Bir bakışı yeter: Timothée Chalamet

Bazen hiç ummadık bir anda, genç bir aktör bir anda ortaya çıkıverir. Sanki uzaydan dünyaya ışınlanmış gibi. Adı sanı duyulmamıştır ama öyle olağanüstü bir yeteneğe sahiptir ki izleyiciler, aktörde sadece yıllar değil, on yıllarca sürecek bir gelecek görmeye başlar. Call Me by Your Name filminde izlediğimiz Timothée Chalamet işte böyle biri ve bir kuşaktan ancak bir kez çıkacak türden bir aktör.

06 Nisan 2018

2016 yılının ilkbaharı. Kuzey İtalya’da bir yer.

20 yaşında bir New Yorklu, ilk aşkın rüzgarına kapılmış, zeki, üç dil bilen bir genci canlandıracağı rol için, iki enstrüman ve yeni bir dil öğrenmek amacıyla diğer oyunculardan altı hafta önce gelir. Aylar geçtikçe karakterini iyice benimseyen, diğer oyuncular ve yönetmenle derin bir gönül bağı kuran bu aktör, üzerinde jeneriğin akacağı, dakikalarca sürecek, tek plan bir yakın çekim için hazırdır artık.

Çekimlerin sona ermesine üç gün kala, genç aktör acıyı gerçekten yüreğinin en derininde hissetmeye başlar. Bu his daha önce deneyimlediklerine hiç benzemiyordur. Darmaduman bir haldedir, öyle ki ondan daha uzun süre orada olanlar bile yalnızca onun böyle bir deneyim yaşadığını söyler. Her biri dört dakika uzunluğundaki üç çekim sırasında, aktör, kulaklıkla kapanış jeneriğindeki şarkıyı dinleyerek kalp acısının türlü ifadelerini yansıtmıştı yüzüne. Filmin yönetmeni daha sonraları, adı sanı duyulmamış bu New Yorklu gencin olağanüstü performansı için “tutarlı ve sürekli bir şaşkınlık yaşattığını ama aslında bunu beklediğini” söyleyecekti. Bu son plan öyle uzundu ki, filmi izleyenler “şimdi bitecek” diye düşünürken aktıkça akıyordu. Bu sahnede özlem de nostalji de öyle gerçekti ki aktörün tüm ruhunu ele geçirmişti. Ama o, o günün ve hatta tam olarak o sahnenin, yeni hayatının kırılma noktası olduğunun farkında bile değildi.

18-04/06/screen-shot-2018-04-06-at-160956.png

Tek bir film, insanın hayatını nasıl değiştirebilir? İşte böyle:

Son sahnenin etkileyiciliği, yabancı bir yüze bu kadar yakından, içini görebilecek kadar yakından bakmakta gizli; gözlerin etrafındaki pembemsi halkalar, beyazlarındaki tatlılık… Ve tabii o sahnenin insanı böyle çarpmasının nedeni aktörün daha sonra söylediği gibi, “sahnenin ve hatta filmin konusu, kaybedilen zaman, kaybedilen, dolu dolu yaşanmayan aşk”. Ağır ağır ilerleyen sahne, izleyicileri koltuklarına çivilerken, zihinlerde şöyle güçlü bir fikir bırakıyor: 20 yaşındaki bu gençle, hiç hesapta yokken tanışmış olmak çok heyecan verici ve hayatımızın geri kalanında mutlaka tekrar göreceğimiz biri olacak.

Önce Sundance’te gösterilen Call Me by Your Name, Berlin, Toronto, New York ve sonunda Amerika’nın çoğu şehrinde seyirciyle buluştu. İzleyen herkes bu genç aktörün çok iyi, belki de son zamanların en iyisi, hatta bir tür dahi olduğunu düşünüyor. Tesadüfe bakın ki, aynı anda aktörün daha küçük bir rolde oynadığı bir başka film, Lady Bird vizyona giriyor ve filmin yazarı-yönetmeni onunla ilgili başka bir noktaya işaret ediyor. Greta Gerwig onun için, “O bir Christian Blake, Daniel Day-Lewis, Leonardo DiCaprio” diyor. “Yürekleri hoplatıyor ama gösterişli oyunculuk darbeleriyle. Onun nasıl bir deve dönüştüğünü gören herkes çok etkilenecek, ben hariç. Ben onun tek boynuzlu bir at olduğunun hep farkındaydım.” Bale, Day-Lewis, DiCaprio. Gözlerimizin önünde, o kuşaktan bir oyuncunun doğduğunu söyleyebiliriz.

Ödüllerin verildiği dönemde bu oyuncu, en iyi aktör, en iyi çıkış yapan oyuncu ve ‘en iyi’ birçok dalda 40’ın üzerinde adaylık kazandı ve kışın çoğunu Los Angeles ve New York arasında mekik dokuyarak ve ne kadar minnettar olduğunu göstererek geçirdi. Gösterimler sırasında, sahnede sandalyeden yuvarlanırken, kabul konuşmasını not aldığı kağıdı açarken, hızlı ve mucizevi bir şekilde, adım adım, herkesin gözleri önünde ‘bilinen’ bir insana dönüşürken, soğukkanlılığını korumak için kendine yalvarıp durdu, “N’olur garip davranma, garip davranma!”

Ve sonra, hiç kimsenin tanımadığı genç bir aktörden, başarısı tüm dünya tarafından alkışlanan bir film yıldızına dönüşme hikayesi, En İyi Aktör Oscar’ına aday gösterilmesiyle doruk noktasına ulaştı. Timothée Chalamet, bu kategoride aday gösterilen en genç üçüncü ve son 80 yılın en genç aktörü oldu.

İşte böyle. Ne mutlu bize.

18-04/06/screen-shot-2018-04-06-at-160759.png

 

Timothée’nin (Fransızca Ti-mo-tey diye telaffuz edilse de o ‘Timoti’ denmesini tercih ediyor: “Benimle ilişki kurulabilmesinin daha da zorlaşmasını istemiyorum”) tuhaf bir enerjisi var, lastik bir top gibi sekiyor. Ayrıca ölçülü bir şekilde dizginlediği sonsuz bir neşeye sahip. Çoğu zaman birbiriyle çatışan iki güç tarafından farklı yönlere çekiliyor: Bir yanda, her şeyi hayatına dahil etmeye ve şansının kıymetini bilmeye çalışırken diğer yanda, alttan alta sürekli olarak hissettiği, daha yeni ellerinin arasına aldığı şeyi kaybetme korkusuyla mücadele ediyor. “Boş versene, devam ettiği sürece, her saniyesinden keyif alacağım. Banal gelebilir ama ben kendimi önce bir sinemasever, sonra bir sanatçı, sonra da bir aktör olarak görüyorum” diyor Chalamet ve ekliyor: “Ama bu anı bir daha yaşayamamaktan gerçekten çok korkuyorum.”

Chalamet, kendi kendini eleştirebilen, dikkatli biri. “Genç aktörlerde rastlanan yapay olgunluğa” şüpheyle yaklaşıyor. “Erkek beyninin 25 yaşına kadar tam olarak gelişmediğini” tekrarlıyor sürekli. Erken yaşta kazanılmış başarının tuzaklarından sakınıyor ve sürekli her şeyi berbat edebileceği düşüncesi aklını kurcalıyor. Ona göre “Saman alevi gibi olmamak ya da sadece tek bir andan veya çeşniden ibaret kalmamak” gerek. “Genç aktörlerin yol haritasına bakıyorum ve açıkçası çok da sağlıklı durmuyor.” Chalamet’nin kendisini koruma yollarından biri de bu sonbahar ve kış mevsiminde başına gelen her şey için ne kadar minnettar olduğunu net bir şekilde göstermek ama sonra çabucak işe, yeni bir projeye geri dönmek.

Ve bir de eve mümkün olduğunca yakın kalmak.

İşte bu yüzden, Ocak ayının başlarında, Golden Globe Ödülleri’nden birkaç gün sonra, kendimizi Hell’s Kitchen’da, doğup büyüdüğü apartmanın girişinde buluyoruz. Girişteki masada oturan güvenlik görevlisi herkesin Timothée’yi tanıdığını söylüyor. Tüm hayatını o apartmanda, anneannesinin beş kat yukarısında annesi, babası ve kız kardeşiyle geçirmiş Timothée. Selam vermek için 91 yaşındaki anneannesinin evine uğruyoruz. Gelişimizi tam bir anneanne edasıyla karşılıyor. Tatlı tatlı, “İnanmıyorum, sen mi geldin” diye çığlığı koparıyor önce. Sonra sanki başından beri bizi bekliyormuş gibi konuşmaya devam ediyor.

Onu salona doğru takip ederken kitapların, Broadway afişlerinin, torununun bu yaz kapak olduğu dergilerin yanından geçiyoruz. “Seni Golden Globe’da görünce çok heyecanlandım: Aman tanrım, bu nasıl bir başarı! Gel otur!”

Timothée gülümseyerek, “Yok yok, birkaç dakikalığına uğradık sadece,” deyip anneannesine sarılıyor.

“Otur dedim sana!”

Timothée’nin anneannesi Broadway’de dansçıymış, annesi de yine Broadway’de dansçılık ve oyunculuk yapmış. Timothée’nin kız kardeşi ise şu an Paris’te oyunculuk yapıyor ve aynı zamanda bale sanatçısı. Performans sanatlarına yatkınlık ve Yahudilik anne tarafından geliyor anlaşılan. Timothée’nin babası ise Fransa’da doğmuş ve UNICEF’teki Fransız yayınların gözetmenliğini yapmış. Kendisi oğlunun soyadından, akıcı Fransızcasından, doğup büyüdüğü şehir hayatıyla güzel bir denge kuran, Lyon kırsalında geçirdiği yaz tatillerinden sorumlu. “Rol yapma ve görülme ihtiyacımın anne tarafından geldiğini düşünmeyi seviyorum,” diyor Timothée “ama dinleme yetisi baba tarafından geliyor.”

18-04/19/screen-shot-2018-04-06-at-161025-1523020400.png

Timothée oyunculuk kariyerine erken yaşta başladı. Reklamlarda, tiyatro oyunlarında, en sonunda da televizyonda ve beyazperdede boy gösterdi. Belirli aralıklarla Homeland dizisinde oynadı. Interstellar ve The Adderall Diaries filmlerinde Casey Affleck ve James Franco’nun gençliğini canlandırdı. Bir Disney reklamından aldığı, cebini dolduran ilk maaş çekini, LeBron’un New York’a geldiğinden emin olduğu yaz, sahaya en uzak Knicks sezon biletlerine yatırdı. (Le Bron Miami’yle anlaştıktan sonra ise akşamüstleri, okuldan sonra biletlerini karaborsada satmak için Madison Square Garden’a koşturup durdu.) Annesi ve kız kardeşinin izinden giderek –ve tabii Al Pacino, Jennifer Aniston ve Nicki Minaj’ın da– LaGuardia Müzik ve Sanat Lisesi’ne gitti. Bir keresinde Cadılar Bayramı’nda koltuk değnekleriyle yürüyen Örümcek Adam kılığına girdi. Madonna’nın kızı Lourdes’le bir yıla yakın sevgili oldu. Notları iyiydi ve oyunculuğu ciddiye alıyordu. Ama ilk yıllar okul müzikallerinde başrolü kapamadı çünkü gıpta edilen bu mevki kampüsün büyük adamına aitti: Ansel Elgort.

