Müzmin talebe, Yetkin hoca

Kuşağının en iyi aktörlerinden sayılan Onur Saylak, ilk kısa filmi Orman, ilk uzun metrajı Daha ve şimdi de puhutv’de yayınlanan ilk dizisi Şahsiyet ile yönetmenlikte de oyunculukta olduğu kadar mahir olduğunu kanıtlamış durumda. Ödüller şahit…

13 Haziran 2018

Müzmin talebe, Yetkin hoca

Onur Saylak’la SALT Galata’da buluştuğumuzda, yorgun mu yorgun ama yüzü gülüyor. İlk kez dizi yönetmenliğini tecrübe ettiği, puhutv’de yayınlanan Şahsiyet’in mazhar olduğu ilgi ve iltifatlar bir yana; işin üreme sürecinden memnun zira…

Senaryosunu Hakan Günday’ın kaleme aldığı; kendi halinde emekli bir adliye memuruyken alzheimer olduğunu öğrenince seri katile bağlayan Agah rolündeki Haluk Bilginer başta olmak üzere, Cansu Dere, İbrahim Selim, Şebnem Bozoklu, Necip Memili, Hüseyin Avni Danyal ve Müjde Ar gibi kalifiye oyunculardan mürekkep bir kastın döktürdüğü, en karasından mizahi bir polisiye, Şahsiyet.

“Kamera arkasına geçince, özellikle de dizide, iş daha ağırmış” diyor Saylak: “Şansımız şu; biz ekipçe, kamera arkasında, ta kısa filmden beri bir aradayız. Beraber bir dil yaratmaya çalışıyoruz ki bu da zaman alacaktır. Ne kadar çok deneyebilirsek, istediğimiz noktaya ulaşmamız o kadar kolay olacak. Yönetmen olarak bütünden sorumlu olunca, biraz yıpratıcıymış, kabul ediyorum. İşin oyunculuk kısmı daha pratikmiş yani. Ara ara dünyanın köşesinden atlayasın geliyor yorgunluktan ama çıkan işten kaynaklı mutluyuz, o yeter…”

Dizinin internet platformunda yayınlanması sayesinde, yeri geldiğinde içkisini içip küfrünü filan eden üç boyutlu, bol katmanlı kahramanlar (ve anti kahramanlar) izleyebilmenin saadetinden dem vurunca; “O platformda olduğu için kabul ettik biraz da” diyor: “İlk başta epey tereddüt ettik. Çünkü bizim anlatı dilimiz filmden de belli, Hakan’ın yazınından da belli… Dijital platformda, istediğimiz hikayeyi istediğimiz gibi anlatabilme imkanı doğduğu için yaptık biraz da… İçerik olarak olabildiğince özgürüz; o da şimdilik tabii… Ana mecrada, mass media’da bunu yapma şansınız yok. Bir şeyler diyebilmek adına, bu diziyi yapabildiğimiz için şanslıyız.”

Kısa filmden beri birlikte oldukları için kendini şanslı olarak addettiği ekibi ilk kez bir araya getiren bizzat Onur Saylak. Bu, biraz da kendi şansını yaratmaya dair bir serüven, tabiri caizse:

“Uzun süreli dizilerden çok sıkılmıştım. Kafamda bir şeyler üretme düşüncesi dönüp duruyordu. Bir gün, bir anda, arabada telefona sarılıp Hakan’ı, görüntü yönetmeni Feza’yı (Çaldıran), Doğu’yu (Yaşar Akal) aradım ve ‘Gelin bir kısa film deneyelim’ dedim. Ana mantık şuydu: En kötü halükarda evde oturur, kendimiz izleriz... Ne yapabildiğimizi bir görelim istedim. Kafamda düşlediğim şey gerçek mi, becerebilecek miyim, öyle bir yetim var mı, göreyim istedim.”

18-06/13/_dsc5639.jpg

Orman’ın beklentilerinin çok üzerinde alaka görüp Avrupa senin, Amerika benim, festival festival dolaştığı süreçte Daha’yı sinemaya uyarlamalarını öneren bu kez Hakan Günday olmuş:  “Ben ilk başta korktum tabii; 500 sayfaya yakın, inanılmaz bir hikaye var o romanda. İsteseniz on film çıkar içinden. Yaklaşık sekiz ay, ben, Doğu Yaşar Akal ve Hakan Günday, ne anlatmak istediğimizle ilgili kafa yorduk. Bu geniş yapıyı bozup neye odaklanabiliriz diye uzun uzun tartıştık. Sonuçta onun da serüveni beklediğimizden hacimli oldu; pek çok festivale gitti, pek çok ödül aldı, hâlâ da alıyor… Fakat çok sert geldi insanlara; genel yorumlar bu yönde. Yurtdışında, Hollywood Reporter gibi yayınlarda çıkan eleştiriler de öyle, en son İngiltere’de bir ödül aldık (Londra’da düzenlenen 17. East End Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü), oradaki jürinin söylediği de o: Hazmedilmesi zor bir film, dediler. Öyle olmasına öyle ama gerçeklerden daha sert değil yani… Sahile vuran çocuk cesetleri söz konusu. Binlerce insanın evlerinden barklarından kalkıp upuzun yollar kat ederek bir bilinmeze yolculuğu söz konusu. Gerçeğin kendisi filmden kat kat sert…”

Hakan Günday’ın aynı adlı romanından uyarlanan Daha’da, insan kaçakçılığı yapan babasının gemisinde suça bulaşan 14 yaşındaki Gaza’nın “dönüşüm” öyküsü anlatılıyor, malum. Mültecilerin trajedisi ve insan denen mahlukatın sefil doğası üzerine, doğası gereği, sert bir hikaye yani:

“Mülteci meselesi denince, Avrupa’da hep entegrasyon tarafından yapıldı filmler” diyor Saylak: “Gittikleri ülkenin yaşamına ayak uydurup uyduramayan insanlar üzerine hikayeler anlattılar. Biz gönderenleri anlatmaya çalıştık. Bu perspektif onlara şaşırtıcı geldi. Hiç cici yollardan gidilip gelinmiyor oralara. Bu çaresizliği, umudu ticaret haline getirmiş tüccarlar var ve bunlar normal insanlar değil. Ölüm satıyorsunuz resmen… Bu öyle bir konu ki yüz binlerce perspektiften anlatsanız dahi tam olarak aktarabilme şansınız yok.”

Perspektif deyince, Onur Saylak’ın skalası geniş. Öyle bir tahsil hayatı var ki, bir vakaya yaklaşırken, işin felsefi açıdan “niye”sini, bilimsel açıdan “nasıl”ını kavrayabilecek donanıma ister istemez sahip…

Türkiye’nin Mavi Akım, Atatürk Barajı, Keban gibi büyük projelerinde çalışmış demirci ustası bir babayla ev hanımı bir annenin üç evladının ortancası olarak, 1977 yılında Ankara’da doğup, Kuşadası’nda büyümüş bir çocuk: “Küçük yerde büyümenin hem avantajları hem dezavantajları var. 90’ların başında ergenken, hayatı da herkesin birbirini tanıdığı küçük ve tatlı bir şey sanıyor insan.”