HARRY STYLES yeni albümü Photo Credit- Stella Blackmon
DAHASI+

Harry Styles Otuzlu Yaşlarına Kiss All the Time. Disco, Occasionally İle Sert Bir İniş Yapıyor

Terapiye gitti. Koşmaya başladı. LCD Soundsystem dinliyor. Dans odaklı yeni albümünde Harry Styles gerçekten yaşının farkında hissediliyor.

Harry Styles’ın yeni albümü Kiss All the Time. Disco, Occasionally’de belirgin bir evrim var. Ama muhtemelen beklediğiniz türden bir evrim değil. Öncelikle hayır, bu bir house albümü değil. Albümün çıkış teklisi Aperture daha ilk anda beklenmedik bir hamle yaptı. Beş dakikalık, gecenin sonuna yakışan bir dans parçası. Styles’ın şeker tadındaki pop hitleri As It Was ve Watermelon Sugar’ın tam karşıtı.

Albümde ekstazi etkisi çağrıştıran birkaç parça daha var, ancak bunun Styles’ın Renaissance’ına ya da Drake’in uyuşuk kulüp atmosferli Honestly, Nevermind’ine benzer bir proje olacağı yönündeki spekülasyonlar büyük ölçüde isabetsiz çıktı. Bu albüm, tıpkı Harry's House gibi yine türler arasında dolaşan bir çalışma. İçinde funk dokunuşları, disco esintileri, orkestral pop öğeleri ve birkaç akustik balad var.

Albüm yine Styles’ın son üç çalışmasında da yer alan ekip tarafından hazırlanmış. En başta prodüktörler Kid Harpoon ve Tyler Johnson geliyor. Kısacası eski Harry’i seviyorsanız yeni Harry’i de seveceksiniz.

Bu albümü gerçekten farklı hissettiren değişim ise büyük ölçüde duygusal. Hatta bir yükseltme gibi hissettiriyor. Styles’ın olgunlaştığını hissediyorsunuz ve bunun nedeni sadece sürekli LCD Soundsystem dinliyor olması değil.

On bir şarkı boyunca terapiye gitmekten, ilişkileri mahvetmekten, hatalardan ders çıkarmaktan, akşamdan kalmalardan ve kendine şefkat göstermeyi öğrenmekten bahsediyor. Kulübün terli ve coşkulu anları var ama ışıklar yandığında insanların gözlerinin içine bakmak zorunda kaldığınız o an da var. Albümün başından sonuna kadar uzanan hafif bir melankoli hissi var. Eğer bu büyümek değilse, ne olduğunu bilmiyorum.

Bu durum daha açılış parçası Aperture’da netleşiyor. Zamanın hızlandığının fazlasıyla farkında. “Time won’t wait on me” diye söylüyor. Kapanış parçası Carla’s Song’da ise güçlü davullar eşliğinde ağır deneyimler yaşadığını ve bunların üstesinden geldiğini anlatıyor. “There is a bridge that leads to troubled waters, if you know then you know.”

Son albümünden bu yana geçen dört yılda Styles otuzlu yaşlarına girdi. Zorlu bir 169 konserlik dünya turunu tamamladıktan sonra biraz ara verdi. Dünyanın en çok fotoğrafı çekilen insanlarından biri olmasına rağmen neredeyse iki yıl boyunca sosyal akışlarımızdan kayboldu.

Bu dönemde gördüğümüz birkaç görüntü vardı. Karanlıkta aktrisler ve pop yıldızlarıyla öpüşürken çekilmiş grenli iPhone videoları. Maraton koşarken çekilmiş fotoğraflar. Berlin’de üç saatin altında bitirdiği etkileyici bir maraton performansı. Kendisi Runner's World’e verdiği röportajda Berlin’in Kiss All the Time’daki yoğun synth ve bas seslerinin bazılarına ilham verdiğini söylemişti. Hatta yeni Papa’nın ilan edildiği gün Vatican City’de kalabalığın arasına karışmış halde görüntülendi.

Yeni şarkıların gerçekten yaşanmış bir hayatın izlerini taşıyormuş gibi hissettirmesinin nedeni muhtemelen bu.

Bu duygusal değişim müzikal olarak da hissediliyor. Hatta Styles’ın müzikal anlamda en etkileyici şarkısının bu albümde olduğunu söyleyebilirim. O parça Coming Up Roses. Keman tellerinin tınısı üzerine kurulu yavaş ve hüzünlü bir şarkı. İlginç biçimde yakın zamanda Fred Again’in bir konserinde ilk kez çalındı ve izleyiciler biraz şaşkın bir şekilde yavaşça sallandı.

Şarkı oldukça basit bir aşk şarkısı. Nakaratta “There’s only me and you” diyor. Ama yavaş yavaş yükselerek gerçekten etkileyici bir orkestral ara bölüme ulaşıyor. Albümün ilk parçalarının çoğunda Styles vokalini geri planda tutuyor ve müziği öne çıkarıyor. Ancak sekizinci parça olan Coming Up Roses’ta nihayet sesini tamamen açıyor. Bu da hem hoş bir boşalım hem de istediğinde gerçekten çok iyi şarkı söyleyebildiğinin hatırlatıcısı.

Yine de albüm boyunca bunu çok sık yapmıyor.

Runner’s World röportajında Styles, Kiss All the Time’ın Berlin kulüplerinde hissettiği duyguyu yeniden yaratmasını istediğini söylemişti. Enstrümantasyon ve müzikalitenin içinde kaybolma hissini. Albüm tam anlamıyla bir Giorgio Moroder projesine dönüşmese de müzik çoğu zaman merkezde.

Birçok parçayı titreşimli synth’ler dolduruyor. Taste Back ton olarak Dance Yourself Clean’e oldukça yakın. Güçlü bas çizgileri göğsünüzde hissediliyor, özellikle Dance No More’da. Ayrıca oldukça şık elektrik gitar soloları var.

Müzikal olarak muhtemelen bugüne kadarki en iyi işi. Ama albümü gerçekten ilginç kılan şey, otuzlu yaşların başındaki o varoluşsal değerlendirme anlarına dair sunduğu küçük bakışlar. Bu nedenle belki de bugüne kadarki en ilgi çekici çalışması.

BU İÇERİK İLK OLARAK BRITISH GQ WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası