Ahmet Rıfat Şungar Derinlerde… Sessiz, Dingin ve Güçlü Fotoğraf: Emre Doğru
Dergi Konuları

Ahmet Rıfat Şungar Derinlerde… Sessiz, Dingin ve Güçlü

Eğitimini, oyunculuğunu, Üç Maymun filmindeki başarısıyla ivme kazanan kariyerini, rol aldığı projeleri farklı mecralardan okuyabilirsiniz ya da okudunuz. Ama Ahmet Rıfat Şungar ile “kendi iç sesini duyabildiği” şehrin uzağında, doğanın kalbinde karşılaşmamız tesadüf olmasa gerek… Sessizliğin onu özgürleştirdiğini düşünen Şungar’ın İstanbul’un dışındaki bu saklı cennette iç sesini dışa aktarıp söze dökmesi, karakterinin derinliklerine ve yalnızlığının onu nasıl beslediğine dair özgürce paylaştıkları ve hepsinin ötesinde hayatı algılama biçimini samimiyetle anlatması, bu çekime ve siz okuyucuya özel kalacak…

Hayatında öyle bir denge yaratmış ki… Şehir hayatının rutinini, hızını, karmaşasını, çok yönlülüğünü seviyor ama arada doğaya yaptığı küçük kaçışlarla da yalnızlığından ilham alıyor, bu tek başınalığında kendini dinliyor ve rahatlıyor. Araba kullanırken ya da yaşadığı Berlin’de bisiklete binerken yolun arkadaşlığında düşünüyor, hayatını sorguluyor ve kendisiyle yüzleşiyor.

“Bir karaktere hazırlanırken çok yalnızlaşıyorum sanırım. Çok yürüdüğüm, çok sessiz kaldığım bir döneme giriyorum. Dünyaya biraz onun penceresinden bakmaya başlıyorum istemeden” diye anlatırken, oyunculuğu nasıl nevi şahsına münhasır bir bakış açısıyla algıladığını da vurguluyor: “Oyunculuk kişiyi görünür kılan bir meslek olmasına rağmen istersen kendini çok rahat görünmez kılabileceğin bir felsefe barındırıyor. Bu anlamda hep ‘Görünmez olmak istiyorum’ diye açıklamaya çalışıyordum oyunculukla ilgili motivasyonumu.”

Ahmet Rıfat Şungar Derinlerde… Sessiz, Dingin ve Güçlü

Tam da hayatında yaratabildiği bu dengeyle, daha ilk görüşte sizinle kurduğu samimiyeti, hoşsohbet kişiliği, meraklı ve içten tavırları ve ayrıca yalnızlığının içinde yakaladığı huzur ve mutlulukla dikkat çekiyor Ahmet Rıfat Şungar.

Çekime başlarken, “Öyle bir yerdeyiz ki sanki her an bahçenin bir yerinden ailemden birileri çıkıp gelecekmiş gibi hissediyorum. Hani bir koku gelir burnunuza ve bir anda hiç ummadığınız bir anın içinde bulursunuz kendinizi çocukluğunuzdan ya da bir geçmiş zaman gününde…” diyor ve en sevdiği, kendini en çok bulduğu yerde, doğanın içinde kayboluyor…

Genel olarak şehirden uzakta doğada olmak hangi duyguları çağrıştırıyor sende?

Sessizlik. Kendi iç sesimi duyabilme şansı. Uzaklaşmak, imkanların ve seçeneklerin kısıtlı olmasının ne denli özgürleştirici olduğuyla yüzleşmemi sağlıyor. Şehrin insan üzerinde onu tüketerek ve iyi hissetmesini sağlayarak bir baskı oluşturduğunu düşünüyorum ki şehir hayatını çok da seven biriyim. Şehrin dışında doğada olmak şehirde yaşadığım hız, tüketim, beğenilme, görülme gibi kafamı karıştıran duygu ve düşünceleri daha sağlıklı bir zemine oturtmamı sağlıyor.

Kendini doğayla baş başa ve çok mutlu hissettiğin özel rotalar/destinasyonlar var mı?

Yirmi yıldır Kuzey Ege’ye gidiyorum. Bozcaada da gitmezsem eksik hissettiğim yerlerden biri. Kuzey Ege’ye yaklaştığımda içimde hâlâ bir şeyler kıpırdıyor, heyecanlanıyorum. Gerçekten yaşadığımı, canlı olduğumu hissettiriyor bana.