Timothée’nin aklında hep oyunculuk olsa da menajeri ve özellikle de annesi Columbia’ya kayıt yaptırması için baskı yapmış. Birinci yılın sonunda, hayalinde tek bir şey varken, okulda kalıp yedek bir kariyer planı uğruna eğitim almayı mantığının almadığı bir noktaya gelmiş. Annesi kalması için yalvarmış ama o, ailesinin birkaç kuşak önce yaşadığı ve daha her şeyin çok başında olan bir aktör için kiraların uygun olduğu Bronx’a taşınmış. Rolünün biraz da büyük olabileceği ve bir şekilde çıkış yakalayabileceği düşüncesiyle Interstellar’ın galasını beklemiş. Ama işler düşündüğü gibi gitmeyince, kendini beş parasız, hiç tahmin etmediği bir mücadelenin içinde bulmuş.

Seçmelere katılıp durmuş ve hep baştan savma “Hayır” cevaplarıyla karşılaşmış. Vakti bol olmasına rağmen, sinemada film izlemeye bile tahammül edemez bir hale gelmiş.

“Günümüz oyuncularının oynadığı filmleri ya da genel olarak filmleri izleyip sevebilen o ağırbaşlı insanlardan değildim, ben o filmlerin içinde olmak istiyordum” diyor Timothée.

André Aciman’ın 2007 tarihli çok sevilen romanını filme uyarlamak için çalışan yönetmen Luca Guadagnino’yla yollarının kesişmesi ise tüm bunlardan çok kısa bir süre sonra gerçekleşir: “Timothée’yle ilk kez bir öğle yemeğinde buluştuğumuzda” diyor Guadagnino, “fiziğinde André’nin romanda tasvir ettiği ateşli ve endişeli sivriliği anında fark ettim. Ama en önemlisi, Timothée’yle konuşunca, bu genç adamın uzun yıllar televizyonda, tiyatroda ve hatta sinemada yer almış deneyimli bir oyuncu olmakla kalmayıp, mükemmel bir aktör olmak için sarhoş edici bir hırsa sahip olduğunu öğrendim.”

18-04/06/screen-shot-2018-04-06-at-161010.png

O dönemde Timothée, İtalya’ya bir buçuk ay önceden gitti. Fransızcası akıcıydı ama İtalyanca, piyano ve gitar eğitimi alması gerekiyordu (Hocası İtalyan bir metal grubunun solistiydi). İlginç bir biçimde Fransızca baştan beri rolün de, Aciman’ın romanının da bir parçası değildi. Ama Guadagnino ve senarist James Ivory ana karakter Elio Perlman’a, Timothée Chalamet’den alabilecekleri doğrultusunda yeniden şekil verdi. “Usta Bernardo Bertolucci’nin şu sözlerini hiçbir zaman unutmayacağım: Bir film çektiğinde, hakikate açık kapı bırakmalısın” diyor Guadagnino. “Timmy yarı Amerikan, yarı Fransız ve biz de onun özüne sadık kaldık. Fransızlığını, çok dilli oluşunu ve kendi karakterini filmde kullanmak istedik.”

Diğer oyuncuların henüz gelmediği haftalarda, Timothée “Crema’lı birine dönüşmüştü artık,” diyor Guadagnino, yaşadığı ve filmin çoğunun geçtiği Lombardiya’daki kasabayı kastederek. Timothée, akşamları genelde Guadagnino’yla zaman geçiriyordu: “Evime geliyor, soframıza oturuyor ve film izliyordu. Aile atmosferi yaratmayı severim.”

Filmin diğer başrol oyuncusu Armie Hammer geldiğinde ise, Timothée çoktan yerleşmiş gibiydi.  

“Timmy’nin araştırma yapması gerekiyordu” diyor Armie. “Benim içinse daha çok: ‘Bisiklet sürmeyi biliyor musun’ kadardı durum. Oraya vardığım gün, piyano dersine paldır küldür daldım ve “Biter bitmez birlikte takılıyoruz” dedim. O andan itibaren, sürekli beraberdik.”

Birbirlerine çok çabuk yakınlaşmış, aralarındaki samimiyet kolay kurulmuştu. Armie iri, yüzde 110 ebadında biri. Aralarındaki boy farkı, olgunluk farkını da ifade ediyor –Armie, Timothée’den on yaş, oynadığı karakter Oliver, Elio’dan yedi yaş büyük– ve bu da filmdeki muzip bedensel iletişimde açıkça kendini gösteriyor. “Bu tür doğaçlama anlar, özellikle romantizm ve samimiyetle ilgili olduğunda” diyor Timothée, “izleyici için çok heyecan verici oluyor.” Bütün bir yazı beraber geçirdikten sonra film bitip de eve dönme vakti geldiğinde herkes içten bir kayıp hissi yaşıyor. Neredeyse iki sene boyunca projenin içinde olan Timothée ve Armie’nin aralarından su sızmamasına şaşmamak gerek. Timothée, Armie ve eşinden yakın ailesi olarak bahsediyor. Onun için Armie, tuhaf bir dünyada sırtını yaslayabileceği bir ağabey. 

Aynı şeyin Elio’nun babası rolündeki Michael Stuhlbarg için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. Çünkü o da Timothée’yle filmin belki de en unutulmaz sahnesini paylaşıyor. Bu sahnede Oliver İtalya’yı terk ettikten sonra, Mr. Perlman bu aşk ilişkisini bildiğini belli ediyor ve romandan kelimesi kelimesine alınan şefkatli bir konuşmayla oğlunu acıya izin vermesi, kaybını kucaklaması ve daha sağlam sevmesi yönünde teşvik ediyor ve aslında üstü kapalı bir biçimde Elio’nun homoseksüelliğini kabul ediyor. Bu, duygusal olarak yüklü bir sahne ve Elio tamamen tepkisel bir oyunculuk sergiliyor. Filmde neyin ona hayatıyla ilgili daha farklı düşünmesini sağladığını sorduğumda verdiği cevapsa, Timothée’nin oyunculuk hakkında ne düşündüğünü biraz daha iyi anlamamızı sağlıyor.

“Geçenlerde romanın ilk okuduğum baskısını buldum ve not düştüğüm paragrafın Mr. Perlman’ın filmin sonunda yaptığı konuşma olması beni mutlu etti. Beni en çok, Mr. Perlman’ın, ‘Sonra bir de bakarsın ki kalbin yorgun düşmüş ve bedenin de... Yanına yaklaşmak istenmesi şöyle dursun, kimsenin bakmadığı bir noktaya gelmiş’ sözleri etkiliyor. İşte dikkat çektiğim ve altını çizdiğim bu cümle, bugün bile hâlâ tüylerimi diken diken ediyor, neden bilmiyorum... Biten bir ilişkinin, kaybettiğin annenin ya da babanın ardından yas tutarken berbat hissettiğinde, olması gerektiği gibi yaşıyorsun ve üstüne bir de kendine daha fazla vurmaya ihtiyacın yok... Bu insana ait bir özellik ama aynı zamanda kendisinden nefret eden bir kuşağa, benim kuşağıma ait –hep aklımda tutmaya çalıştığım bir fikir. Bir sahneyi çekerken, diğer kişinin de diyaloglarını ezberlemeyi seviyorum, sırf ritmi anlayabilmek için. Ama o konuşma çok doluydu, ben de ezberlememeye karar verdim. ‘Timmy, sadece duy, sadece duy’ diye geçirdim içimden. Ve sonra onunla başladık. Ama o sahnede kullanılan bana ait görüntüleri izlemek, önce onu, sonra benimle etkileşimini görmek beni hep çok duygulandırıyor. Çünkü onu dinlerken şunları düşündüğümü hatırlıyorum: ‘Karakterin dışına çıkmamaya çalış. Elio ol. Elio ol. Elio ol.’ Ama beynimin diğer tarafı da şöyle söylüyordu: ‘Timmy, duysana şunu. Duy şu adamı. Duy şu cümleleri. Hayatına kat.’ Umarım bu söylediklerim banal karşılanmaz, çünkü bunu ilk kez sizinleyken düşündüm ama genç bir aktör olmaktan ya da ‘yükselen bir başarı grafiğinden’ ve beraberinde getirdiği sıkıntı ve güçlüklerden bıkmak çok kolay ve komik bir biçimde çekici olabilir. Ama o anda sanatın faydası oluyor. O anda sanatın bana da faydası oldu ve beni iyileştirdi.” 

Böyle bir performans sergilediğinizde, Toronto Uluslararası Film Festivali’yle başlayan ve Oscar’la biten, aylar süren bir yola çıkıyorsunuz. Timothée Chalamet, Call Me by Your Name, Lady Bird ve Hostiles (bu sezonun üçüncü filmi) filmlerini tanıtmak, En İyi Aktör adaylığı için duyduğu minnettarlığı göstermek ve zaman zaman farklı boyutlarda heykeller toplamak için Eylül’ün başından, Mart’ın ilk günlerine kadar toplamda yaklaşık 99 bin gösterime, akşam yemeğine, partiye, öğle yemeğine, TV şovuna ve ödül törenine katıldı ya da davet edildi.

18-04/06/screen-shot-2018-04-06-at-160915.png

Chalamet’nin yerindeyseniz, bir yerlerde oy veren sayısız insanla hiç şüphesiz tanışmak zorunda kalıyorsunuz (Ödül sezonunun toplam jüri sayısının 10 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.) Los Angeles Film Eleştirmenleri Birliği’nin öğle yemeğine, Ulusal İnceleme Kurulu’nun akşam yemeğine, BAFTA’nın ev sahipliğini yaptığı akşamüstü çayı gibi etkinliklere katılıyorsunuz. Rol modellerinizle uzun uzadıya sohbet edip, rol aldığınız filmin oyuncuları ve ödüle aday diğer oyuncularla (onun kategorisinde genelde Gary Oldman, Daniel Day-Lewis, Tom Hanks, Denzel Washington ve Daniel Kaluuya oluyor bu isimler) gereğinden fazla zaman geçiriyorsunuz. Daha önce cevaplamak zorunda kalacağınızı hiç düşünmediğiniz sorulara yanıt veriyor, çarpıcı açıklamalarda bulunuyorsunuz. (Timothée, Woody Allen’ın yeni filminden kazanacağı parayı Time’s Up ve diğer kampanyalara bağışlayacağını söyledi.)

Bununla da bitmiyor, ülkenin bir ucundan diğer ucuna defalarca uçuyorsunuz, bu bazen gün aşırı olabiliyor, hatta bazı durumlarda, rüzgar veya yağmur fırtınasına rağmen devam edebiliyor. Ve eğer Timothée Chalamet iseniz, kat ettiğiniz onlarca mile rağmen, mil kartı çıkartmayı unutabiliyorsunuz. Timothée’nin hâlâ öğrenecek çok şeyi var ve daha birçok alışkanlık geliştirecek. Şu anda 22 yaşında ve bankamatik kartıyla ödeme yapıyor.

Ona bunlar hiç zahmetli gelmiyor, hiç bıkmıyor. Aklını ve bedenini dinlerse, ne olursa olsun yenilmeyeceğini biliyor. İdolleriyle tanışıyor, bir gecede binlerce kez teşekkür edip, samimi olması isteniyor. Öte yandan, her hafta, bazen bir gecede, alelacele, son derece içten, bir anda ilham bularak yazdığı iyi niyetli kabul konuşmalarıyla ilham kaynaklarına (Kid Cudi; Cardi B) selam göndermesi, seyircilerin arasındaki yönetmenlere (Paul Thomas Anderson; Guillermo del Toro) kendini satması gerekiyor. Lady Bird filmi ödül kazanıp, Call Me by Your Name kazanamadığında Lady Bird ekibiyle, tam tersi olduğunda diğer filmin ekibiyle birlikte takılıyor. Bir yılda birkaç favori filmde oynamanın faydalarından biri.

Sezon boyunca Timothée, L.A.’deki Tower Hotel ile New York’taki Bowery Hotel arasında dört bavuluyla mekik dokudu. Ama fırsat buldukça ailesiyle birlikte evinde kaldı; çocukluk odasında oyuncak hayvanları ve diğer eşyaları aynen bıraktığı gibi duruyor.

“Otelde kalmadığım zaman başıma iş açılıyor” diyor Timothée ve annesiyle babasının geçen gece gönderdiği fotoğrafı gösteriyor: Fotoğrafta otelin alt katındaki restoranda yemek yedikleri ve oğulları için ikram edilen şarabın keyfini çıkardıkları görülüyor.

Bu konuşma yaşandığında, Critics’ Choice Awards’un ertesi günüydü, Westwood’daydık. Timothée ödül töreninde yine bir Thom Browne takımı giymiş, Batı Yakası’nda herkes televizyon karşısında beklerken, o Los Angeles’a has loş beyaz ışık altında kırmızı halıda yürümüştü. Ödülü, Darkest Hour’daki rolüyle Gary Oldman’a ‘kaptırdığı’ ikinci ödül töreniydi. Los Angeles’a kuşkuyla yaklaştığını bildiğim için ona neden Westwood’da buluşmak istediğini soruyorum. İki senedir oraya taşınma fikri aklını kurcalasa da ayakları yere daha sağlam bastığı için her defasında evine geri dönüyormuş. “Geriliyorum” diyor. Yine de Westwood’da kendini rahat hissediyor. Orada akrabaları var. Özellikle UCLA’in kampüsünü çok seviyor. “Bu okulun son başvuru tarihini kaçırmıştım,” diyor farklı eyaletlerde yaptığı üniversite başvurularını kastederek. “Eğer kaçırmasaydım, her şey çok daha farklı olacaktı.” Janns Steps merdivenlerini çıktıktan sonra, Royce Hall’un oradaki öğrencilerle dolu avluya bakarken şaşkınlık içinde, “Vay, demek böyle oluyor? Hiç böyle bir üniversite deneyimim olmadı” diyor. 

Bir ara kampüsteyken, Kid Cudi’nin, GQ’dan söz ettiği bir dörtlükle rap yaptıktan sonra, geçen gece Hostiles filminin tanıtımı için Christian Bale’la birlikte katıldığı etkinliği anlatıyor. “Onunla sette birçok kez konuştuğumu zannetmeyin ama bir keresinde, onu American Psycho ve The Dark Knight filmleriyle ilgili soru yağmuruna tuttum” diyor Timothée. Ama bu kez bilhassa çok heyecanlıymış ve Bale’ı gördüğü için neredeyse rahatlamış çünkü bir sene önce, film çekilirken aklına bile gelmeyecek yeni sorular varmış kafasında artık. Timothée, Bale’ın çalışırken, hayatını bu denli gizemli tutmayı başarmasına hayrandı. O gece de Bale, Timothée’ye hayatının nasıl gittiğini sormuş. Her şey harika gitse de Timmy, kazandığı ‘meşruiyetin’ bundan sonra oyunculuğunu nasıl etkileyeceğini merak ettiğini ve bununla ilgili biraz da endişeli olduğunu söylemiş. “Hak edilmiş veya edilmemiş” diyor Timothée, “insanlar artık bir şey bekliyor olacak.

Timothée birkaç gün öncesinde röportajımız sırasında, “Oyunculuğu, insanların kafasında nasıl bir imaj yaratacağımı düşünerek yapmıyorum” demişti. “İnsanların herhangi bir beklentisi olduğunu bilmek beni biraz korkutuyor. Eğer izleyicinin Call Me by Your Name’i izlerken neler düşüneceğini kafaya takarak hareket etseydim aynı oyunculuğu sergileyebilir miydim, bilmiyorum. Bale’le konuştuğumuzda ‘Düşünme bunu’ demişti ve ben de ‘Çok doğru’ diye cevap verdim. Tabii ki reçete bu olmalı!”