Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor Diffracted Symphony
Röportaj

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

Sanat, tasarım, müzik ve mimarlık arasında dolaşan Sébastien Léon Agneessens, geleneklerden çok sezgilerinin peşinden gidiyor. Ayşe Sarıoğlu ile yaptığı bu söyleşide malzemelerin zekâsını, şehirlerin seslerini ve sınırların ötesinde üretmenin özgürlüğünü anlatıyor.

Sébastien Léon Agneessens için yaratıcılık hiçbir zaman tek bir disipline ait olmadı. Sanatçı ve tasarımcı kimliklerinden önce bir müzisyen olan Agneessens, malzemeleri birer iş ortağı gibi ele alıyor; sesi mimari bir deneyim, nesneleri ise henüz keşfedilmemiş dünyaların parçaları olarak görüyor. Cam işleri yerçekimine ve rastlantıya alan açarken ses heykelleri enstrümanlar, makineler ve canlı formlar arasında bir yerde duruyor. Önceden belirlenmiş bir sonuçtan ya da işlevden hareket etmek yerine, bir fikrin onu götürdüğü yere gitmesine izin veriyor.

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

Between Now&Then

Kategorilerin, ticari formüllerin ve kendini tanımlama baskısının giderek güçlendiği bir kültürde Agneessens farklı bir yolu seçiyor: Henüz keşfetmediği şeylere açık kalmayı.

Kimliğin Ötesinde

Ayşe Sarıoğlu: Kendinizi sanatçı, tasarımcı ve müzisyen olarak ayrı ayrı mı görüyorsunuz, yoksa bunlar aynı şeyi ifade etmenin farklı yolları mı?

Sébastien Léon Agneessens: Kendimi geniş anlamıyla bir sanatçı olarak görüyorum. Birçok farklı mecrayla doğal bir ilişkim olduğu için şanslıyım ama ilk sırada müzik vardı. On iki yaşımda gitar öğrenmeye başladım, gruplarda çaldım ve müziğe âşık oldum. İlk dilim müzikti.

Yakın zamanda aile soy ağacımı araştırırken Belçikalı atalarımın kilise orgları yapan ustalar olduğunu keşfettim. Nesiller boyunca, on sekizinci yüzyıldan başlayarak orglar üretmişler. Bunu daha önce hiç bilmiyordum. Bu geçmişi keşfetmek, miras, içgüdü ve yaratıcılık arasındaki ilişkiyi düşünmeme neden oldu. Belki de köklerimiz, tam olarak anlayamadığımız şekillerde bizi etkiliyor.

Sonuçta ben yaratıcı bir insanım. Sanat yalnızca mesleğim değil; dünyada hareket etme biçimim. Müzik, tasarım ve sanat, aslında aynı soruları araştırmanın farklı yolları.

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

Carileon

A. S.: Hikâyeniz müzikle başlamış ama başlangıçta işletme eğitimi almışsınız. Sanat dünyasına nasıl geçtiniz?

S. L. A.: Büyürken sanatçı olmak, ailemin gözünde geçerli bir kariyer seçeneği değildi. Daha pratik bir şey okumamı istiyorlardı, bu yüzden İtalya’da işletme eğitimi aldım.

Bu deneyimin önemli bir karşılığı oldu. İtalya’da yaşamak beni tasarım, mimarlık, moda ve görsel kültürü anlamanın farklı yollarıyla tanıştırdı. Mezun olduktan sonra işletme eğitimimle sanat dünyası arasında bir köprü bulmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındım.

2001’de markalar için sanat projeleri ve kampanyalar geliştiren bir ajansla çalışmaya başladım. Yaklaşımımız, ürünleri bir markaya uyarlamaktan ziyade değerleri markayla doğal olarak örtüşen sanatçılarla iş birliği yapmaktı. Sergiler, enstalasyonlar ve kültürel projeler üretiyorduk.

Zaman içinde New York’ta, Avrupa’da ve Çin’de sanatçılarla, müzelerle, dergilerle ve kültür kurumlarıyla çalıştım. Geriye dönüp baktığımda bu deneyim benim sanat okulum oldu. Sanatçıları gözlemleyerek, üretim süreçlerini anlayarak ve fikirlerin farklı disiplinler arasında nasıl hareket edebildiğini keşfederek öğrendim.