Berlin’de şehrin içindeyken bile bisikletle çok kısa sürede ulaşabileceğiniz büyük parklar ve göller var. Özellikle Hasenheide ve Tiergarten, şehirden tamamen çıkmışsınız hissi yaratabiliyor. Çok fazla göl var Berlin’de, şehre çok yakın. Schlachtensee bunlardan biri. Kanal kenarında yürümeyi de çok seviyorum. Şehrin tam merkezindeyken bile kendinizi doğanın bir parçası gibi hissedebiliyorsunuz.

Ahmet Rıfat Şungar Derinlerde… Sessiz, Dingin ve Güçlü

Evet, yeşil alanı bol, bahçe ve parklarla dolu Berlin’de yaşıyorsun. Sık sık ziyaret ettiğin, kaçıp gittiğin yerler var mı?

Kreuzberg’de kanal kenarında boydan boya yürüyüş yapmayı, bisiklet sürmeyi çok seviyorum, bunu her gün yapabilirim. Gene sabah erken kalkıp ilk açılan kafelere gidip oturmak bana çok iyi geliyor. Özellikle son yıllarda yazmakta zorlanıyordum ve bunu böyle bir rutinle sabah sakinliğinde aşabildim. Ayrıca Berlin’de mahallemizdeki mezarlığın içinden geçmek, orada biraz oturup sessizliği dinlemek de iyi hissettiriyor.

Berlin’de bisikletle kısa sürede ulaşılabilecek yerler bulunduğunu söyledin. Şimdi bisikletini alsan nerelere, hangi rotalara doğru sürmek isterdin?

Kars’a giden trene eşlik etmek isterdim… Tam rotaları hatırlamasam da sabahın ilk ışıklarıyla Erzincan’a yaklaşırken önümde sıralanan sisli yollar geliyor gözümün önüne. Nedense bu soru ilk olarak bunu canlandırdı gözümde… Rayların yanından uzunca bir süre bisiklet sürmek isterdim. Ayrıca İtalya’da bir bisiklet turu da yapmayı çok istiyorum. Japonya da hayalimdeki rotalardan…

Yolda olmak neler çağrıştırıyor sana… Arabada, uçakta, bisiklet ya da motor… Hangilerini kullanıyorsan…

Tek başıma araba kullanırken ve uzun yol yaptığımda genellikle bir yere varmakla ilgilenmiyorum, asla acele etmiyorum. Çok rahatlıyorum, her şey geride kalıyor gibi değil de eksilen şeyler varmış da hayatımda, tekrar onlarla kucaklaşmaya gidiyormuşum gibi bir düşünce sarıyor benliğimi bu yolculuklarda.

Kendi kendime konuşuyorum, bu çok doğal bir şekilde oluyor bu arada. Sorular sorup cevaplamaya başlıyorum. “Nasıl hissediyorsun?” diye soruyorum kendime. Yaşadığım süreçlerde nelerle yüzleştiğimin cevaplarını arıyorum.

Arabadayken gerçek bir akışın içinde, kimsenin akışımı bozma şansı olmayacağını, kimsenin benimle ilgilenmeyeceğini bilerek, kim ne düşünür demeden sürmek bana çok iyi geliyor. Berlin’e yerleştiğimden beri bu tecrübeyi bisiklete binerken de deneyimliyorum.

placeholder
placeholder

Peki yoldayken hangi müziği/şarkıyı dinliyorsun?

Sessizliği daha çok tercih ediyorum uzun yolda. Tek başımaysam eğer şehir içi trafiğinde klasik müzik ya da enstrümantal caz dinliyorum. Şehir trafiğinde beni sinirlendirebilecek birçok şeyi bu müzikler eşliğinde tolere edebiliyorum. Sinirli birinin müzik dinlerken içinde bulunduğu hal komik gelebiliyor. Ya da çok sinematografik bir an gibi…

Eğer Esra ile yapıyorsak yolculuğu müzikleri o seçiyor: R&B ve rap ilk tercihleri arasında. Son dönemlerde Esra ile aynı telefondan aynı şarkıları açıp kulaklıklarımızı paylaşıp bisikletle yol boyunca müzik dinliyoruz. Boş olan kulaklarımız da bir yandan birbirimizi duymamızı sağladığı için eğlenceli, müzik dolu bir yolculuk oluyor bu.

“Kişiyi görünür kılan bir meslek olmasına rağmen istersen kendini çok rahat görünmez kılabileceğin bir felsefe barındırıyor oyunculuk. Bu anlamda hep ‘Görünmez olmak istiyorum’ diye açıklamaya çalışıyordum oyunculukla ilgili motivasyonumu.”

Çekim öncesi sohbet ederken arada reset’lenmek için birkaç günlüğüne dijital detoks yaptığını, Bozcaada’ya gittiğini anlattın. Nasıl geçiyor bu inziva? Ve inziva bitişi nasıl dönüşümler yaşamış oluyorsun?

Sabah güneş doğmasına yakın kalkıyorum. Evden sahile yürüyorum. Telefon almıyorum yanıma. Sadece defter, kitap ve analog kamera. Duruyorum. Maksimum beş kişi gelene kadar sahilde oturacağım diyorum kendi kendime. İnsanların çabucak kalabalık hissi veremeyecekleri uzun bir sahilden bahsettiğimi de hatırlatayım. Ardından güneş tepeye doğru yaklaşırken tekrar eve dönüyorum. Yemek yapıyorum. Bahçede, sahilde olduğu gibi oturuyorum. Müzik dinlemiyorum. TV, bilgisayar yok, hiçbir şey izlemiyorum. Güneş batmadan az önce sahile tekrar yürüyorum. Güneş battıktan sonra yürüyüşü tamamlayıp eve geliyorum. Uyuyorum. Ya da bir tepede duruyorum, tüm bunların hepsini orada yaşayarak.

Tüm bu tanık olduklarımı ve hissettiklerimi geride bırakıp dönerken hüzünleniyorum. Çünkü az seçenekli böyle bir hayatın her anlamda daha şifalı ve yeterli olduğunu biliyorum ve bunun üzerine düşünüyorum. Ama sonra şehri de seviyorum tekrar, neleri tercih etmediğimi, neyi daha çok sevdiğimi, neyin bana iyi geldiğini daha iyi anlamış şekilde dönüyorum geri. Şehri en azından bir süre daha verimli yaşıyorum bu sayede. Daha anlayışlı karşılıyorum birçok durumu, hayatımı. Anneannemin söylediği bir söz var, o geliyor hep aklıma: “Azı karar, çoğu zarar.”

Ahmet Rıfat Şungar Derinlerde… Sessiz, Dingin ve Güçlü

Geçen gün bir yazı okudum. Şöyle anlatıyordu: “İtalyanların ‘Dolce Far Niente’ dedikleri ‘hiçbir şey yapmamanın tatlılığı’nı uygulamak aslında hiç de kolay değil, çünkü çalışmaya odaklı insan boş durduğunda beyni boş durmuyor, sürekli aklından yapılacaklar listesi çıkarıyor. Ve anın keyfini çıkaramıyor.” Sen de böyle misin yoksa hayatında ara ara “dolce far niente” keyfini de sürebiliyor musun? Ve aslında “Durmak da bir direniş, bir itirazdır” diyor aynı yazı. Ne düşünüyorsun?

Bu aslında kolaylıkla yapabildiğim bir şey. Eylemsizlik gibi anlaşılabiliyor bunu uygulayamayan biri için ama aslında evet, “direnmek” doğru tanım. Son zamanlarda bu “dolce far niente” halinde kalmak için zorlandığım oluyor ama çözüm buluyorum. Bunun için sabahları çok daha erken kalkmak, kimse uyanmadan ayakta olmak ve sokaklar boşken yürümek zihnimi sessizleştiriyor. Direniyorum. Zor oluyor bazen ama başarıyorum sessizleştirmeyi kendimi. Esra ilk zamanlar bu yaptığımı pek anlamıyordu ama zamanla kendisinin de durmayı öğrenmekle ilgili benden feyz aldığını görmek ve bu durumun ona da iyi gelmesi, anlaşılır olmam açısından çok kıymetli.

“Dolce Far Niente”den söz etmişken, Ahmet Rıfat Şungar’ın çalışmadığı, çekimde olmadığı bir “off gün”ü nasıl geçer?

Durmaya çalışarak. Yürüyerek. Yazmaya çalışarak. Okumaya çalışarak. Antrenman yaparak ama en çok durmaya çabalayarak… O boş gün genelde kafamın çok karıştığı bir gün oluyor.

Yaşamakta olduğun oyunculuk heyecanını ve serüvenini bize nasıl anlatırsın? Ne ifade ediyor senin için oyunculuk?

