
Soruyoruz: Sosyal medyadan ve dijitalden uzaklaşmak bir ilişkinin ömrünü uzatır mı? Eğer siz de "Biz ne ara sadece birbirimize reels gönderir olduk?" evresinde bocalıyorsanız, dümene geçme vaktiniz gelmiş demektir. Kemerlerinizi bağlayın. Mitolojide gezinip yatak odasına uğrayan, pratik taktiklerden çıplak gerçeklere uzanan dijital bir arınma yolculuğuna çıkıyoruz.
Eskiden "Acaba karşımdakini nasıl etkilerim? Beni beğenir mi? Bu hissettiğim aşk mı?" soruları sorulurdu. Şimdilerde ise kafalarda "Acaba dışarıda daha iyisi var mı?" sorusu, yatak odasındaysa "Bir sonraki bölümde acaba neler olacak?" sorusu geziniyor.
İnsan beyni yapı gereği sürekli uyarılmayı sever. Bu uyarım artık uygulamalar tarafından o kadar çok sömürülüyor ki ilişkilerimiz de reels'ler ve shorts'lar kadar kısa sürüyor. Başka uyarımlara vakit kalmıyor. Telefonu buluşmanın merkezine koymak ve özellikle yatağa sokmak, ilişkiye her an konuşmaya hazır, sürekli bildirim atan, dikkatinizi dağıtan ve size kendinizi sürekli yetersiz hissettiren üçüncü bir şahsı ortak etmekten farksız.
Sadece telefonlar mı suçlu? Tabii ki hayır. Salondaki o dev ekranlar, akşamları birbirimizle iki kelime laf etmeyelim diye adeta birer kale gibi aramızda duruyor.
İlişkinin ilk altı ayındaki o heyecanlı keşif aşaması sona erince geriye paylaşılacak koca bir hayat kalır. İşte çiftler tam bu sorumluluk aralığında bocalarken kurtarıcı olarak televizyonun kumandasına sarılıyor. Hal böyle olunca ilişkiler de Lost dizisi gibi sonradan bozuluyor.
Televizyon bağımlılığı ilişkileri tüketiyor. Karşılıklı oturup neyin iyi gidip neyin kötü gittiğini açık açık konuşmak yerine dizilerin sahte dramalarına sığınıyoruz. Gece bitiyor, bölümler bitiyor ve günün sonunda birbirine "Günün nasıl geçti?" diye bile sormayan, ekranın karşısında hipnotize olmuş iki yabancı kalıyor.
Gelin konuyu biraz sosyolojiye, mitolojiye ve kadim hikayelere bağlayalım.
Yunan mitolojisinde sudaki yansımasına bakıp kendine aşık olan ve orada eriyip giden Narkisos'u bilirsiniz. Bugünün dünyasında sosyal medya tam olarak Narkisos'un o uğursuz nehir suyunu işaret eder. Dijital dünya bizi sürekli "Eşsizsin, mükemmelsin, daha iyisine layıksın" düşüncesine boğarken sonsuz bir onaylanma ve sürekli beğeni alma narsizmi içine gireriz.
İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham, "Panoptikon" adında, "bütünü gözetlemek" anlamına gelen, herkesin birbirini görüp denetlediği dairesel bir hapishane modelinden bahseder. Kısaca herkesin kontrol edildiği tek bir ortak göz.
Beynimiz dijital dünyadaki o kusursuz sunumları, başkalarının yaşadığı "mükemmel" görünen hayatları izledikçe sürekli aynı soruları soruyor. "Benim hayatım neden böyle değil? Ben neden bu gördüğüm mükemmellikte bir ilişki yaşayamıyorum?"
İlişkiyi adeta bizi izleyen o devasa göz için sergilemeye başlıyoruz. Biz aslında kendi hikayemizin başrolü olmaktan çıkıp o görünmez kalabalığın beklentilerine göre performans sergileyen aktörlere dönüşüyoruz. Kendimiz için gezmiyoruz, kendimiz için sevmiyoruz, kendimiz için yemiyoruz. Artık ne yapıyorsak bunu başkalarına göstermek için yapıyoruz.
Harika bir manzaraya karşı yemeklerinizi yiyip içeceklerinizi yudumluyorsunuz ama kafanızda tilkiler dönüyor. "Şu anın fotoğrafını ışık kaçmadan çekeyim. Yemeği sunumu bozmadan fotoğraflayayım ve sosyal medyada paylaşayım."
Etkileşim alacağımız fotoğrafı atlamaktan mı korkuyoruz? Oysa asıl kaçan o anlar.
Unutmayın. O "mükemmel" dakikaları yakalayıp dijital Panoptikon'a sunmak için uğraşırken hissettiklerinizi, partnerinize soracağınız ve belki de sizi birbirinize daha çok bağlayacak o soruyu, o kokuyu ve o bakışmayı kaçırıyorsunuz.
Kuşaklar değişir, teknolojiler evrilir, koşullar başkalaşır. Ama insanın o ilkel, sıcak ve güvenli bir bağ kurma ihtiyacı asla değişmez.
Sosyal medya binlerce seçenek sunarak aslında bizi büyük bir yalnızlığın içine hapsediyor. Birbirimizin asıl karakteriyle, o doğal, pürüzlü ve filtresiz haliyle yüzleşmek yerine telefon ekranındaki kusursuz filtrelere sığınıyoruz.
Başkalarının bizi gözetlediği ve yargıladığı bu dijital Panoptikon'da en büyük isyan ve en iyi direniş birbirine sımsıkı ve sevgiyle sarılmak.
Göz göze geldiğinizde vücudunuz serotonin ve oksitosin salgılamaya başlar. O an algoritma değil, hormonlar çalışır. Yapay değil, gerçek bir his yaşarsınız.
İlişkinizin ömrünü uzatmak, içinizdeki o gerçek sesi bulmak istiyorsanız dışarıdaki milyonlarca gözü kapatın ve sadece birbirinizin gözlerindeki o tek gerçeğe odaklanın. Bir şey kaçmıyor. Aksine asıl kaçırılmaması gereken anlar geri geliyor. Fişi çekin, ışıkları söndürün ve birbirinizi o görünmez hapishaneden azat edin.
"Hocam güzel anlatıyorsun da bu telefonları elimizden nasıl bırakacağız?" diyenler için size birkaç pratik ve eğlenceli taktik hazırladım.
Yatak odasını kesinlikle dijitalden arındırılmış alan ilan edin. Telefonlar salondaki şarj istasyonunda kalacak. Cinselliği o alenileşmiş sıradanlığından kurtarıp tekrar size özel, baş başa yaşanan ve en tatlı haline geri döndürün.
Kaçırmanın korkusu yerine zevkine varın. Başkalarının ne yaptığını boşverin. Sevgilinizle pijamalarla koltukta yayılmanın, başkaları etkileşim ve beğeni için sürekli koştururken evde battaniye altında vakit geçirmenin keyfini çıkarın.
"Millet Bali'de arınıyor, biz burada oturuyoruz" demek yerine, "Dünyayı dışarıda bıraktık, anın tadını çıkarıyoruz" düşünme biçimine geçin.
Dışarıda yemeğe mi çıktınız? Ya da parkta çimlerde termosla kahve mi içiyorsunuz? Telefonları masanın ortasına koyun ve üst üste kule yapın. İlk elini telefona uzatan ve ekrana bakan hesabı öder. Alman usulünün normalleştiği bir ekonomik dönemde bu "ceza" telefondan uzaklaştırmakta etkili olabilir.
Reels'lerden ve bitmek bilmeyen dizilerden vazgeçtiğiniz bir arınma günü yapın. Haftada en az bir akşam evde televizyonu ve interneti tamamen kapatın. Mumları yakın, 90'lar müziklerinden bir plak koyun ya da açın ve sadece konuşun.
Birbirinize "Seni bugün en çok ne gülümsetti?" ya da "Seni ağlatan bir şey söyle." gibi derin sorular sorun.