A. S.: New York ve Los Angeles yaratıcılık hakkında size ne öğretti?

S. L. A.: New York benim için bir sanat okuluydu. O kadar çok farklı üretim biçimi, bakış açısı ve yaşam tarzıyla karşılaşıyorsunuz ki yaratıcılığın belirli bir disiplinden çok daha büyük bir şey olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Bazen formel eğitimin fazla sayıda kalıp dayattığını düşünüyorum. Yaratıcılığın bu kalıpların dışına çıkabileceği bir alana ihtiyacı var.

Los Angeles ise zaman ve mekânla tamamen farklı bir ilişki sundu. Hayat daha geniş, daha ferah hissediliyordu. Manzara, mesafeler, ışık; her şey farklı bir ritim yaratıyordu. Los Angeles’ı seviyorum çünkü hayallerin şehri. Sinema da bir tür hayal kurma biçimi ve bu şehrin hayal gücüyle olağanüstü bir ilişkisi var. Hayallerin somutlaşabileceği hissini taşıyor.

New York’ta geçirdiğim on yılın ardından Los Angeles, kendi sanatsal sesimi keşfetmemi sağladı. Resim, çizim, ses heykelleri, mobilya ve cam üfleme üzerine çalışmaya başladım. Nasıl bir sanatçı olmam gerektiğine önceden karar vermeden deney yapmak istiyordum.

Sonunda, Ralph Pucci ile beklenmedik bir karşılaşma beni yeniden New York’a getirdi. Hollywood’da bir evi fotoğraflıyordum ve dış mekân mobilyalarına ihtiyacım vardı. Ralph Pucci’nin Los Angeles showroom’uyla iletişime geçip birkaç parça ödünç aldım. Daha sonra teşekkür etmek için New York’taki galerisine gittiğimde ona cam işlerimi gösterdim. Hemen birlikte çalışmayı ve bir sergi düzenlemeyi önerdi.

Ardından bana New York’taki atölyesini bir yıl boyunca kullanma ve istediğim işleri üretirken ekibinden destek alma fırsatı sundu.

Her şeyin bir anda bir araya geldiği anlardan biriydi. Eşim New Yorklu, küçük oğlumun büyükanne ve büyükbabası da orada yaşıyor. Böylece geri döndük.

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

Golden Horn Nef

A. S.: Farklı disiplinlerde çalışmak hiç kimliğinizi sorgulamanıza neden oldu mu?

S. L. A.: Kesinlikle. Gençken sık sık ne olmam gerektiğini düşünürdüm. Müzisyen mi, sanatçı mı, tasarımcı mı?

Toplum ve yaratıcı endüstriler insanları tek bir kimlik seçmeye teşvik ediyor. Geldiğim Fransa’da uzmanlaşmanız gerektiğine dair güçlü bir beklenti olabiliyor. Birden fazla alanda çalışıyorsanız insanların hiçbirinde başarılı olamadığınızı düşünmesi mümkün.

Ama New York’u sevmemin nedenlerinden biri de farklı bir yaklaşım sunması. Farklı şeyler deneyebilir ve bunun başarısızlık olarak görülmesinden korkmak zorunda kalmazsınız.

İşim aracılığıyla keşfetmeye çalıştığım dünya, doğası gereği çok duyulu. İçinde müzik, nesneler, imgeler, mimarlık ve atmosfer var. Böyle bir dünyayı tek bir mecrayla sınırlandırmak anlamsız olurdu.

Bir film yönetmenini düşünün. Bir hikâye anlatmak için sesle, görüntüyle, mimariyle, kostümle ve hareketle çalışabilir. Amaç, bir kategoride ustalaşmak değil; bir dünya yaratmaktır.

Carlo Scarpa, H. R. Giger ve Brian Eno gibi insanlara hayranlık duymamın nedeni de bu. Onların işleri yalnızca ne ürettikleriyle değil, nasıl düşündükleriyle tanımlanıyor.

Malzemelerin Zekâsı

A. S.: Bir işe başlarken onun sanat, tasarım ya da müzik alanına mı ait olacağını biliyor musunuz?

S. L. A.: Sanat, tasarım ve müzik arasındaki ayrım büyük ölçüde endüstriler tarafından oluşturuluyor. Her birinin kendi ekonomik mantığı, kurumları ve beklentileri var. Ama ben bir sanatçıyım. Müzik üreten bir heykel yapmak istiyorsam böyle bir heykel yaparım. Hangi endüstriye ait olduğu beni özellikle ilgilendirmiyor.

İşin beni nereye götüreceğini görmek istiyorum. Onu mutlaka kontrol etmek istemiyorum. Hatta her şeyi kontrol etmeye çalıştığınız anda işin daha az ilginç hâle geldiğini düşünüyorum.

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

A. S.: Niyet ile beklenmedik olan arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

S. L. A.: Özellikle ses ve camla çalışırken benzer bir mantık izliyorum. Beni bir sonuca götürecek koşulları oluşturmayı seviyorum ama sonucun her ayrıntısını en başından belirlemek istemiyorum.

Cam üflerken onu küp biçiminde şekillendiriyor ve farklı renkler ekliyorum. Ardından camı kalıptan çıkarıp yerçekiminin onu deforme etmesine izin veriyorum. Her parça farklılaşıyor. Süreci ben kuruyorum ama malzemenin işi kendi biçiminde tamamlamasına izin veriyorum.

Müzikte de yaklaşımım benzer. Alan kayıtları ve efektler kullanıyorum ama son kompozisyonun bir sürpriz unsuru taşımasını istiyorum. Sanki kendi kendine ortaya çıkmış gibi hissettirmesini arzuluyorum.

Bu anlamda her sonucun yazarı olmaktan çok, bir süreci mümkün kılan kişiyim.

A. S.: Sezgi sizin için kurallardan daha mı önemli?

S. L. A.: Kesinlikle. Sezgi çok önemli. Orada bulunmanız, konsantre olmanız ve malzemeyle zaman geçirmeniz gerekiyor. Bir şey üretmek benim için doğrudan meditatif bir deneyim. İşin benden ne istediğini dinleyebildiğim bir hâle geçmemi sağlıyor.

Kazaları ve beklenmedik sonuçları benimsiyorum çünkü bunlar bana asla hayal edemeyeceğim olasılıkları gösterebiliyor. Inca City sergimi geliştirirken Ralph Pucci ve oğlu Michael, aynı anda çok fazla şeyin olup bittiğini söylediler. Halılar, aydınlatmalar, kaynaklı zincirler, cam ve başka birçok form vardı. Bütün bu görsel dillerin nasıl bir arada çalışacağını merak ediyorlardı.

Cevabı bilmiyordum. Yalnızca iş sahiciyse, gerçekten içten gelen bir yerden doğuyorsa, parçaların sonunda birbirleriyle anlamlı bir ilişki kuracağına inanıyordum.

Belirli bir mecraya bağlı değilim. Bir hikâyeye bağlıyım.

Eserlere birlikte baktığımda bazen bilinmeyen bir uygarlığın kalıntılarıyla karşılaşıyormuşum gibi hissediyorum. Bu uygarlığın tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Başka bir dünyadan parçalar keşfeden bir arkeolog gibi yaklaşıyorum.

A. S.: Sizin için önce form mu, fikir mi, işlev mi geliyor?

S. L. A.: Önce fikir geliyor. Bir malzemeyle karşılaşıp bir süre onunla yaşayabilirim; ta ki bir fikir ortaya çıkana kadar. Sonra fikir bir forma dönüşür. Ancak bundan sonra nesnenin ne yapabileceğini düşünmeye başlayabilirim.

Belki bir lambaya dönüşebilir; o zaman bir ışık kaynağı eklerim. İşlevi çoğu zaman en son düşünüyorum.

Bu anlamda, geleneksel tanımıyla bir tasarımcı sayılmam. Geleneksel bir tasarımcı genellikle bir işlevle başlar ve onu yerine getirecek nesneyi geliştirir. Ben ise bir fikirden ya da malzemeden hareket ediyorum; işlev sonradan ortaya çıkabiliyor.

Tasarıma neredeyse bir provokasyon olarak yaklaştım: İşlerimi henüz ona hazır olmayan bir dünyaya taşıma girişimi olarak. Ama temelde bir sanatçıyım.

A. S.: Bugün güzellik sizin için ne ifade ediyor?

S. L. A.: Güzellik kesinlikle önemli ama ben onu gerilim üzerinden anlıyorum. İşlerimde incelik ile hamlık arasında bir gerilim olmalı.

İşin iyi uygulanmış olması gerekiyor ama malzemelerin de kendilerini ifade etmesine izin vermeli. Kesinlikten ödün vermeden sert, kusurlu ve cesur olabilen bir estetiği seviyorum. Bir nesneye karakterini veren, bu çelişki.

Benim için güzellik mutlaka uyum anlamına gelmiyor. Bazen güzellik, bir arada bulunmaması gereken şeyler arasındaki sürtünmeden doğuyor.

Sesin Mimarisi

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

A. S.: Ses heykelleriniz müzik, tasarım ve mimarlığı bir araya getiriyor. Bu çalışmalar nasıl başladı?

S. L. A.: Ses heykelleri üzerinde 2009’dan beri çalışıyorum. İlk siparişimi İstanbul’da almıştım.

Son dönemde paslanmaz çelik borulardan oluşan heykeller geliştiriyorum. Bunlar müzik enstrümanları, tesisat sistemleri, mimari yapılar ve makineler arasında bir yerde duruyor. Kaynaklı birleşim noktaları bir omurgayı andırabiliyor ve onlara neredeyse organik bir nitelik kazandırıyor.

Formlar üzerinde çalıştıkça siborglara, hayvanlara ya da bir şekilde canlıymış gibi görünen makinelere benzemeye başladılar. Bu da sesin nasıl olması gerektiğini düşünmeme yol açtı. Müziğin de aynı karakteri taşıması gerektiğini fark ettim: Hem organik hem mekanik bir şey.

Benim için ses ve heykel birbirinden bağımsız olamaz. Kompozisyonun nesnenin görsel özelliklerini başka bir duyusal dile çevirmesi gerekiyor. Duyduğunuz şey, bir şekilde gördüğünüz şeye ait olmalı.

Birbirleriyle konuşan, ses aracılığıyla nesneler arasında bir diyalog kuran heykeller geliştirmekle ilgileniyorum.

A. S.: Bir binanın kendine ait bir müzikal kimliği olabilir mi?

S. L. A.: Bence her binanın kendine ait bir ses kimliği var. İlk ses heykelim, İstanbul’da NEF için tasarlanmış bir binaya yönelik siparişle ortaya çıktı. Fransız kornosunu andıran karmaşık bir enstrüman yaptım ve ona Golden Horn adını verdim.

Amacım enstrümanın binayı çalmasıydı. Bahçeden, asansörden ve binanın kendisinden ses kayıtları aldım. Ardından bu kayıtları belirli bir tona oturtarak, onlara tempo ve yapı kazandırarak müziğe dönüştürdüm.

Böylece binanın müziği ortaya çıktı.

Örneğin bir kilise bana orgu düşündürebilirken New York’taki bir bina daha endüstriyel ve ritmik bir sesi çağrıştırabilir. New York benim için devasa bir üretim tesisi gibi: makineler, duman, trafik, hareket. Hiç durmuyor. Müziğinin de bu bitmek bilmeyen enerjiyi yansıtması gerekir.

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

A. S.: Ses ve mekân arasındaki ilişki sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?

S. L. A.: New York’ta yaşamak beni birçok ses sanatçısı ve ses enstalasyonuyla tanıştırdı. Sesin ne olabileceğine dair anlayışımı genişletti. Sesin yalnızca kulaklık ya da hoparlör aracılığıyla dinlenen bir şarkı olması gerekmediğini fark ettim. Mimari bir deneyim, fiziksel bir varlık ya da bütün bir çevreyi harekete geçirme biçimi olabilir.

Örneğin David Byrne, şarkı yazarlığının ötesinde sesle ilgilendi. Bir enstalasyonunda büyük bir depoya yerleştirilen piyano, binanın farklı noktalarında sesleri harekete geçiriyordu. Piyano çalmak, mimarinin kendisini çalmanın bir yoluna dönüşüyordu.

Bu olağanüstü bir fikir: Bina bir enstrümana dönüşüyor ve ses, mekânın aksi hâlde görünmez kalacak bir boyutunu ortaya çıkarıyor.

Normalde maddesiz bir şey olarak deneyimlediğimiz sesin çevremizin bir parçasına dönüştüğü o fiziksel tezahürle ilgileniyorum.

A. S.: Bir şehrin karakterini yalnızca seslerinden anlayabilir misiniz?

S. L. A.: Ses bir şehir hakkında çok şey anlatabilir. New York’ta metro, otobüsler, sirenler, trafik ve konuşmalar duyarsınız. Bu sesler de en az binalar kadar şehrin kimliğini oluşturur.

Her şehrin farklı bir akustik karakteri var. Onu dinlemek, insanların nasıl hareket ettiğini, çalıştığını, iletişim kurduğunu ve birlikte yaşadığını anlamamızı sağlayabilir.

Bugün İstanbul hakkında bir iş üretecek olsaydım muhtemelen denizden ve kültürlerin buluşmasından başlardım. Son zamanlarda Venedik’te vakit geçiriyorum ve iki şehir arasındaki tarihsel bağlantılar ilgimi çekmeye başladı. Her ikisi de farklı kültürleri ve dünyaları birbirine bağlayan önemli alışveriş merkezleriydi.

İstanbul’un Doğu ile Batı arasındaki konumu ve denizle ilişkisi çok önemli. Diller, karşılaşmalar ve orada biriken tarih katmanları üzerine çalışmak isterdim.

İstanbul yalnızca bir yer değil; bir bağlantı noktası.

A. S.: Dünyanın en güzel sesi nedir?

S. L. A.: Deniz. Dalgaların sesi.

İnsanı yatıştırıyor, neredeyse nefes almak gibi. Belki bizi kendi tarihimizdeki temel bir şeye, bir köken duygusuna geri götürüyor. Suyun kıyıya doğru hareket etmesindeki ritimde insanı derinden yere bastıran, köklerine bağlayan bir şey var.

A. S.: Peki ya en kötü ses?

S. L. A.: Kulaklarımıza fiziksel olarak acı veren sesler. New York’ta itfaiye araçlarının sesi dayanılmaz olabiliyor. Metro treninin istasyona gelişi de can yakıcı olabiliyor.

Bir sesi ilginç kılan yalnızca yüksekliği değil. Bazı sesler insanı sadece bunaltıyor.

Formüllere Karşı

A. S.: Bugün tasarım dünyasında sizi heyecanlandıran ve sıkan şeyler neler?

S. L. A.: Teknoloji beni heyecanlandırıyor çünkü daha önce imkânsız olan şeyleri yapmamızı sağlıyor. Ama bir sanatçı olarak teknolojiyi başlangıçta tasarlandığı biçimden farklı kullanmakla ilgileniyorum.

Beni sıkan şey ise taklit.

Markalar ve sanatçılarla çalışmaya başladığımda bu alan yeniydi. Denemek, yeni formatlar icat etmek ve daha önce var olmayan bir şey yaratmak için özgürlük vardı. Zamanla bu da bir endüstriye dönüştü. Sosyal medya yeni talepler getirdi: Kampanyaların ölçülebilir sonuçlar üretmesi bekleniyordu ve yaratıcılık giderek performans göstergelerine bağlandı.

Bu mantığın içinde çalışmaya devam etmek istemedim.

Tasarımın da aynı türden bir endüstriye dönüşmesinden çekiniyorum. Hatta collectible design (koleksiyonluk tasarım) terimi bile beni rahatsız ediyor çünkü işi hemen markalaşma ve piyasa çerçevesinin içine yerleştiriyor.

Sorun nesnelerin koleksiyonlara girmesi değil. Sorun, kategorinin işin kendisinden daha önemli hâle gelebilmesi. Yaratıcı bir pratik formüle dönüştüğünde, onu başta ilginç kılan niteliğini kaybetme riski taşıyor.

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

A. S.: Tasarım dünyasında sürdürülebilirliğin kullanımına yönelik eleştirileriniz de var. Sizi rahatsız eden ne?

S. L. A.: Özellikle bir pazarlama stratejisi olarak kullanılan sürdürülebilirlik.

Çoğu zaman yeni bir ürün satın almanın, elimizdeki ürünü kullanmaya devam etmekten otomatik olarak daha iyi olduğuna inanmamız bekleniyor. Moda ve tasarımda da aynı mantık var. Sürdürülebilirlik, tüketimi sorgulamak yerine tüketimi meşrulaştırmanın bir aracına dönüşebiliyor.

Gerçekten yeni bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını, bir ürünün ne kadar süre dayanacağını ve kullanım ömrü sona erdiğinde ona ne olacağını sormalıyız. Aksi hâlde sürdürülebilirlik dili başka bir markalaşma biçimine dönüşme riski taşıyor.

A. S.: Sizce bir eser kendini açıklamalı mı?

S. L. A.: İşlerimi açıklamamaya çalışıyorum. Hem bir şeyin nasıl yapıldığı hem de ne yaptığı konusunda bir sürpriz unsurunu korumak istiyorum. Tasarıma neredeyse bir illüzyonist gibi yaklaşıyorum. Her mekanizmayı açıklarsam işin büyüsünü ortadan kaldırabilirim.

Elbette daha fazlasını anlamak isteyenler için bağlam değerli olabilir. Ama sanat ile tasarım arasında bir fark olduğuna inanıyorum. Sanat öncelikle deneyimlenmek, tasarım ise çoğu zaman kullanılmak için vardır.

Bu ayrım, sanatın işlevsel olamayacağı ya da tasarımın gizem taşıyamayacağı anlamına gelmiyor. Yalnızca izleyiciyle ya da kullanıcıyla kurdukları ilişkinin farklı olduğunu söylüyorum.

Hatta insanların işlerimin nasıl yapıldığını yanlış anlamalarını bile isterim. Üretim sürecinin her ayrıntısını açıkladığınız anda işe bir çocuğun merakıyla değil, üretim perspektifinden yaklaşmaya başlarsınız. İşin büyüsü biraz kaybolabilir.

İnsanların emin olamamasını, bir şeyin nasıl ortaya çıktığını merak etmesini istiyorum. Bu belirsizlik hayal gücüne alan açıyor.

Disiplinlerin Ötesinde: Arada Olmanın Sanatı - Ayşe Sarıoğlu, Sébastien Léon Agneessens ile konuşuyor

SL-Codex-Coffe Table

A. S.: Yapay zekânın tasarımdaki rolünü nasıl görüyorsunuz?

S. L. A.: Bu dönüşüm zaten yaşanıyor. Yapay zekâ görüntüler, fikirler ve tasarıma benzeyen işler üretebiliyor. Eğer gerçekten iyi tasarımı tutarlı biçimde üretebilecek bir noktaya gelirse tasarımcının rolü, nesneleri doğrudan yapmaktan süreci yönlendirmeye kayabilir.

Bu olasılık insan açısından huzursuz edici. Ama yaratıcılık hakkındaki düşüncelerimizi dönüştürebilir de.

Ben de yapay zekâ kullanıyorum. Yazı yazmak, görselleri geliştirmek ve görsel olasılıkları araştırmak için yararlı. Ama cam, üretim teknikleri ya da dijital araçlar olsun, üzerinde çalıştığım sistemleri bozmak ve farklı kullanımlar geliştirmekle ilgileniyorum. Onları başlangıçta amaçlanmadıkları şekillerde kullanmak istiyorum.

Bazen yapay zekâya genel bir tasarım sorusu soruyorum ve cevabında beklenmedik bir fikir buluyorum. Bazen de Mars’ta keşfedilmiş bir eseri, sanki Dune ya da bir Ridley Scott filminin evrenine aitmiş gibi hayal etmesini istiyorum. Kendi işlerime taşıyabileceğim ilginç bir renk paleti, doku ya da form keşfedebiliyorum.

Önemli olan sonucu olduğu gibi kabul etmemek. Yapay zekâ malzeme üretebilir ama ilginç olanı fark etmek, ürettiğini sorgulamak ve kendi duyarlılığınızla dönüştürmek yine size düşüyor.

Yapay zekânın verdiğini olduğu gibi kullanırsanız sonuç çoğu zaman vasat, jenerik ve kendine özgü bir insan bakışından yoksun olacaktır. Onu kendi dünyanıza taşımanız gerekiyor.

Bu ilke müzik, tasarım ya da görsel sanat olsun, her mecra için geçerli.

Açık Kalan Bir Dil

A. S.: Müzik dünyayı deneyimleme biçiminizi nasıl değiştiriyor?

S. L. A.: Müzik yaptığımda bir mekâna giriyormuşum gibi hissediyorum. Dünya büyüyor. Müzik, her şeyi farklı deneyimlediğim bir alan yaratıyor.

Bir şarkıyla ses manzarası birbirinden çok farklı iki müzik biçimi. Şarkı çoğu zaman belirli bir duyguyu ya da mesajı aktarır. Şarkı yazarının belirli bir andaki bakış açısını taşır; bir başlangıcı ve sonu vardır. Benim ses manzaralarım ise daha açık uçlu. Tek bir mesaj iletmek yerine bir ortam yaratıyorlar.

Bazen müziği bir manzara gibi düşünüyorum. Birlikte çalıştığım bir prodüktör, bas seslerini yere, yüksek frekansları gökyüzüne benzetmişti. Aralarında yaşam barındıran bir manzara yaratıyorsunuz.

Bu benzetme bana çok yakın geliyor. Müzik yalnızca duyduğunuz bir şey değil; içinde yaşadığınız bir şey.

Müzik hayatımda inanılmaz önemli, belki tasarımdan bile daha önemli. Ruh hâlimi değiştirebilir, beni bir anının içine taşıyabilir ya da bir yeri farklı deneyimlememi sağlayabilir. Bu açıdan kokuya benziyor. İkisi de çağrışımları harekete geçirme ve aksi hâlde erişemeyeceğimiz deneyimleri geri getirme gücüne sahip.

A. S.: Bir insanın evine bakarak onun hakkında ne kadar şey anlayabilirsiniz?

S. L. A.: Oldukça fazla şey anlayabilirsiniz ama bazen keşfettiğiniz şey, insanların birbirine ne kadar benzediği oluyor.

Sık sık birbirine çok benzeyen görsel formüllere göre düzenlenmiş evler görüyorum. Mobilyalar, renkler ve yerleşimler neredeyse birbirinin aynısı olabiliyor. Her şey işlevsel, nötr ve özenle uyumlandırılmış ama mutlaka kişisel değil.

Elbette bu bir genelleme ve birçok istisna var. Ancak bazı tasarım eğilimleri, insanları arzu edilen evin nasıl görünmesi gerektiğine dair aynı görselleri yeniden üretmeye teşvik ediyor. Pinterest ve moodboard’lar yararlı olabilir ama herkes aynı referanslardan beslendiğinde bireyselliği fark etmek zorlaşıyor.

Birlikte yaşadıkları insanlar hakkında bir şeyler anlatan nesneleri seviyorum. Bir ev showroom gibi hissettirmemeli. Birinin hayatı gibi hissettirmeli.

A. S.: Evinizde tasarlamadığınız ama çok sevdiğiniz bir şey var mı?

S. L. A.: Elbette. Birçok şey. Sanatçı arkadaşlarımın işleri var ve onlarla birlikte yaşamayı seviyorum.

Bir arkadaşınızın eserini evinizde bulundurmak, o kişinin her gün sizi ziyarete gelmesi gibi. Varlığı hayatınızın bir parçasına dönüşüyor. Sanat koleksiyonerliğinin güzel yanlarından biri de bu: İşlerin arkasındaki insanlarla ve fikirlerle devam eden bir ilişki kuruyor.