Çok fazla yeni yer ve yeni insan tanıdım. Oysa ki oyunculuk yapmasaydım böyle bir hayat yaşamayacağımdan eminim. Çok daha yalnız ve kendi kendime olurdum… Hâlâ kendi kendime kalacağım alanları edinme çabam devam ediyor ama oyunculuk beni inimden çıkartan bir sosyalleşme aracı adeta. Farklı bir hayatım olsa rastlaşmayacağım insanları, tabiatı ve çeşitli hikayeleri anlamama, empati kurmak için çok çeşitli varyasyonlarla karşılaşmama sebep oluyor.

Sanki oyunculuk yapmanın karşılığında “kötü” bir insana dönüşme ihtimalin yokmuş gibi bir denklem var. Bu bir yük olmamalı elbette ama şöyle düşünüyorum: Bu denli insanı, hayatı, kavramı, düşünceyi empati ile var etmeye çalışıp, “iyi” ya da “kötü” demeden yargısızca ele almaya çalıştığın karakterleri oynadıktan sonra sokakta birine, ailene, hayvanlara, doğaya kötü davranma ihtimalin olamazmış gibi hissediyorum. Ayrıca kişiyi görünür kılan bir meslek olmasına rağmen istersen kendini çok rahat görünmez kılabileceğin bir felsefe barındırıyor oyunculuk. Bu anlamda hep “Görünmez olmak istiyorum” diye açıklamaya çalışıyordum oyunculukla ilgili motivasyonumu.

Bir gün kitabevinde The Invisible Actor adlı bir kitaba rastladım ve bu kitap bana, mesafeler ne olursa olsun, coğrafyalar birbirine temas etmese de hayatı benimle aynı şekilde algılayan, kendimi çok yakın hissettiğim bir arkadaş edindiğimi düşündürdü. “Yalnız değilmişim” demek ki dedim kendi kendime.

Bir karaktere bürünmek, o karakteri seyirciyle tanıştırmak nasıl bir süreç senin için? Ve hayat verdiğin tüm karakterlere bir süre sonra veda ederken, onlar nasıl izler bırakıyor sende?

Bir karaktere hazırlanırken çok yalnızlaşıyorum sanırım. Çok yürüdüğüm, çok sessiz kaldığım bir döneme giriyorum. Dünyaya biraz onun bakış açısıyla bakmaya başlıyorum istemeden.

Bir karaktere hiçbir zaman “iyi”, “kötü”, “haklı”, “haksız” gibi yaklaşmıyorum. Daha çok onu anlamaya çalışıyorum. Yazılanların dışında onunla ilgili hikayeler kuruyorum kafamda ama bunun çok tarif edebileceğim bir yöntemi yok açıkçası. İnsan olmak gibi bir şey biraz.

İlginç olan şu: Hazırlık sürecinde çok fazla düşünürken, çekim ya da sahne başladığında hiçbir şey düşünemediğimi fark ediyorum genellikle. Sadece davranıyorum. Ve bu bana çok iyi geliyor. Günlük hayatta zihnim sürekli çalışırken, o anda sadece var olmak büyük bir özgürlük hissi yaratıyor bende. Bilmemek çok iyi bir his. Hayatta hep bilmek, kontrol etmek, ne hissettiğini tarif edebilmek zorundaymışız gibi geliyor ama oynarken hiçbir şey bilmemek, sadece o anın içinde kalabilmek çok özgürleştirici geliyor bana.

Bir karakter bittikten sonra aklımda replikler kalmıyor açıkçası. Ama muhakkak bunca zaman geçirdiğim bir karakterden sonra düşünce şeklimde, empatimde birtakım farklılıklar oluyordur. Yolda yürürken biriyle kısa bir temas bile sizi değiştiriyorsa, aylarca yaşadığınız bir karakterin sizde hiçbir iz bırakmaması mümkün değil.

AHMET RIFAT ŞUNGAR’IN TOP 10 MÜZİK LİSTESİ

✪ La Lune / L’Impératrice
✪ Roman d’Amour / Alastair Lane, Sarah Denny
✪ Neil Frances / Teardrops
✪ Camel Power Club
✪ Anadol, Marie Klock / Manivelles
✪ Saâda Bonaire / You Could Be More As You Are
✪ Odezenne / Bleu Fuchsie
✪ Agar Agar / Sorry About the Carpet
✪ Miel De Montagne / J’y peux rien
✪ Moussa / Cabrioli

İlham kaynakların nedir işinde? Nasıl ve nelerden besleniyorsun?

Çalışkan insanlardan çok etkileniyorum. Bu manada çok şanslıyım çünkü Esra Gülmen bu konuda ilham kaynağım. Kendisi telefonumda “my muse” diye kayıtlı. Hayatımda daha önce hiç bu denli çalışkan biriyle vakit geçirmemiştim. Kendimi kötü hissetmeme de sebep oldu ilk başlarda. Çünkü bir oyuncu olarak tembelleştiğimi hissediyordum.

Esra ile beraber hayata dair merakım tekrar alevlendi. “Yapabilir miyim?” diye sorgulamaktansa, yapmak için hamle yapan birine evirdi bu durum beni ki zaten oyunculuk yapmadan önce de böyle biriydim. Oyunculuk sürekli bir bekleme dönemine sahip olduğundan “tembelleşmek” için çok müsait bir meslek aslında. Bir rol gelecek, sonra deneme çekimi olacak, sonra olursa oynayacağım, olmazsa gene bekleyeceğim. Sonra birileri en iyi ihtimalle başarılı diyecek, sonra tekrar başarılı olmak için bir projenin önüne gelmesini bekleyeceksin. Beni çok tembel hissettiren bir durum bu. Bu durumdan sıyrılmaya başladığım için mutluyum. Çalışan, meraklı insanlardan çok etkileniyorum. Soru soran insanlar ilgimi çekiyor. İyi soru sormak inanılmaz bir yetenek gibi geliyor bana. Gerçekten soran, merak eden insanlardan ilham alıyorum. Nasıl olduğumu merak ettiği için “Nasılsın?” diye soran…

Ahmet Rıfat Şungar Derinlerde… Sessiz, Dingin ve Güçlü

Berlin’de yaşıyorsun. Bu şehirde yaşamak seni nasıl besliyor?

Sosyal hayatta sınıfsal bir ayrım hissetmemek çok iyi hissettiriyor. Kendini birinden daha “eksik” ya da daha “yüksek” görmene imkan vermiyor. Bu tabii ki benim yeni yerleşen biri olarak yorumum. Bireyselliğin çok ön planda olduğu bir şehrin önce zorlayan tarafları elbette oluyor fakat zamanla bu anlamda gereksiz grift ilişkiler olmaması ve insanların sanki yalan icat edilmemişçesine dürüst olmalarının kişisel olarak çok katkısı olduğunu söyleyebilirim. Hayatta kalmak için yalan söyleme potansiyelinizin kıvraklaşması ile uğraşmak yerine, sadece net olmakla ilgilenmek bana çok iyi geliyor…

Son zamanlarda izlediğin ve seni çok fazla etkileyen bir film?

Şüphesiz Betty Blue. 86 yapımı bir film.

Fotoğraf makinenle nereye gitmek ve nereleri fotoğraflamak isterdin?

Hiç öyle bir gündemim yok çünkü nereye gidersem yanımda oluyor. Özellikle bir yeri fotoğraflamak istiyorum diyemem. Fotoğrafla ilişkim biraz moody ve plansız dolayısıyla. Bazı sokaklar var, saat kaçta güneşin nereye düştüğünü not aldığım bir de defterim… Defterdeki notlara hiç bakmadım, sadece yeni yerler gözüme takılınca notlarıma notlar ekleniyor. Belki bir gün gitmek için birikiyorlardır. Kısacası spontan bir durum fotoğrafla ilişkim.

Moda ne ifade ediyor senin için? Ahmet Rıfat Şungar’ın gardırobunda en çok hangi parçalar var?

Berlin’e yerleşene kadar gündemimde değildi bu konu. Berlin’de moda ile ilgilenen arkadaşlarım olmaya başladı çokça ve ayrıca şehrin bu anlamda ikinci el dükkanlarının çokluğu ve çeşitliliğinden etkilendim. Bir şeye benzemek, trend olanı giymek her zaman mümkün ama benim modayla ilişkim şu an merak aşamasında. Estetik olarak yan yana gelmelerini hayal edemeyeceğim parçaları bir araya getirip onlardan bir kombin yapabilmek bir oyun gibi. Sanki kendi yapbozunu kendin icat ediyorsun. Ortada bitmiş bir yapboz yok, henüz başlamamış bir yapboz var ve sen bitirdiğinde ilk kez ortaya çıkmış oluyor.

Çekim günü konuşurken eşin Esra Gülmen ile Berlin’e taşındığını söylemiştin. Aşkı nasıl tanımlarsın? Aşk sana neler yaptırabilir?

Anlamak ve anlaşılmak hayatta en önem verdiğim konu. Bir ilişkide anlaşamamak her zaman mümkün ama birbirini anlama çabasının aşkı da sürdürülebilir kıldığına inandım Esra ile beraberken. Birbirini değiştirmek ya da dönüştürmekten söz etmiyorum. Karşılıklı olarak kendin olduğun kişiye yaklaşmak, kendin olmaktan çekinmediğin biri olmanı sağlıyor. Sanırım bu da aşkın ta kendisi.

Çok yönlü bir insansın. Oyunculuk dışında yönetmenlik, yapımcılık ve fotoğrafçılıkla da ilgileniyorsun. Bunlar seni nasıl etkiliyor, nasıl değiştiriyor ve dönüştürüyor?

Mesleğim oyunculuk ve bunun haricinde her şeyle bir oyuncu olarak ilgileniyorum. Hayata ve mesleğime farklı pencerelerden bakmamı sağlıyor tabii diğer kollar. Bu arada oyunculuk haricinde yaptıklarımın hepsi yönelmek istediğim ve anlamaya çalıştığım konular. Oyunculuk da öyle zaten, her seferinde yeniden anlamak için bir yolculuk ama bu konuda bir rutinim var. Bu sebeple meslek gibi tanımlanmasını istemiyorum bu diğer başlıkların. Bunların hepsi şu an bir deneyimin, bir merakın parçası… Zaten insanın doğası gereği çok yönlü olduğunu düşünüyorum. İlla ilgilendiğimiz konuların her birinin bizi bir başlıkla tanımlamasına uzağım. Birileri ilgilendiğiniz konular için sizi yönetmen, fotoğrafçı, yazar diye tanımlayabilir, fakat benim şu anda sürdürülebilir yaptığım ve referanslar üzerinden eleştirilmemi sağlayabilecek tek gündemim hâlâ oyunculuk.

Emekliliğinde nasıl bir hayat hayalin var? Kendini nasıl bir resim içinde görüyorsun?

Emeklilik ne demek bilemiyorum. Sanırım ben gençliğimden beri kendi tercih ettiğim zamanlarda emeklilik yaşıyorum. Sağlığım el verirse yine kendi seçtiğim zamanları “emeklilik” diye adlandırdığım şekilde yaşamaya devam etmek arzusundayım. Bu soruya illa bir cevap vereceksem, gördüğüm fotoğraf şöyle: Beraber tartışabilen, beraber gülüp eğlenen bir grup insan ile hayal ediyorum kendimi…

placeholder
placeholder

YOLDA OLMAK…

Tek başıma araba kullanırken ve uzun yol yaptığımda genellikle bir yere varmakla ilgilenmiyorum, asla acele etmiyorum. Çok rahatlıyorum.

Berlin Kreuzberg’de kanal kenarında boydan boya yürüyüş yapmayı, bisiklet sürmeyi çok seviyorum, bunu her gün yapabilirim. Gene sabah erken kalkıp ilk açılan kafelere gidip oturmak bana çok iyi geliyor.

Şimdi bisikletimi alsam ve sürsem, Kars’a giden trene eşlik etmek isterdim… Tam rotaları hatırlamasam da sabahın ilk ışıklarıyla Erzincan’a yaklaşırken önümde sıralanan sisli yollar geliyor gözümün önüne.

Yirmi yıldır Kuzey Ege’ye gidiyorum. Bozcaada da ayrıca Kuzey Ege kadar olmasa da gitmezsem eksik hissettiğim yerlerden biri. Kuzey Ege’ye yaklaştığımda içimde hâlâ bir şeyler kıpırdıyor, heyecanlanıyorum.

Prodüksiyon

Fotoğraflar: Emre Doğru

Röportaj: Selin Miloşyan

Moda Editörü: Emre Köklüçınar

Proje Uzmanı: Janset Beste Ünal

Proje Uzman Yardımcısı: Sena Üçüncü

Saç: Akın Ünal

Makyaj: Onur Bayram

Styling Asistanı: Elif Akpunar

Fotoğraf Asistanı: Furkan Irmak, Can Şerefoğlu

 

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası