The Invite filminde Seth Rogen ve Olivia Wilde'ın canlandırdığı evli çiftin gergin bir sahnesi. British GQ
Güncel

The Invite Aslında Kılık Değiştirmiş Bir İlişki Korku Filmi

Olivia Wilde ile Seth Rogen'ın birbirinden nefret eden bir çifti canlandırdığı The Invite, beklenmedik şekilde keyifli bir seyir sunuyor.

Olivia Wilde'ın yönetmen koltuğuna oturduğu üçüncü film olan The Invite, tür açısından farklı şekillerde tanımlanıyor. Kimileri onu komedi, kimileri seks komedisi, kimileri dramedi, kimileri ise romantik komediyle karıştırılmaması gereken bir ilişki komedisi olarak görüyor. Yüzeyden bakıldığında bu tanımların hepsi doğru sayılabilir. Ama filmin özüne indiğinizde The Invite aslında bir ilişki korku filmi.

Biraz sabredin. Komediyle açılış yapıyoruz. Derin iç çekişleriyle tanıdığımız Joe, yani Seth Rogen, bomboş bir konser salonunda oturuyor. Aklından, eşi Angela'yla birlikte piyano çaldıkları mutlu bir anı geçerken yüzünde tek bir duygu bile okunmuyor. Tam karşısında ise performanslarının ardından geri bildirim bekleyen öğrencilerinden oluşan orkestra var. Joe sonunda hayalinden sıyrılıyor. "Harikaydı" diyor. Sesinde en ufak bir heyecan bile yok. "Gerçekten çok iyiydi. Gayet iyi çaldınız. Şey... belki... bir iki kez daha çalarsınız. Hani pratik olsun diye. Ama... iyi iş." Öğrenciler duydukları bu son derece sıradan yorum karşısında hayal kırıklığını gizleyemiyor. Joe ise salonun arkasına geçip nefret ettiği katlanır bisikletiyle yine sinir bozucu bir mücadeleye girişiyor.

Komedi, Joe eve döndüğünde pasif agresiflikle, zaman zaman da doğrudan saldırganlıkla buluşuyor. Joe yorgunluktan kendini kapının girişine bırakır bırakmaz Angela bağırıyor. "Ayakkabıları çıkar lütfen." Ardından da üst katta oturan komşularını akşam yemeğine davet ettiğini söylüyor. Bunun üzerine Joe ile Angela arasında giderek büyüyen komik bir tartışma başlıyor. Joe bu yemekten gerçekten haberdar edilmiş miydi? Bisikletiyle boğuşurken gelen "Şarap al" mesajını görmesini beklemek ne kadar makuldü? Joe neden Angela'nın görünüşüne neredeyse hiç iltifat etmiyordu? Ve hazır komşular gelmişken akşamları biraz daha sessiz seks yapıp yapamayacaklarını sormak gerçekten bu kadar yanlış mıydı? Gerginlik, üst kat komşularının gelişiyle azalmıyor.

Edward Norton ile Penelope Cruz'un canlandırdığı çift, Joe ve Angela'nın tam zıttı. Onlar yalnızca farklı şekilde tartışmıyor, ev sahibi çiftin arasındaki gerilimden rahatsız olmak yerine bundan tuhaf bir keyif bile alıyorlar. "Hareketli atmosferleri severiz" diyor, hafif hippi ruhlu Norton karakteri. Yemek ilerledikçe Joe ile Angela'nın yıllardır biriktirdiği küçük kırgınlıklar ve bastırılmış öfkeler birer birer ortaya çıkıyor. Bunun en önemli nedeni ise Norton ile Cruz'un canlandırdığı rahat, modern ve kaygısız ilişkiyle kurulan keskin karşıtlık. Filmin tonu ve Seth Rogen'ın kusursuz komedi zamanlaması bütün bu yaşananları ilk bakışta hafif ve eğlenceli gösteriyor. Oysa karakterler arasındaki gerçek düşmanlık hiç eksilmiyor. Hatta gizlenmeye bile çalışmıyor. O kadar açık yaşanıyor ki seyirci çoğu zaman bu tartışmaların absürtlüğüne gülüyor, altında yatan nedenleri ya da ileride doğuracağı sonuçları düşünmeye fırsat bulamıyor.

Filmin kurgusu da bunu destekliyor. Hikaye neredeyse tamamen gerçek zamanlı ilerliyor ve Joe ile Angela'nın dairesinden hiç çıkmıyor. Joe'nun eskiden bir grupta çaldığını, çiftin bir kız çocukları olduğunu ya da oturdukları evin Joe'nun ailesinden kaldığını ve onun bundan utandığını öğreniyoruz. Ama bu bilgiler o kadar kısa ve yüzeysel veriliyor ki dikkatimiz sürekli filmin dört karakteri üzerinde kalıyor. Küçük hesaplaşmalar ve çocukça atışmalar peş peşe geliyor. Tempo hiç düşmediği için olaylara daha geniş açıdan bakacak zaman bulamıyoruz. Bütün bunlar yaşanırken dolabın içinde saklanan görünmez bir canavar da var. Gerçek bir canavar değil elbette. Böyle bir dönüş filmin tamamen raydan çıkması olurdu. Bu daha çok duygusal, romantik, cinsel ve geçmişten gelen bir hayalet. Geçmişin, bugünün ve geleceğin mutsuzluğu. Filmin sonlarına doğru sonunda ortaya çıktığında ton belirgin biçimde değişiyor. Kahkahalar giderek azalıyor ve sonunda tamamen kesiliyor. Akşam boyunca kendi mutsuzluklarını, bunu neredeyse hiç yaşamayan başka bir çift üzerinden izlemek zorunda kalan Joe ile Angela, artık birbirlerine karşı empati kuramamaları hatta en temel düzeyde bile birbirlerinden hoşlanmıyor olmalarının sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Ortaya çıkan manzara ise hiç sağlıklı değil.

Filmin bazı tartışmaları zaman zaman fazla tanıdık gelebiliyor. "Artık çaba göstermiyorsun", "Benden hoşlanmıyorsun", "Hayatındaki her kötü şey için beni suçluyorsun" gibi cümleleri daha önce defalarca duyduk. Ama The Invite'ın gerçekten başarılı olduğu nokta şu. İlişkilerde önemsiz gibi görünen küçük anlaşmazlıklar zamanla üst üste birikiyor. Kimse farkına varmadan öylesine büyük bir dağa dönüşüyorlar ki sonunda taraflardan hiçbiri o dağı tırmanmaya istekli olmuyor. Ve dürüst olmak gerekirse, şimdiye kadar izlediğiniz herhangi bir zombi, hayalet ya da iblisten daha korkutucu olan da tam olarak bu değil mi?

BU İÇERİK İL OLARAK  BRITISH GQ WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası