonra bana, daha az gösterişli bir içecek sunacak.

Ondan çeyrek asır küçüğüm ancak 68 yaşındaki Richie, insan biyolojisinin tüm kurallarını çürüten bir adam. Öyle ki, Hello şarkısının klibini hatırlarsanız eğer, 1980’lerdeki imajı gerçekten kötüyken, şimdilerde çok tuhaf bir şekilde eski halinin daha genç bir versiyonunu andırıyor.

Islak permalı saçları çoktan tarihe karıştı ve bunun yerine kısa, göz alıcı saçlar geldi. Dudağının altında, bıyığına eşlik eden az bir sakal var. Bill Cosby tarzı kazakların ve Dancing on the Ceiling klibindeki vintage pantolonların yerini ise mavi jean pantolon ve beyaz polo yaka bir tişört almış. Daha etkileyici olansa hâlâ iş yapıyor olması. Mesela bu yaz Glastonbury’de bir performans gerçekleştirdi. Biletleri çok önceden tükenen bir konser turnesine çıktı ve Brit Ödülleri’nde sunuculuk görevi ona verildi. Anlayacağınız, inzivaya çekilmek yerine, her zaman olduğu gibi çok meşgul bir adam o.

Kariyeri boyunca elde ettiği 200 milyon dolar serveti, şüphesiz ki Richie için zamanın akışını yavaşlatmış. Tahminimce, güzelliğiyle büyüleyen model sevgilisi Lisa Parigi’yle hâlâ beraber. Parigi, sevgilisi 1968’de Tuskegee, Alabama’da kurulan The Commodores’la ilk zirve albümü Slippery When Wet’i piyasaya çıkardığında, büyük ihtimalle daha doğmamıştı.

50 yıla kaç kadın sığar?

Bugün buraya bir şey tartışmaya geldik. Nasıl söylesem...

Sayıları...

Şöyle diyelim, Richie yola ilk çıktığından bu yana 50 yıl geçti ve bu 50 yıl, onun yatak odasında da belli bir moda girmesine yardımcı olmuş.

Kayda geçsin diye söyleyelim, Richie’nin bu alandaki marifetleri Olimpos tanrısıyla yarışacak cinsten. Elbette 50 yıla kaç kadın sığdırdı bilemeyiz ancak komşusu Hugh Hefner, Richie’nin yatak odası skorunun 1000’i, hatta Mick Jagger’in 4 bin olduğu iddia edilen skorunu aştığını söylüyor. Bazılarıysa Warren Beatty için iddia edilen 12 bin 775’le Kübalı diktatör Fidel Castro’nun inanılması gerçekten güç 35 bini arasında bir yere yerleştiriyor. Detaylar hakkında çekingen davransa da, Richie de skorunun büyük olduğunu reddetmiyor.

“Turlar ilk başladığında” diye anlatıyor The Commodores’la olan dönemi: “Bir yıl içinde birçok şehirde 1000, belki daha da fazla konser vereceğimizi biliyorduk. O yüzden karar verdik: Dünyadaki bütün kadınlarla sevişecektik. Görev beyanımız buydu.” 

“Peki skor tuttu mu?” diye soruyorum. “Hayır, hayır, hayır” diye karşı çıkıyor. “Yani... Hepimiz bunun sayısını tuttuk, evet. Üniversiteli çocuklardık ve kesin bilgileri seviyorduk. Başlarda sabah bir kadın, öğleden sonra bir kadın, akşam bir kadın daha. Harikaydı. Her şey müthiş gidiyordu. Ama sonra birden beşinci konser geldi ve kendimi şu durumda buldum: Herkes odamdan defolsun! Bu yüzden kadınlar bitti ve bu kez uyuşturucu çekici gelmeye başladı. Çünkü o şeyin sana dayanma gücü verdiğini düşünüyorsun. Peki ama nereye kadar? Elbette bunun ardından rehabilitasyon seansları geldi; sahnede düşmeler, gösterinin yarısında bayılmalar...”

Richie, şimdi bir keşiş hayatı yaşıyor olmasa da, yaşının da vermiş olduğu olgunlukla daha sakin bir dönem geçiriyor. “Artık aşkla baştan çıkarma işindeyim!” diyerek o çok rahat döneminin hızlı bir şekilde sona erdiği konusunda üsteliyor.

