Oyunbozanlar: Eren Noyan

Yaptığı işlerle hayatın farklı alanlarına dokunan yedi adam ve dört kadın var karşınızda. Yollarını bu seride kesiştiren ise aldıkları riskler… Hikayelerinin derinlerine inip yaptıkları işlere odaklandığınızda oyunun kurallarına kafa tuttuklarını göreceksiniz. Onların cephesinde ezbere, düzene, sıradanlığın genel geçerliğine geçiş yok. Üretkenliklerinin temelinde ise tam da bu yatıyor: oyunu bozmanın verdiği o tarifsiz heyecan! Serinin altıncı ismi caz müzisyeni ve The Badau'nun kurucusu Eren Noyan.

06 Nisan 2018

Oyunbozanlar: Eren Noyan

“İki haftadır arıyorum yer bulamıyorum, nasıl bir şey bu? Nasıl bir yer orası?” sorusuna “30 kişilik” cevabını vermeyi seviyor caz müzisyeni Eren Noyan. Ki sorsanız derdi yandaki dükkanı almak değil, tam tersine daha da küçülmek. Kendi sahnesinde adı yazmayan ender kulüplerden biri Badau; içinde butik bir restoran olan bir caz lokali. Yemek tasarımları Noyan’a ait. Müzisyenler de mutfak personeli kadar çok vakit geçiriyor mutfakta. Sahne alan müzisyenler için ayrı bir kulis yok, onlar da mutfakta takılıyor. Kulübün yerine
-Yeldeğirmeni, Kadıköy- afallayanlar ya da “vale var mı” soranlar arada çıksa da Badau’da kadro da belli, müdavimler de: Halinden, yerinden memnun cazseverler.

Müzisyen genlerini annesi ve babasından, Noyan & Noyan çiftinden alan Eren Noyan çocukluğunu onlarla birlikte turnelerde, hep müzikle geçirmiş. İlk caz anısı, çok parlak hafızasında: “Beş yaşındaydım. Bir araba yolculuğu sırasında babam bana Hard Bop bir parça dinletmişti. Hayatımda daha önce hiç duymadığım bir şeydi parçanın içindeki enerji. Hem sıra dışı hem derindi, aşk gibi; çok etkilenmiştim.” Şarkı söylemek gibi bir çocukluk hayali yokken, kendini caz albümleri alırken, caz söylerken bulmuş. İlk profesyonel sahnesini 16 yaşında yapmış. Caz kariyerine Talimhane’deki bu kulüpte devam etmiş. Sahne alırken bir yandan garsonluk, barmenlik yapmış. “Ben de aslında Badau gibi bir yerde yetiştim. Bu şansa eriştim. Ertesi gün okuldan kaçıp, erkenden giderdim. Özellikle de atmosferini çok sevdiğim bir yerdi. Beni bu işe başlatan müzisyenler Altan İrtel ve Oğuz Durukan; ikisi de aramızda değil artık.” Talimhane’deki mekan da kapanmış. Öyle olunca 16-17 yıldır ayakta durabilen tek caz mekanı Nardis ile yoluna devam etmiş. “Nardis’in benim için yeri çok başkadır. Kucak açtılar, orada sahne aldım, bir sürü müzisyenle tanıştım. Geliştim. Caz için çok önemli bir yer” diyor Noyan. Bir caz mekanı sahibi olmak ise 20’li yaşlarından beri hayaliymiş, “Yeldeğirmeni’nde Badau ile anlam kazandı. Evlendikten sonra taşındık Kadıköy yakasına; pek yapacak pek bir şey bulamıyorduk. Bizim de iyi vakit geçirebileceğimiz, yemek tasarımlarının bana ait olduğu bir mutfağa sahip bir caz lokali çıktı ortaya. Yemek yapıyoruz, konser dinliyoruz.”

Avrupa’da bile pek eşine kolay rastlanır bir mekan değil Badau. Müzisyenlerle bu yakınlıkta konser dinleyebildiğin, yemek yiyip sohbet edebildiğin… Bu bir deney aslında. Eren de bunu reddetmiyor. “Mutfak alanımız çok ikonik bir yer haline geldi. Burada bir kulis olmadığı için ve asla olmayacağı için, müzisyenler mutfakta takılıyorlar. Müşteri girip çıkıyor, genç müzisyenler de orada. Herkes sohbet ediyor. Önder Focan buraya kendi ekibiyle geldiğinde başka genç müzisyenlerle tanışabiliyor. Güzel bir komüniteye evriliyor aslında Badau. Müzisyenler kadar müşteriler de kendilerini burada iyi hissediyorlar. Bu organik bağ tesadüfen olmadı ama bu kadar hızlı meyve vermesini beklemiyorduk. İzlemesi müthiş bir yolculuk o yüzden benim için.”

