Fotoğraf: Gökay Çatak

Seni hiç dinlememiş biriyle tanıştın, ona müziğini tür isimleri kullanmadan nasıl anlatırsın?
Tanıdık ama tahmin edilebilir değil. Biraz nostalji, biraz sürpriz, bolca enerji. İnsanların bir şarkının ilk birkaç saniyesinde birbirine bakıp “Aa, bunu yıllardır duymamıştım!” dediği anları çok seviyorum. O tanıdık hissi alıp bugünün enerjisiyle birleştirmek ve sonra hiç beklenmedik başka bir yere taşımak sanırım beni en iyi anlatan şey. Müziğim biraz da o anda şekilleniyor. Önceden o akşama özel bir playlist hazırlamıyorum; onlarca playlist’imin arasında, karşımdaki insanlara ve o anki enerjiye göre gidip geliyorum. Farklı dönemlerden şarkıların birbirine nasıl bağlanabildiğini ve aynı akışın içinde nasıl doğal bir şekilde yer bulabildiğini keşfetmek hoşuma gidiyor. Kısacası, nereye gideceği çok belli olmayan ama sonunda her şeyin bir şekilde birbirini tamamladığı bir akış gibi anlatabilirim.
Müzik zevkini fazla iyi bildiğini düşünen arkadaşlarını hangi şarkıyla şaşırtırdın? Ve neden?
Aslında bunu yakın zamanda yaptım. Çok keyifli bir etkinlikte, Enrique Iglesias’ın “Bailamos”uyla bitirmiştim akşamı. Şarkı başladığında önce yüzlerde “Ben bunu bir yerden biliyorum... Yoksa bu mu geliyor?” gibi bir şaşkınlık oldu. Şarkıyı tanıdıkları anda herkes bir ağızdan söylemeye, birbirine sarılıp dans etmeye başladı. Hiç beklemedikleri bir şarkının bir anda herkesi bu kadar iyi yakalamasını izlemek çok keyifliydi.
En sıradışı konser anın neydi?
Ortaokuldan beri çok büyük bir Jay-Z hayranıyım. 2004’te Montreal’e taşındıktan sonra işler biraz kontrolden çıktı ve neredeyse Jay-Z groupie’sine dönüştüm. Bugüne kadar 17 kere konserine gittim. 2014 yılında, 14. kez gittiğim konserine, bir arkadaşımın “Yeter artık Nazlı, bari
seni sahneye çıkarsın” diyerek hazırladığı pankartla katıldım ve beni gerçekten sahneye çıkardı. Kendisine onlarca kez sarıldım ve o günden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Montreal’deki hayatından en çok neyi özlüyorsun?
En çok, sevdiğim sanatçıları izlemenin hayatımın doğal bir parçası olmasını, Montreal’de evden ya da işten çıkıp bir konsere veya performansa gidebilmenin kolaylığını özlüyorum. İstanbul’da aynı şeyi yapmak başlı başına bir seyahat planlamak anlamına geliyor. Spontane yaşayabilme hali oradaki hayatımın en güzel taraflarından biriydi.
Julia Roberts’ın özel partisinde çalmışsın. O gecenin arkadaş masasında anlattığın versiyonunu dinleyebilir miyiz?
“Dün gece ne yaptım biliyor musun? Julia Roberts’ın Mirror Mirror filminin, kendisinin host ettiği wrap party’sinde çaldım. Bir de Julia içeri girdiğinde Pretty Woman çaldım. Evet, bunu gerçekten yaptım. Pişman mıyım? Hayır. Ahahaha!” Herhalde olanları ertesi gün arkadaşlarıma tam olarak böyle anlatmışımdır. O akşam Julia Roberts ile de tanıştım. Çok nazik ve tatlıydı. 25 yaşındaki Nazlı için kolay kolay unutulmayacak, çok özel bir geceydi.
Spotify’da en son dinlediğin üç şarkı ne?
JayZ turnemden yeni döndüm! “U Don’t Know”, “Song Cry” ve Where I’m From”.

Seni tanımak için ilk hangi parçayı dinlemek gerekiyor?
MF DOOM’un “Doomsday”i Hip-Hop’ta sevdiğim birçok şeyi tek parçada topluyor: Karakter, öz-
günlük, iyi bir sample ve zamansızlık. Yıllar geçse de dönüp dinlediğim şarkılardan biri.
Hayranı olduğun bir isim, setinin ortasında içeri giriyor. Kim gelsin isterdin, sıradaki parçayı onun için değiştirir miydin? (Ve tabii ki, ne çalardın?)
Kendrick Lamar. Sıradaki parçayı kesinlikle değiştirir ve “m.A.A.d city”yi çalardım. Zaten setlerimde çalmayı çok sevdiğim bir parça; Kendrick’in içeri girdiği anda müziği başlatmak da ayrıca çok özel bir an olurdu.
İnsanlar mesleğini öğrendiğinde sana ne soruyor? Sen ne sormalarını isterdin?
DJ olduğumu söylediğimde insanların kafasında genelde elektronik ya da house müzik çalan biri canlanıyor. O yüzden hemen arkasından “Ama ben Hip-Hop ve R&B çalıyorum” diye açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum. Sanırım “Ne tarz müzik çalıyorsun?” yerine “Nasıl bir DJ’sin?” diye sormalarını tercih ederdim. Çünkü benim için mesele sadece tarz değil; seçimlerim, enerjim ve o geceyi nasıl yönlendirdiğim de kimliğimin bir parçası.
Müzikle olan ilişkini olgunlaştıran veya profesyonelleşmeni sağlayan belli bir an/kırılma noktası var mı?
Tek bir an söylemek zor. HÖR Berlin setlerim, Paris Fashion Week’teki deneyimim ve Travis Scott, Offset gibi büyük isimlerle aynı line-up’larda yer almak benim için önemli kırılma noktaları oldu. Birbirinden çok farklı şehirlerde ve kitlelerin karşısında çalmak, zamanla müzik seçimlerimden setin akışına kadar daha içgüdüsel hareket ettiğim bir noktaya getirdi beni. Artık kalabalığı okumak ve gecenin yönünü ona göre değiştirmek, DJ’liğimin doğal bir parçası.
İnanç’ı şu an en çok heyecanlandıran şey ne?
RHYMERS. Geçtiğimiz yıl İstanbul’da bir Hip-Hop & R&B parti serisi olarak başladık ve bu, kısa sürede kendi kitlesi, kültürü ve dili olan bir topluluğa dönüştü. Şimdi hedefimiz RHYMERS’ı global bir topluluk ve marka haline getirmek. Bunun için ilk adımları atmaya başladık ve çok yakında İstanbul dışında da RHYMERS etkinlikleri göreceğiz. Bu yolculuğun daha başında olmak beni çok heyecanlandırıyor.
Telefonunda en son neyi Shazam’ladın, nerede duydun?
Feng’in “XY” şarkısını. Kopenhag’da Carhartt mağazasında duydum ve prodüksiyonu direkt kulağıma takıldı.

Altı yaşındayken kemanla başlayan hikayen DJ kabinine nasıl uzandı? Klasik müzik yolculuğunun içinden Ezgi’yi dürten veya ona akıl veren bir ses var mı?
Aslında bu benim için hiç sürpriz olmadı. Uzun yıllar Royal Academy of Music’te keman eğitimi alırken müziği önce dinlemekten çok çalışarak, tekrar ederek ve yapısını anlamaya uğraşarak öğrendim. Klasik müzikten her zaman çok keyif alsam da ileride müzikle profesyonel olarak kuracağım bağın başka bir formda olacağını biliyordum. Yıllar içinde merakım farklı türlere kaydıkça müzikle ilişkim de daha özgür bir alana taşındı ve DJ’lik bunun doğal bir devamı oldu. Bugün klasik müzik eğitimimden kalan en güçlü şeyin disiplin ve düşünme biçimi olduğunu fark ediyorum. Bir parçanın nasıl katman katman kurulduğunu, müziğin kendi içinde nasıl bir hikaye anlatabildiğini ve bütünün içindeki detayları duymayı orada öğrendim. Keman çalarken edindiğim birçok bilgiyi bugün farkında olmadan DJ kabininde de kullanıyorum. Sadece enstrüman ve ortam değişti.
Seni sadece kabinde gören biri, seninle boş olduğun bir pazar günü geçirse en çok neye şaşırır?
Sanırım ne kadar sakin olduğuma şaşırırdı. İşim gereği hayatımın çok sosyal, hareketli ve gece odaklı olduğu düşünülüyor ama günlük hayatımda aslında oldukça düzenliyim. Hafta içi sağlıklı beslenmek ve spor yapmak benim için önemli; mümkün olduğunca kendime iyi bakmaya çalışıyorum. Pazarları ise kendime biraz daha nazik davranıyorum. Özellikle yoğun bir hafta sonunun ardından spor yapmadan, canım ne istiyorsa yiyerek, uzun bir kahvaltı yaparak ve hiçbir yere yetişmeden günü geçirmek en sevdiğim şeylerden biri. Müzik kadar sessizlik de benim için önemli.
Gece hayatında veya daha geniş olarak eğlence sektöründe yazılı olmayan bir kuralı kaldırıp yerine kendi kuralını koyabilsen neyi değiştirirdin?
Önce müzik konuşsun isterdim. Kiminle tanıştığınızdan, hangi masada oturduğunuzdan ya da ne kadar görünür olduğunuzdan önce ne çaldığınız, ne ürettiğiniz ve insanlara müzikle ne hissettirdiğiniz belirleyici olsun isterdim.
Kendini istediğin yere ışınlama imkanın var, pazartesiden pazara nasıl bir rota çizerdin?
Listening room’larda ya da festivallerde çalmayı çok sevsem de kendimi her şeyden önce bir kulüp DJ’i olarak tanımlıyorum. O yüzden bu soruya hayali ve gerçeklikten uzak bir cevap verip, haftanın her günü favori kulüplerim açıkmış gibi davranacağım. Pazartesi Berlin’de Heideglühen ile başlar, salı Offenbach’ta Robert Johnson’a geçerdim. Çarşamba Londra’da fabric, perşembe New York’ta Resolute, cuma Tokyo’da VENT, cumartesi Bali’de Klymax ve pazar günü tartışmasız Berghain/Panorama Bar. Jet-lag kısmını hesaba katmıyorum tabii.
Eğlence sektöründe bir kadın olmak?
Hâlâ şaşırtıcı mı?
Çaldığın en fantastik lokasyon ve kalabalık neresiydi?
Hiç düşünmeden Berlin’deki Berghain / Panorama Bar derim. İlk kez 2023’te çaldım ve o gün 29 Ekim’e, yani doğum günüme denk geliyordu. Panorama Bar benim için her zaman gerçekten çok özel ve unutulmaz bir deneyim. Dünyanın en ikonik kulüplerinden biri olmasının birçok nedeni var; orada sadece iyi müzik dinlemiyorsunuz, yıllardır iyi korunan ve yaşatılan gerçek bir underground kulüp kültürünün parçası oluyorsunuz. Kabinin arkasından bunu hissetmek ise bambaşka.

Yaptığın işleri detaylı bir şekilde nasıl anlatırdın?
2008’den beri DJ’lik yapıyorum. Bir noktadan sonra sadece müzik çalmak yetmemeye başladı sanırım. Openbar Alaçatı’nın kurucu ortaklarındanım, müzik programını yapıyorum. Onun dışında etkinlikler, farklı mekanlar, projeler, tasarım ve görsel işlerle uğraşıyorum. Hepsinin ortak noktası aynı aslında: İyi müzik, iyi ses, doğru mekan ve doğru insanlar. Bir araya geldiklerinde zaten ekstra bir şey yapmaya gerek kalmıyor.
Kabinden bakınca gözün kime takılır? En çok dans edene mi, henüz dans ettiremediğin kişiye mi?
Dans etmeyene. Dans eden zaten tamam. Biraz uzakta durup hâlâ karar vermeye çalışan kişi daha ilginç. Onu gecenin bir yerinde yakalarsam benim için yeterli.
Müzik dışında, saatlerce sıkılmadan konuşabileceğin konu ne?
Mekanlar, tasarım, ses sistemleri, eski elektronikler. Bir yere girip hoparlörün neden orada bulunduğu ya da ışığın neden kötü olduğu hakkında gereğinden fazla düşünebilirim. Ekipman konusunda da biraz takıntılıyım. Muhtemelen karşımdaki sıkılana kadar konuşurum.
Çaldığın en farklı lokasyon ve kalabalık neredeydi?
Kulüp dışındaki yerleri daha çok seviyorum galiba. Plaj, sokak, açık alan... Özellikle müziği duymak için gelmemiş insanlarla karşılaşmak daha ilgi çekici. Birisi tesadüfen oradan geçerken kalıyor, diğeri denizd en çıkıp dans etmeye başlıyor. Herkesin aynı sebeple orada olmadığı kalabalıkları seviyorum. Daha kontrolsüz ve daha gerçek...
Sence müzik sahnesi dünyada giderek birbirine mi benziyor? Seni hâlâ şaşırtan bir şehir ya da bir tür oluşum var mı, kulaklarımızı çevirmemiz gereken?
Fazlasıyla benziyor. Aynı parçalar, aynı DJ’ler, aynı referanslar, hatta bazen aynı fontlar. Her şey çok hızlı yayılıyor ve fazla hızlı tüketiliyor. O yüzden artık belirli bir şehirden çok küçük oluşumlarla ilgileniyorum. Kendi gecesini yapan, kendi radyosunu kuran, plak basan ya da 50 kişilik bir yerde kendi dünyasını yaratmaya çalışan insanlar daha çok ilgimi çekiyor.
Çok görünür olmayan şeyler hâlâ daha fazla sürpriz barındırıyor bence. Bazen doğru yere bakmak için biraz internetten uzaklaşmak gerekiyor.