Peki ne oldu da o her kadınla birlikte olma dürtüsünden kurtulup ayakları yere bastı? “Bunu yapan seks de değildi, uyuşturucu da” diye açıklıyor: “Bunu yapan bebeklerdi. Aman Tanrım! O telefonu alışınız ve birinin ‘Hey tahmin et n’oldu? Hamileyim!’ demesi... Korku, şok ve dehşeti aynı anda hissediyorsunuz. İşte bu tarz telefonlardan sonra elimde tuttuğum silahın dolu olduğunu fark ettim. O andan önce aklına gelen her şeyi yapıyorsun. Sonraysa ‘Kahretsin, silah dolu!’ diyorsun. Sonra diğer gruplardaki adamlardan türlü hikayeler duymaya başlıyorsun: Çocuğumla tanışmaya Philadelphia’ya gittim, çocuğumla tanışmaya New York’a gittim... Böyle şeyler her 19 ya da 20 yaşındaki insanı korkuya düşürür. Bir sürü kişi umursamadı. Ama neyse ki The Commodores’un o konuda farklı prensipleri vardı. Bizim bazı temel kurallarımız vardı. Her ne kadar tehlikeli adamlar olduğumuzu düşünmek hoşumuza gitse de, gerçekten tehlikeli olan adamlar kadar tehlikeli değildik. Biz sert adamların tam tersine, prestijli üniversite çocuklarıydık.”

Skora giden yollar

Lionel Richie’yle vakit geçirince, adının neden Giacomo Casanova ve Lord Byron’la birlikte, dünyanın en baştan çıkaran erkekleri arasında geçtiğini anlamak zor değil. Otomobille evinin kale kapısını andıran girişinden girip, zeytin ağaçlarıyla döşeli, daire biçimindeki malikanesine geçmek bile insanı belli bir düşünce yapısına sokmaya yetiyor.

İçeri girdiğinizde soft rock ve ağır parfüm kokusu, mermer koridorlarda geziniyor. Her masada orkideler ve güller var; Richie’nin Obama’larla, Nelson Mandela’yla, Michael Jackson’la ve Leonardo DiCaprio’yla fotoğrafları...

Sonra birden, vay canına, en özel odaya giriyorum: Altın sandalyeleriyle, mor keçe bilardo masasıyla ve üstünde insan hakları aktivisti Malcolm X’in portre heykelinin olduğu parıldayan büyük piyanosuyla, en özel odadayım. Richie, beyaz çoraplı ayaklarıyla birkaç metre önümde kapıdan içeri adım atıyor. İçeride uğuldayan bir şömine, Truva atı heykeli ve tahta benzeyen bir duş da var.

Bu tarz eşyalar olmadan bile, fırsat verilse Richie’nin herhangi bir romantik anlaşmadan kârlı çıkabileceği hissine kapılıyorsunuz. Müzikal yeteneğinin yanı sıra kendisi ekonomi mezunu, tenis dehası, ruhani liderlerin ve diktatörlerin arkadaşı (en adı çıkmış misafiri merhum Libyalı diktatör Kaddafi’ydi) ve dünyadaki hemen hemen bütün ülkeleri gezmiş bir özel jet pilotu... Öyle ki, politik bilimlerden iç mimariye ve günlük tıraş rutininde losyon kullanmanın önemine kadar seçebileceğiniz her konuda fikrini sunabilir. Kendisi de “skor”a müthiş sohbet becerileri olmadan ulaşılamayacağını itiraf ediyor.

“Asıl olay 12, maksimum 15 dakika sürüyor” diye açıklıyor: “Ondan sonra işinize yarayan başka şeyler de olmasını ümit etseniz iyi olur, çünkü ‘Hey bebeğim’ tarzı laflar 30 dakika sonra çok demode kalmaya başlayacak. O diğer şeylere de sahip olmalısınız. Biraz stil sahibi, esprili ve keyif veren biri olmakla ilgili aslında her şey.”

Başlangıçta, tabii ki Richie bunların hepsine sahip değildi. Irkçılık yüzünden bölünmüş, Alabama’nın Tuskegee bölgesinde büyüyen küçük Richie, tanım olarak ikinci sınıf bir vatandaştı. Dahası, Tuskegee o zamanlar Amerikan hükümetinin ücretsiz tıbbi tedavi gördüğünü düşünen siyah erkekler üzerinde deney yaptığı bir kentti.

Bu erkekler, tedavi edilmeyen frengi hastalığının gelişimi üzerine olan çalışmada deney fareleri olarak kullanılıyorlardı. Irksal bir nefret eylemi olarak tarihte yerini alan deneye Richie’nin ailesi maruz kalmasa da bu olay, şimdilerde Barack Obama’yla dost olsa bile, onun bir daha asla hükümete güvenmemesine neden oldu.

Richie’nin ailesi tamamı siyah nüfustan oluşan Tuskegee Enstitüsü Üniversitesi’nin kampüsünde yaşayan piskoposlardı. Büyükannesi bir klasik piyanistti. Babası Savunma Bakanlığı için çok gizli silah danışmanlığı yapıyordu. Richie de sivil savaşlardan sonra çıkan ırkçı Jim Crow yasalarına karşı, İkinci Dünya Savaşı’nda savaşan bir siyah pilotlar birliği olan Tuskegee Havacıları’nın adını onurlandıran Hava Öncülüğü üyesiydi.

Okuldaysa öğretmenleri onun probleminin fazla hassas olması olduğunu söylüyorlardı. Ayrıca sınıfta yüksek sesle yazı okumaktan çekinen Richie’nin, aynı zamanda okulunun hızlı okuma şampiyonu olmasını tuhaf bulmuşlardı. İşin gerçeği, onda dikkat eksikliğinden kaynaklanan hiperaktivite olduğuydu fakat bu, yalnızca yıllar sonra çoğunluk tarafından bilinecekti.

İşte o an: Söyle bebeğim!

Joliet, Illinois’ye taşındığında işler pek de iyiye gitmedi. Babası bir bomba fabrikasında iş bulmuştu ve o zamanlar Vietnam’da durumlar gitgide gerginleşiyordu. Babası, Washington’da savunma şefleriyle görüşmeleri veya Güneydoğu Asya’daki gizli görevleri için günlerce gözden kaybolurdu. Richie ise onun geç saatlere kadar çalıştığını zannederdi. Kız arkadaş edinme çabalarıysa hep kötü sonuçlanıyordu.

“Hello’yu yazmamın bir nedeni var” diye espri yapıyor: “Kızlar beni aramıyordu. Onlar sporcu tiplerin peşindeydi. Ben koşmak için fazla yavaştım, futbol için fazla minik, basket oynamak içinse fazla kısa. Sonra Vietnam Savaşı başladı. Babam bir gün bana geldi ve dedi ki, ‘Üniversiteye yazılmanı istiyorum, hemen şimdi!’ Her an genç erkekleri askere alabileceklerini ve bundan kaçabilmek için üniversiteli olmam gerektiğini söylemişti. Ona vatani göreve ve hizmete inandığını düşündüğümü söyledim, o ise bana ‘Bu savaşta değil’ diye cevap verdi.”

Böylece Richie, Alabama’ya döndü ve Tuskegee Enstitüsü’ne kaydını yaptırdı. Orada yaşça büyük öğrenciler bir alay etme ritüeli olarak birinci sınıfları yetenek yarışmalarına girmeye zorluyor ve sahneye çıktıklarında onlara su atıyorlardı. Eğer profesyonel bir tenisçi olamazsa rahip olmayı düşünen Richie, birkaç arkadaşıyla birlikte yarışmada şarkı söylemeye karar verdi.

“Hayatımın en önemli anlarından biriydi” diyor, “Çünkü sahneye çıktığımda, ön sıradaki bir kız çığlık attı ve ‘Söyle bebeğim!’ diye bağırdı. O zamana dek hiçbir kız, önünde Lionel Richie var diye çığlık atmamıştı. Ve kendi kendime bu ne tür bir meslek bilmiyorum ama elimden geldiği kadar bunu yapacağım diye yemin ettim. O an için, cinsel gücüm ve çekiciliğim hakkında aydınlandığım ilk andı diyebiliriz.”

Richie ve arkadaşları sonunda altı kişilik bir cover grubu olan The Commodores’u kurdular. Kışları kampüslerinin barında sahne aldılar, yazın Harlem kulüplerinde çalmak için New York’a taşındılar. Çok geçmeden Atlantic müzik şirketiyle anlaşma imzalamışlardı ama ortaya bir albüm çıkaramadıkları için bu anlaşma uzun sürmedi. Bu sırada, The Jackson 5’ın bağlı olduğu şirket Motown, konserlerde gruptan önce çıkacak müzisyenler arıyordu.

1971’de The Commodores grubu, kendilerini daha ergen bile olmayan Michael Jackson’la ülkeyi turlarken buldu. “Çok cana yakın bir çocuktu” diye hatırlıyor Richie onu: “Bir çocuktu ama çocuk olamıyordu. Kuliste insanların şapkalarına kaşıntı tozu döker ya da uçakta yastık kavgası yapardı, sonra sahneye çıkardı ve tamamen yetişkin bir adama dönüşürdü. Sanki bir şey tarafından ele geçirilmişti.” Richie ayrıca gruptan yalnızca Jackson’ın tur hayatından hoşnut olmadığını söylüyor: “Kardeşleri çok eğleniyordu. Ama Michael ne zaman birileriyle takılmaya çalışsa, beş koruma onu odasına koşturur ve ‘Dikkatli ol, kızlar geliyor’ derdi. Hiçbir zaman koridorda dinlenip birilerine kendini tanıtma şansı olamadı. Grubun asıl adamı oydu, bu yüzden hep biraz içine kapanıktı.”

Başka grupların aksine, The Commodores, Motown’ın onlarla uzun süreli anlaşma imzalamasına rağmen, memleketlerinden taşınmadı. Şirketin onlara verdiği her şarkıyı reddederek az kalsın bir kez daha işten atılacaklardı. “Kendimizi Motown makinesini aşağılarken bulduk; biz The Temptations değiliz, The Commodores’uz diyerek meydan okuduk. Ve sonra fark ettik ki, eğer bu işi yapacaksak, müziğimizi kendimiz yazmamız gerekecek. Ama ben bir ekonomi mezunuyum, şarkı yazmakla ilgili ne bilirim ki? Neyse ki yan stüdyoda Marvin Gaye ve koridorun aşağısında Smokey Robinson varken bu işleri öğrenmek çok da zaman almadı. Ayrıca onların stüdyolarında zaman geçirdiğinizde fark ediyorsunuz ki, bu iş öğrenilecek bir şey değil, doğaçlama gelişiyor. İşte o zaman çanlar bizim için de çalmaya başladı.”

İnternet öncesi özgürlük dönemi

İşte her şey böyle başladı. The Commodores’un ilk single’ı cinsel içerikli, elektronik klavye bazlı (daha sonra Boogie Nights’ta Dirk Diggler’ın tema müziği olacak olan) Machine Gun’dı. “Funk, duymak isteyeceğiniz en seksi şey” diyor Richie coşkuyla: “Bugün bile tek yaptıkları rap’i ya da Katy Perry’yi funk’ın üzerine koymak. Tabii ortaya çıkan yine farklı bir şey ama aslında o kadar da değil. Buna bayılıyorum çünkü kulağa çok yabani geliyor. Özellikle de 18, 19, 20 yaşlarındaysanız. Yapacağınız tek şey, kasketinizi takıp müziğin içine dalmak.”

Çıkış single’ları Machine Gun’la aynı adı taşıyan ilk albümlerinin turnesiyse, gümüş taytlı paraşütçü tulumları giyen, büyük Afro saçlı ve Meksikalı kartellerden daha fazla sigaraya sahip altı Alabamalı erkekten bekleyeceğiniz her şeye sahipti.

“Annemi arayıp ‘Benim bir derdim var. Söylediğiniz hiçbir şey bana göre değil. Bunu yapmak bana büyük keyif veriyor’ dediğimi hatırlıyorum” diyor Richie: “Konser bitince otele geri koşar ve asansörün yanına, 15’inci katta parti var diye bir not bırakırdık. 15 dakika sonra odamızdan çıkıp yürüdüğümüzde tüm koridorun The Commodores’u arayan kızlarla dolu olduğunu görürdük. Bunlar, kendilerini tamamen yaptığımız şeye adamış kızlardı. Yaptığımız her şeye ilgi duyuyorlardı. Aman Tanrım! O an, ‘Tamam, peki, sanırım bunu hayatımın sonuna dek yapabilirim’ dediğim ilk andı.”

Dahası, Richard Nixon’ın zamanında, bir müzisyenin evden uzakta yaptığı her şey, evden uzakta kalırdı. “İnternet falan yoktu, o yüzden çektiğin fotoğraflar hiçbir yere gitmiyordu” diye onaylıyor Richie: “O özgürlüğü düşünsene! Bir cumartesi gecesi Amsterdam’da bir sokakta yüzükoyun yatabiliyorum, ertesi sabah Alabama’ya uçup kilisenin koridorlarını yürüyorum, ebeveynimle sıralarda oturuyorum ve onlar ‘Aa bak, Lionel dönmüş’ diyorlar. Dün gece ne yaptığımdan haberleri yok! Bugün bulunduğun yerde başka biri varsa görmekle kalmıyorlar, üstüne bir de yaptığını kaydediyorlar. O yüzden sanatçı olarak duruşun bitiyor.”

The Commodores yine de çok geçmeden sınırları olduğunu fark etti. Ne zaman mı? Parliament-Funkadelic’le ortak birkaç iş yaptıklarında. “P-Funk’la beraberken bir izleyici olmalıydın, ortak değil” diye belirtiyor Richie vurgulayarak: “Ben bile köşeye çekilmeliydim. Ah, yok sağ ol, ben sadece izleyeceğim demeliydim. Çünkü onlarla tipik bir gece, sabah kalkıp ne kadar kötü geçtiğini düşünerek sonlanırdı. O tür gecelerden iki ya da üç tane daha yaşadın mı, artık oraya asla gitmek istemiyorum diyorsun. O zaman öğreniyorsun. İçki kasesini gördün mü? Ondan içme. Çünkü o asla yalnızca içki değildir. Eğer ölümüne korkmak istiyorsan, P-Funk’la parti yap.”

1980’lerin sonlarına doğru, aşırılığın orijinalliği yok olmaya başlamıştı. Richie, “Holiday Inn oteline giderdik ve otelden yeni ayrılan Led Zeppelin grubu bütün televizyonları havuza attığı için 100 bin dolarlık depozit ödemek zorunda kalırdık” diye yakınarak anlatıyor o dönemi: “İşler o zaman zorlaşmaya başlamıştı. Çünkü eğer The Commodores gibi bir grupsan 100 bin doların yoktur.”

Aynı şekilde, uyuşturucu da çekiciliğini kaybetmişti: “Benim büyük uyuşturucu deneyimim New York’a gittiğimde bir adamın bana, kokain denemek ister misin demesiyle gerçekleşti. Adını duydum, ver de bir deneyeyim dedim. Adam karşılığında 600 dolar isteyince reddettim. Kokainin başlangıcı ve bitişi oydu benim için. Sigaraysa sesimde bir çatlaklık bıraktı. Sesim sanki helyum solumuşum gibi çıkıyordu.”

Bütün gece bir kadınla sevişemezsin

Kulağa ne kadar gülünç gelse de, Richie tüm bunlara rağmen üniversite aşkı Brenda Harvey’le evlendi. İlişki 1980’lere kadar sürdü. Sanatçı o dönemde artık bir solo müzisyendi ve Kenny Rogers’a sözlerini tuvalette kağıda döktüğü Lady’yi yazmış, Diana Ross’la Endless Love düetini çıkarmıştı.

Richie kendi adını verdiği ilk albümünü çıkarmak için The Commodores’u terk ettiğinde takvimler 1982 yılını gösteriyordu. Bir yıl sonra Brenda’yla, perküsyonist Peter Escovedo (kız kardeşi, Prince’in eski davulcusu Sheila E.) olduğu düşünülen bir arkadaşlarının kız çocuğunu evlat edindiler.

Kızları Nicole adını, Paris Hilton’la olan düşmanlığı/arkadaşlığı ve reality televizyon programları kariyeriyle duyurdu. Richie’lerin evliliği ise Brenda kocasını 1984 Olimpiyatı’nın kapanış seremonisinde tanıştığı dansçı Diane Alexander’la basınca olaylı bir şekilde sona erdi. Çirkin bir geceydi. Brenda, Alexander’ın evine saat 02.00’de gizlice girdi, bütün mobilyaları parçaladı ve kocasının metresinin üzerine saldırdı.

O zamanlar Richie kendisini Prince, Phil Collins, Madonna, Dire Straits, Bon Jovi ve Michael Jackson gibi 100 milyon satan isimler arasına sokan ikinci ve üçüncü solo albümleri Slow Down ve Dancing on the Ceiling’i çıkarmıştı.

Richie’yle Alexander evlendi, Miles ve Sofia adlarında iki çocukları oldu. Ancak 2004 yılında boşandılar. Çok geçmeden, Alexander’ın aylık 300 bin dolarlık nafakası ve bu nafakanın ayda 1000 dolar lazerle saç tedavisine, 500 dolar vitaminlere gideceği gibi olağandışı ayrıntıları basında yerini aldı. Richie’nin başka kadınları hamile bıraktığına dair dedikodular da var tabii. Ancak Richie bunların ve Kim Kardashian’ın kız kardeşi Khloe Kardashian’ın babası olduğu hakkındaki iddiaların, tamamen saçmalık olduğunu söylüyor.

Hüzünlü aşk şarkıcısı olmak için funk’çı statüsünü yok etme kararını doğal bir gelişme olarak görüyor Richie. “Orada bir hesaplama olmadı” diye ısrar ediyor: “Ben umutsuz bir romantiğim. Bir kadın seni seviyorum dediğinde cevabım, benimle yatmak mı istiyorsun olmadı hiçbir zaman. Ben hep, gerçekten mi, sen benden hoşlanıyor musun diye soran bir adamdım. Ve bence o tür kelimeler kadınlarla ilişkilerimde hep işe yaradı, çünkü bunlar her erkekten duymak istedikleri şeylerdi.”

Zaman zaman yaşayan en seksi erkek seçilmesinin zor olduğunu da ekliyor: “Bu güzel bir şey ama beklentileri de karşılamak gerekiyor. Üzerimdeki baskıyı hayal edebiliyor musun? All Night Long şarkısını yazdım ve dinleyenlerin kafasında cinsel ilişkinin bütün gece sürdüğü yankılandı. Oysa hayır, sürmedi. Bütün geceyi bir kadınla geçirebilirsin ama bütün bir gece bir kadınla sevişemezsin. O yüzden dünyanın en iyi aşk adamı olmanın ilk kuralı, onların olduğunu sandıkları robot olmadığın gerçeğini bilmek.”

Evlenmeseydim hayatım çok boş olurdu

Bariz sadakat sorunlarına rağmen Richie evlenmekten hiçbir zaman pişman olmadığını ekliyor: “Oraya buraya 20 milyon dolar dağıtmaktan hoşlanıyor muydum? Hayır!” diye isyan ediyor: “Ama... Aynı zamanda bu hayat deneyiminden hoşlanıyordum. Şöyle bir geriye baksak, evlenmeseydim hayatım çok boş olurdu. Nicole’e, Miles’a, Sofia’ya ya da torunlarıma sahip olamazdım. İnsanlar boşandıktan sonra hep son dört ayı hatırlıyor. Ama asıl önemli olan, ondan önceki 10, 15 ay ya da yıl. Kötü sona kadar her şey şahaneydi.”

Bunları konuşurken Richie’nin yine de bir daha evliliğe adım atmayacağı hissine kapılıyorsunuz. “Seni sahneye koyayım ve 22 bini kadın olmak üzere 30 bin seyircin olsun” diyor dingin ama dehşet içinde bir ses tonuyla, “Onların yaptıklarını görmemen imkansız. Kızın teki üstünü çıkarıyor mesela. Diyorum ya, çok saçma. Denklemi biraz daha değiştirelim. Bu sadece Atlanta için değil, Amerika’daki, Avrupa’daki, Asya’daki her şehir için geçerli. Gittiğim her yerde bunlarla karşılaşıyorum.”

Ama yine de son günlerde en çok, kendisinin insanların nasıl seks yapmasına yardımcı olduğuyla ilgili hikayelerden zevk aldığını söylüyor. Bu öykülerden milyonlarca var. Bu, onun kesinlikle en gurur duyduğu “skor”. Şöyle anlatıyor: “Bu işe gangsta rap dinleyerek başlayabilirsin, hard rock dinleyerek başlayabilirsin, hapiste başlayabilirsin ya da üniversitede okurken... Hiçbiri önemli değil. Er ya da geç, birine o iki banal, uyduruk, acıklı kelimeyi söyleyeceksin: Seni seviyorum. Ve işte elimdesin! Ne demek istediğimi anlıyor musun?”

Richie sırıtıyor: “Biliyor musun, kadınlardan çok erkeklerden iltifat alıyorum. Erkekler teşekkür ediyor ve diyorlar ki, hayatımın en harika zamanlarında, Lionel, sen ordaydın bebeğim. Ya da Lionel, inanmayacaksın ama seninle birçok kez seviştim. Ben de; bu bir yalan, hayatımda hiç senin kıçına dokunmadım diyerek karşılık veriyorum. Şarkıların basitliği, sanırım işe yarıyor.”

O sırada komik bir şey hatırlamış gibi gözlerini açarak bana dönüyor. “Bir keresinde bir adam bana şöyle demişti: ‘Sen We Are the World (Dünya Biziz) şarkısını mı yazdın? Oysa şarkının adını I Populated the World (Ben Dünyanın Nüfusunu Artırdım) koymalıydın.’ Evet, sanırım bunu başardım” diyor ve kocaman bir kahkaha patlatıyor. Tabii ben de...