A. S.: Kişisel bir tarza sahip olmakla aşırı tasarlanmış görünmek arasındaki sınır nerede?

S. L. A.: Modada sprezzatura diye bir İtalyanca ifade var. Zahmetsiz bir zarafeti anlatıyor. Kıyafetlerinizi siz taşırsınız; kıyafetleriniz sizi taşımaz.

Bence aynı ilke iç mekânlar için de geçerli. Nesnelerinize dokunulmaz eşyalar gibi davranmak yerine onlarla yaşamalısınız. Hiçbir şey kullanılamayacak kadar kıymetli olmamalı.

Bir de nesnelerin yaşlanmasını kabul etmek gerekiyor. Patina hayatın bir parçası. Malzemeler değişir, yüzeyler dönüşür, nesneler kullanıldıkça izler biriktirir. Bunu güzel buluyorum.

Bir ev yaşanmalı; kusursuz bir görüntünün içinde dondurulmamalı.

A. S.: Kariyerinizde bugün farklı yaklaşmak isteyeceğiniz bir an var mı?

S. L. A.: Beklenen kimliğime uymadığını düşündüğüm için kendimi sık sık sansürledim. Geriye baktığımda bu tutumun beni kaç farklı olasılığı keşfetmekten alıkoymuş olabileceğini fark ediyorum.

Kendimizi tek bir kimlikle sınırlandırdığımızda fırsatları, projeleri ve ifade biçimlerini kaybediyoruz. Daha da önemlisi, bir fikrin bizi götürdüğü yere gitmemize izin vermenin getirdiği enerjiyi kaybediyoruz.

Henüz adını koyamadığımız şeylere açık kalmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

A. S.: En iyi fikirleriniz nereden geliyor?

S. L. A.: Rüyaları seviyorum. Uyandıktan sonra, günün mantığı devreye girmeden önce, bir süre rüyanın içinde kalmayı seviyorum. Rüyalarımı ve rüyalarımda yaşananları ele alan bir çizim kitabım var.

Rüyanın içindeyken bir özgürlük hissi var. Bir şeyin neden gerçekleştiğini açıklamak ya da hemen ne anlama geldiğine karar vermek zorunda değilsiniz. Sadece gözlemleyebilirsiniz.

En iyi fikirlerimin birçoğu da üzerinde çalıştığım nesnelerle boğuşurken ortaya çıkıyor. Bazen sinirli oluyorum, kötü bir ruh hâline giriyorum ve işin benden ne istediğini anlayamıyorum. Sonra bir anda bir şey netleşiyor. Nesnenin ne olmak istediğini görüyorum ve kendimi daha iyi hissediyorum.

Fikir çoğu zaman mücadelenin içinden doğuyor.

A. S.: Bir gün bütün tasarımlarınız ortadan kaybolsa, geriye ne bırakmış olmayı isterdiniz?

S. L. A.: Başka birinin kendi yoluyla sürdürebileceği bir dil açmış olmayı isterdim.

İşlerimin tam olarak yaptığım biçimde kalmasına ihtiyacım yok. Bir başkasına yeni bir şey yaratma, kendisine ait bir şey üretme ilhamı vermelerini isterim.

Benim için en anlamlı miras bu: Kapalı bir sistem bırakmak değil, bir olasılığın kapısını açmak.

A. S.: Son olarak, Sébastien’i bir sesle tarif etmeniz gerekse bu nasıl bir ses olurdu?

S. L. A.: Aslında birkaç gece önce bununla ilgili bir rüya gördüm. Mırıldanma gibi, neredeyse bir ilahi gibi bir ses olurdu. Alçak frekanslı bir titreşim.

Derin, kesintisiz bir rezonans gibi.

A. S.: Kendini açıklamak zorunda olmayan bir ses.

S. L. A.: Kesinlikle. Yalnızca var olan bir titreşim.

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası