Hayalet Şehir Pripyat

Her zaman asfalt yolda kalınmalı. Yere çanta ya da herhangi bir eşya bırakılmamalı. Toprakla, bitkilerle ve hayvanlarla kesinlikle temas edilmemeli. Şu cümleninse altının çizildiğini görüyoruz: Kontrol noktalarında askerlerin ve çevrenin fotoğrafını “kesinlikle” çekmeyin!

05 Ekim 2015

Hayalet Şehir Pripyat

Saat 08.30’da Ukrayna’nın başkenti Kiev’in ünlü meydanı Nezalezhnosti’de beş ülkeden gelen 12 kişilik grupla buluşuyoruz. İngiliz ve Amerikalılar çoğunlukta. Pasaport kontrolünden sonra aracımıza binip rehberimizle beraber Çernobil’e doğru yola çıkıyoruz. Mesafe, Kiev’den 135 kilometre. Ek bilgi: 2002’den bu yana yapılan Pripyat turları sadece devlet izniyle mümkün oluyor. Bu nedenle, gerekli izinlerin alınması için evrakların yaklaşık 10 gün öncesinden tur yetkililerine iletilmesi şart!

Pripyat’a doğru ilerlerken rehberimiz Yuri’nin söylediği ilk cümle şu oluyor: “Çernobil’e gitmek insan sağlığı açısından risk teşkil etmiyor.” Tabii belirtilen kurallara uymak koşuluyla! Yuri önce elindeki Geiger sayacıyla Kiev’deki radyasyon miktarını ölçerek bize gösteriyor. Dijital ekranda beliren rakam 0.13; makul bir değer. Fakat sonraki etaplarda sayaç bize hangi rakamları gösterecek, merak ediyoruz.

Bu esnada rehberimiz, birtakım kuralların yazılı olduğu kağıdı okumamızı ve imzalamamızı istiyor. Özetle şunlar var: Her zaman asfalt yolda kalınmalı. Yere çanta ya da herhangi bir eşya bırakılmamalı. Toprakla, bitkilerle ve hayvanlarla kesinlikle temas edilmemeli. Şu cümleninse altının çizildiğini görüyoruz: Kontrol noktalarında askerlerin ve çevrenin fotoğrafını “kesinlikle” çekmeyin! Hayli teferruatlı bir açıklama metninden sonra, her türlü sorumluluğu üstlenerek belgeleri tek tek imzalıyoruz. Böylece macera tam anlamıyla başlıyor.

Test amacını aşıyor!

Yol boyunca bir yandan etrafı incelerken, bir yandan da yaşanan felaketle ilgili belgeseller izliyoruz. Bahsi geçen ve fotoğraflarla “felaket” kelimesinin tam anlamıyla örtüştüğü hikaye trajik. Korkunç kaza, 26 Nisan 1986 Cuma günü Çernobil’de Reaktör 4’te yapılan güvenlik testiyle başlıyor. Testin amacı, düşman saldırısında ve güç kaynaklarının iptalinde neler olabileceğini görmek. Önce reaktörün gücü yarı yarıya düşürülüyor ve otomatik kapatma güvenlik mekanizmalarıyla kontrol sistemleri devre dışı bırakılıyor. Reaktör yaklaşık dokuz saat bu şekilde çalıştırıldıktan sonra gece 23.00 sularında teste başlanıyor ve reaktörün gücü düşürülüyor. Yönergelerde 700 megavatın altında çalıştırılması yasak olan reaktörün gücü 30 megavata kadar indiriliyor.

O gece görev yapan başmühendis durumu bildiği halde, anlamsız bir ısrarla, yanındakilere aldırmadan teste devam ediyor. Reaktör, gücü sıfırlandıktan sonra tekrar çalıştırılıyor. Güç 200 megavata çıktıktan sonra sabitleniyor. Saat 01.00 civarında soğutucu suyun akışı yavaşlıyor ve güç tekrar yükselmeye başlıyor. 01.23’te reaktörü tamamen kapatmak için emir veriliyor fakat o ana kadar yapılan hatalar, kusurlu inşa edilen reaktörde çok ciddi bir güç yükselmesine yol açıyor. Ve yaklaşık 1000 tonluk reaktör kapağını havaya uçuran bir buhar patlamasıyla korkulan oluyor.