“Neden Yeldeğirmeni” en sık karşılaştığı soru. “İstanbul’un ilk modern yerleşkesi burası. Şehrin ilk apartman semti Yeldeğirmeni. Dolayısıyla burası İstanbul’un modern anlamdaki ilk urban yeri. Cazı bundan ayrı tutamazsın. Bu anlamda aslında semtiyle çok uyumlu Badau. Manhattan’da bir caz kulüp açmak ile Brooklyn’de bir caz kulübü açmak arasındaki fark gibi. Biz Brooklyn’de hatta Bronx’ta açtık bu kulübü. Burası için çok ters köşe bir şey tabii. Kimileri dışarıdan bakıp garipsiyor. Sanki tuhaf bir organizasyonun üssü gibi inceleyenler var. Öte yandan sokağımızın nalburu sıkı bir Miles Davis hastası çıktı. Tadilata başladığımızda çimento almak için gittiğimizde tanıştık. ‘Kafe mi açıyorsunuz’ dedi, bu civarda esnafın her gün gündeminde yeni açılan kafeler var. ‘Biz bir caz kulübü açıyoruz, aynı zamanda bir fine-dine restoran olacak’ deyince ben, ‘Ne diyorsun? Ben bayılırım Miles Davis’e’ demişti. Ben burayı sevmeyeyim de ne yapayım? Evet muhtemelen başkaları için bu kulübü Karaköy’de, Bomonti’de, hadi en kötü Moda’da ya da Prag’da açmak daha cazip ama ben yerimizden çok memnunum.”

Bir konu daha var Eren’in sık maruz kaldığı, onunla devam ediyor: “Yine de biliyorum, bu kulübü Yeldeğirmeni’nde açtığım için ‘soylulaştırma’ probleminde hedeflerden biri benim. Ruhunda soylulaştırmadan bahsedemeyeceğiniz caz müziği ve kültürü de bizde biraz üst burjuva görülür. Tam tersine, tam da Yeldeğirmeni gibi bir yerde yapılır caz. Bir aile gibi etrafında yaşanır. Mutfakta birlikte çalıştığımız müzisyenler, sahnedeki müzisyenler, ben, eşim, onun kız kardeşi, misafirler, dostlar, iyi müzik, sohbet ve yemek... Bizde aşağı yukarı formül bu. Bir de saatler var: Haftanın dört günü canlı müzik 9’da başlar, 11’de biter. 12 olduğunda içeride bir kişi kalmaz. Hem içeridekiler hem de dışarıdaki komşular için en harika planlama bu. Yıpratmadan yürütmelisiniz bazı dengeleri. Burada enstrüman çalmaya merak salıp başlayanlar da oldu. Her hafta bir atölye düzenleniyor. Mesela Asena Akan’ın ‘Kavramlarla Ses Olmak’ adlı atölyesinde ses çıkarmayı öğreniyor katılanlar.”

İki yılda başka neler oldu Yeldeğirmeni’nde? “Genç ve deneyimli müzisyenlerin burada toplandığı bir komünite oluştu. Mahalleye yerleşen genç caz müzisyenleriyle daha sık karşılaşmaya başladık. Geçen gün birine kefil olduk. Ben yemekleri hazırlarken geliyorlar; kahve içiyoruz, sohbet ediyoruz. Müzisyenlerle tanışıyorlar. Konserlerden konuşuyoruz. ‘Hadi bulaşık yıkamamız lazım’ deyip birlikte mutfağa giriyoruz. Usta müzisyenler, çok kıymetli genç yetenekler konserler verdi. Fotoğraf sanatçısı Orçun Kaya geçtiğimiz yıl, Badau sahnesini siyah beyaz bir seride kayda aldı. Girişteki fotoğraflar, bu seriden, Jazz in Town.”

Gelecekte neler olsun? Eren Noyan’a göre daha çok müzik, daha çok sanat için zengin olalım. “Çünkü bu işler ancak birtakım filantroplarla yürüyor. Başka bir deyişle buna destek olacak insanlar olmadığı sürece bu çarpışma çok yıpratıcı. O yüzden en büyük hayalim zengin olmak. Bir köfteci de açabilirim. Oradan kazandığım parayla bir tane daha caz kulübü açalım, bir opera binası yapalım, Yeldeğirmeni’nde üç oda tiyatrosu kuralım.” Bir de iyi yemek olsun. Badau’nun mutfağından da belli ettiği üzere Noyan gastronomiye meraklı ama Michelin yıldızları için değil. “İtalyanların bir sözü var, ‘En lezzetli yemek babaannenin yaptığı yemektir’ diye. Bambaşka bir yemek kültüründen gelen, örneğin Çek birine mutfağındaki kokuyla ‘Burası pazar günü anneannemin evi gibi kokuyor’ dedirtebiliyorsan bence çok acayip bir şey başarıyorsundur” diyor. Badau’da ortam soylu değil doyurucu, samimi ve merak uyandırıcı.