Bu esnada, içlerinde uranyum olan çubukların büyük bölümü hızla erimeye başlıyor. Ardından ikinci bir patlama meydana geliyor ve içeri giren hava, tonlarca grafit izolasyon blokunu tutuşturuyor. Söndürme işlemi yaklaşık dokuz saat sürüyor ve bu işte görev alan pilotların çoğu hayatını kaybediyor. Bilanço ağır: 31 kişi ölüyor. Daha da ağırı, bu felaket, yıllar boyu etkisini sürdürecek ölümlerin de başlangıcı da oluyor.

Patlamayla birlikte Pripyat’ın yaklaşık 100 yıl kullanılamayacak bir ölü şehir haline gelme süreci de başlıyor. Hayvanlar mutasyona uğruyor, doğa intikamını büyük bir ders verircesine alıyor. Tıpkı masallardaki gibi ağaçlar ve bitki örtüsü vahşice ortalığı sarıyor. Her yer harabeye dönerken hayalet bir şehir olup çıkıveriyor Pripyat.

Halk şehri terk ediyor

İzleri yıllar boyu izlenecek bu patlamanın ardından, öleceğini bilmeden çalışan 200 bini aşkın işçi ve asker, radyasyon atığını olanca gücüyle temizlemeye koyuluyor. SSCB hükümeti olayı örtbas etmeye çalışsa da, iki gün sonra Norveç’te havanın normalin 15 katı kirli olduğu tespit ediliyor. Yetkililer sebebin araştırılmasını istediğinde korkunç sonuç, verilerle karşılık buluyor. Çernobil’de reaktörün patladığı ve büyük bir tehdit içerdiği, tüm dünyaya anında duyuruluyor.

Bu ana kadar geçen zaman zarfında herkes evlerinde, felaketin boyutundan habersiz dinlenmeye çekilmiş durumda. Bu haber üzerine Pripyat kasabasındaki insanlar, pazar günü öğleden sonra 1100 adet otobüsle Kiev’e transfer ediliyor. Kendilerine yalnızca birkaç gün için götürüldükleri söylendiğinden, herkes evinden fazla bir eşya almadan çıkıyor. Bir zamanlar neşe içinde vakit geçirdikleri hayatlarına asla dönemeyecekleri gerçeğinden habersizler elbette. Bu süreçte SSCB hükümetinin burada yaşayan halka Kiev’den evler verdiğini öğreniyoruz.

Sakın fotoğraf çekmeyin

Sabah saat 10.00’da Çernobil sınırına ulaşıyoruz ve ilk kontrol noktasında durup aracımızdan iniyoruz. Etrafta başka gruplar da var. Hızlıca sıraya girip pasaport kontrolünden geçtikten sonra tura dahil olan bölgelere gitmek için yeniden hareket ediyoruz. Yolda patlamanın gerçekleştiği yerdeki metruk binaları, sosyal tesisleri görüyoruz. Yarım kalmış yaşam izlerini aracımızın camından sessiz sedasız izlemekle yetiniyoruz.

Saat 11.00’de ikinci kontrol noktasına geliyoruz. Rehberimizin sürekli yaptığı uyarı, burada da devam ediyor: “Kameralarınız görünmesin ve sakın fotoğraf çekmeyin.” Rehberimiz Yuri’nin söylediğine göre bu bölgeye gelen her yabancıya, potansiyel casus ve terörist gözüyle bakılıyor. Bir kontrol noktasına daha geliyoruz. Bu sefer araçtan inmeden, askerler tarafından göz temasıyla kontrol edilip evraklarımıza etraflıca bakıldıktan sonra tekrar yola koyuluyoruz.

Kızıl ormandan geçiyoruz usul usul. Etrafta kurumuş, devasa ağaçlar... Sanki Pripyat, doğanın koruması altında. Yuri, otoyolda ilerlediğimizi söylüyor ama görüntü itibarıyla burası köy yolu gibi. Bölgedeki böcek popülasyonu radyasyondan etkilenip yok olduğundan, doğal çürüme eylemi gerçekleşemiyor burada, ağaçlar bile çürüyemiyor. Korku filmi platosu gibi devasa ağaçların, çevreyi ele geçirmiş bitkilerin içinde ilerlerken, bir yandan da araç içindeki televizyondan şehrin 30 yıl önceki halini izliyoruz.

 

Doğa kontrolü ele almış

Saat 11.30’da, Çernobil çalışanları için 1970’te kurulan Pripyat şehrinin Kiril alfabesiyle yazılmış ünlü heykeli karşılıyor bizi. Bölgenin reaktöre uzaklığı 2 km. Aylarca belgesellerden izlediğim, her bir noktasını ezbere bildiğim alana varmak üzereyiz. Karmakarışık duygularla araçtan inerek fotoğraf çekmeye koyuluyorum.

Bu arada, gözümüz ve kulağımız sürekli radyasyon ölçüm cihazında. Asfalt yolda değerler gayet normalken toprak zeminde sayaçtan cızırtı sesleri yükseliyor ve dijital gösterge birden 5’i, 6’yı gösteriyor. Yani tehlike hâlâ mevcut. Ayrıca radyasyon toprağa dağınık düştüğünden adım attıkça farklı seviyelere şahit oluyoruz. Araca binerken zıplama ritüelini yerine getiriyoruz her defasında. Bu, olası radyasyon temasının üzerimizden düşmesine yarıyor.

Şehir merkezine doğru ilerlerken ilk durağımız bir anaokulu. Sürekli uyarılıyoruz: “Hiçbir şeye dokunmayın!” İçerisi etrafı saran ağaçlardan ötürü karanlık. Duvar boyaları rutubetten dökülmüş, eşyalar yağmalanmış ve etraf darmadağınık. Oyuncak bebekler eşliğinde, kafamda tasarladığım kareleri fotoğraflamaya başlıyorum. Tura yürüyerek devam ediyoruz çünkü doğa araçlara müsaade etmiyor. Şehir merkezindeki oteller, marketler, stadyum; sanki bir ormanın içine sonradan yerleştirilmiş felaket senaryolu filmlerin bir parçası. Kendimi The Book of Eli ya da I’m Legend filmlerinin setinde gibi hissetmem bundan.

Bir garip sessizlik

Bir süre sonra karşımıza ünlü lunapark çıkıyor. 1 Mayıs 1986’da, İşçi Bayramı’nda açılması planlanan park da ne yazık ki diğer pek çok şey gibi hiç kullanılamadan oracıkta çürümeye terk edilmiş. Hiç dönemeyen dolap, hiç çarpışamayan araba, dev ağaçların yanında objektife poz veriyor. Parktaki demir oyun aletlerinin çoğu aşırı radyasyon emdiğinden toprak altına gömülü. Geiger cihazları, çıkarabilecekleri uyarı seslerinin tamamını çıkarıyor. Radyasyon, limitleri zorladıkça zorlamakta.

Az sonra bir liseye giriyoruz. Havanın aydınlığı, yerini bina içinde korkutucu bir karanlığa bırakıyor. Etraf bir gaz maskesi dükkanı gibi; zemin, Rus ordu malı maskelerle kaplı. Öğrencilerin çizdiği resimler hâlâ duvarları süslüyor. Yerde ve sıraların üstündeyse okul kitapları var. Oyuncaklar, defterler, okul araç-gereçleri ve yağmacılar tarafından değersiz görülen eşyalar her yerde geçmişin ve kazanın hikayesini anlatıyor. Zaman 26 Nisan 1986’da donup kalmış sanki.

İşte, bir metruk bina daha. Sayısız maça ev sahipliği yapmış bir stadyum aslında burası. Rehberimiz, ağaçların futbol takımına dönüştüğünü söylüyor ve gördüklerimize şaşırıp kalıyoruz. Gerçekten doğa şehri ele geçirmiş. Tribünler, yeşil saha, artık ormana ait. Stadyumun ardından yüzme havuzuna doğru yola koyuluyoruz. Ağaçların arasından az da olsa ışık içeri girmeye çabalıyor. Duvardaki büyük saatle atlama rampası “beni de çek” dercesine poz veriyor. Soyunma odaları, jimnastik salonu zamana direnememiş; tam bir harabe. Uzun zamandır yaptığım “urban exploring” fotoğrafçılık için bulunmaz bir fırsat olarak görüyorum bu anları. Çektiğim her karenin, hayatını ve anılarını kaybeden insanların acılarından arta kalanlar olduğunu biliyor ve bir garip rahatsızlık hissiyle objektife basmaya devam ediyorum.

 

Devasa radar

Girilmesi hâlâ sakıncalı ve tehlikeli olan onlarca ev var. Tabii kaçak girilebilir fakat sonuçlarını da göze almanız gerekiyor. Her adımda farklı bir radyasyon değeriyle karşı karşıya kalıyoruz. Biraz ilerledikten sonra karşımıza 800 m uzunluğunda devasa bir radar çıkıyor. SSCB tarafından inşa edilen yapının iklim silahı mı yoksa radar mı olduğu hâlâ tartışma konusu. Mesele şu: 1982-1988 yıllarında Kaliforniya’da tarihin en büyük kuraklığı yaşanıyor ve Amerika bunun sorumlusu olarak bu radar cihazını işaret ediyor. SSCB ise radarın (woodpecker) bir iklim silahı olduğunu reddediyor. Şimdilerde bazı amatör radyocular bu radarı, verici amaçlı kullanmaya devam ediyor.

Gördüklerimizi sindirmek için yavaşça yürüyerek aracımıza ulaşıp dönüşe geçiyoruz. Saat 16.00’da ilk kontrol noktasına varıyoruz. Burada araçtan inerek, radyasyon kontrolüne girmek için inşa edilmiş binaya girmemiz gerek. Gruptaki herkes tek tek cihazdan geçiyor. Ellerimizi iki yana koyup, alt zemindeki plakaya basıyor, beşer saniye kadar duruyoruz. Cihazın üst kısmındaki ekranda yeşil ışığın yanmasını bekliyoruz. Yeşil renk radyasyon yüklü olmadığımızın, diğer bir deyişle “temiz” olduğumuzun ispatı niteliğinde. Neyse ki kırmızı ışık yanmıyor ve radyasyona maruz kalmadığımızı anlayarak alandan ayrılıyoruz. Aksi olsaydı bir gün daha konaklamamız gerektiğini söylüyor Yuri.

 

Tekrar araca binip Çernobil’de küçük restorana geçiyoruz. Saat 17.00’de Kiev’e doğru yola çıkıyoruz. Disyatki kontrol noktasında tekrar radyasyon cihazından geçiyoruz. Biz “temiz” bir biçimde yolumuza devam ederken, yoğun radyasyona maruz kalmış ve ancak 70 yılda temizlenebilecek bu hayalet şehri, yani Pripyat’ı arkamızda bırakıyoruz. Saat 18.00’de tur görevlilerinin bizi bıraktığı meydana varıyoruz.

 

Bu kısa ama etkileyici Çernobil turundan akılda kalanlar gezilen, görülen yerler değil de hissedilen duygular olarak anılarımıza yerleşiyor. Her biri kötü bir anıya dönüşmüş yaşam izleri, toprağın altına gömülmüş binlerce eşya, rahatsız edici ve korkutucu sessizlik, sürekli sizi izleyen binalar... Yine de, kulaklarımda Pink Floyd’un Marooned şarkısıyla, “Bir daha ne zaman Pripyat’a gelirim acaba” diye düşünmeye koyuluyorum.