"KOLAY BAŞLAYAYIM" diye düşünerek “Seninle ilgili, çoğu arkadaşının bile bilmediği şey nedir?” diye soruyorum. Edis duruyor. Sesli düşünmeye başladığında aklına gelen cevaplardan memnun değil. Amacı “doğru” cevabı vermek de değil. “Gerçek bir şey söylemek istiyorum” diyor. Kendini çok iyi tanıyan ve kendini dışarıya tam da olduğu gibi yansıtmak isteyen bir markanın ve bu markanın yüzünün karşımda oturduğu, daha röportajın ilk sorusunda çok belli oluyor. Bahsettiğimiz marka bir oluşum olsa da, temeli bir insan: Edis Görgülü.
Beş sene önce kariyerine dair anlamadığın hangi konuyu şu an çok iyi anlıyorsun?
Doğru yerde durabilmeyi ve doğru zamanda bırakabilmeyi yeni anladım. Şu an kendimi önceliklendirmeyi çok daha iyi biliyorum. Zamanında kendimi önceliklendirebilseydim, belki daha dinlenmiş olacağım için belirli periyodlarda daha rahat risk alabilecektim. O zamanlar risk alma enerjim ve hevesim daha fazlaymış. Şimdi daha oturmuş, daha mantıklı adımlar atıyorum. O kesin. Ama bir yandan da beş sene önce...
Ben beş sene önce de iyi bir yerlere gelmiştim zaten. Ama ben o noktayı çok yetersiz bulduğum için kendime hiç dur demeden, her şeye haldır huldur atladığım bir meslekî hayat yaşadım. Ve onu yaşadığım için riskler alıp, konfor alanından uzaklaşmayı bu yaşıma bırakmışım. Halbuki o zaman da alabilirmişim. O zaman sistem iyi mi, etrafımdaki kişiler doğru mu? Ben neyin içindeyim? Çok bakmadan, yeteneğime, o yaşıma ve tecrübesizliğimin de enerjisine güvenerek birçok şeyde başarılı olmuşum. Ama şimdi baktığım zaman; kendime ayırabileceğim daha çok vaktim ve de o vakitler sayesinde daha çok risk alma imkanım varmış.

Benim 27 yaşımda bir işi yapma kapasitemle 35 yaşımda bir işi yapma kapasitem arasındaki fark çok net. Ama o zaman dinlenmediğim için yorgun hissediyordum sürekli kendimi. Şimdi dinlenmeye daha iyi ve kaliteli vakit ayırabiliyorum, dolayısıyla o yaşlarımdan çok daha iyi bir performansım var. Keşke o dinlenme alanını yaratabilseydim, bir robot olmadığımı, etrafımdaki insanlar da beni robot gibi görürken onlara "Hayır ben yaşayan bir varlığım!" diyebilen bir kapasitem olsaydı da, şu an 35 yaşında başka şeyleri kutlasaydım. Hiçbir pişmanlığım yok, bu bir öğreniş ama ben bir sistemsizliğin içinde sistemli ve ilerleyen bir kariyer kurdum kendime. Sistem kurmuş olmak, bana şu an edindiğim tecrübeleri ve şu an sahip olduğum ayrıcalıkları daha önceden getirmiş olabilirdi. Ben de bu zamanın keyfini belki bir yüzde 30-40 daha fazla sürebilirdim.
Pop bir şarkının sence yaratım matematiği var mı?
Dün bile gece ikiye kadar, elimde ses kayıt cihazıyla binlerce şey yazdım. Ne matemetiği! Pop eskiden insanların kalbine çok kolay girebilen bir müzik tarzıydı bence. Şimdi popun kendi yıllanmışlığı sebebiyle bir adabı var. O adabın içinde bir sorumluluk taşıyorsun. Sadece pop da değil; müziğin yapılış şeklinin bence bir matematiği yok. İlham ve sürekli o ilhamı gerçekleştirmeyi sağlama süreci. Sürekli söz ve şarkı yazmaya, müzik yapmaya alışırsan gelen ilhamı doğru bir şekilde gerçekleştirebiliyorsun.
Sanatla ilgili herhangi bir üretimin bir matematiği olamaz. Sadece bir tekniği olabilir; herkesin kendine ait bir üretme şekli olabilir. Pop eskiden sadece şu anlamda daha matematiksiz bir hâldeydi; "ne yaparsan yap, popüler olur" gibi bir durum vardı. Şu an popun içerisinde, popülerliğin dışında tutulan bir ağırlık oluştu, müzik janrı olarak.
Nasıl ki bir Türk sanat müziği eserini kafana göre söyleyemezsin, pop da öyle kendi içinde disiplini olan bir şeye dönüşüyor. Buna matematik demem ama ne deriz, onu bilmiyorum.
Edis’e, Edis Görgülü’nün Edis’e dönüştüğü o ânı soruyorum. “Eskisi gibi farklı bir persona göstermiyorum sahnede” diyor. Edis’in son zamanlardaki olağanüstü disiplini, işine ve markasına olan bağlılığının karşılığı mıdır, diye düşünüyorum ama Edis hep böyleydi. İlk günden beri, yazdığı şarkının noktalı virgülünden sahnesinin sol arka köşesinde konumlanan podyuma kadar, her şeye hakimdi. Peki neydi fark? “Eskiden daha farklı, daha düşünülmüş bir kimlik vardı sahnede. Şimdi biraz daha, ‘İşi çok uzun senelerdir yapan birinin rahatlığı’ var üzerimde. O yüzden çok büyük bir maske giydiğimi düşünmüyorum. Sadece sahneye çıkmadan önce, hâlâ ve hâlâ yaşamımda en rahat olduğum alan sahne olduğu için, bence ciddi bir heyecan ve coşku doluyor içime. Ve kendimi hâlâ en iyi hissettiğim yer orası. Bana bir anda başka bir duygu durumu yükleniyor. Modum değişiyor yani, personam değil.”
Aslında tam da o yüzden soruyu sorarken "persona" lafını özellikle kullanmadım. Bence de başka bir persona olmuyor. Karakteri çok daha oturmuş, çok daha kendiyle barışık, kendi yönlerini keşfeden ve özümseyen bir karakter. Fark, hype olmak. “Günlük hayatımı tamamen sahnedeki işe göre programladığım dönemler oluyor; turne dönemleri. O turne dönemlerinin bana kalan kısımlarında da turne için çalışıyor olduğum için daha ciddi, daha disiplinli ve biraz sıkıcı birine dönüşüyorum. Sahnedeki kimliğim, daha insanlara hizmet etmeye çalışan, daha aktif, daha sosyal biri. Benim için bilet almış bir seyirciye sunmam gereken bir hizmet var. Bu anlayış beni çok daha aktif birine dönüştürüyor. O aktif kişi de elindeki bütün tuşlara basıyor, gibi düşün. ‘Sizi mutlu etmek için ne yapabilirim? Siz beni mutlu etmeyeceksiniz bugün, ben sizi mutlu edeceğim.’ Benim normalde hayat perspektifim böyle değil. Ben normal hayatta daha sakin, kapalı, hafif moody, biraz da fazla disiplinli bir adamım, bu kadar” diyor.
Nasıl bir miras bırakmak istiyorsun?
Mesela şu an dans edilen ve büyük şovlar yapılan bir ülkede olmaktan çok memnunum ve yaşayan şarkılar yapıp da bunu danslı bir şovla sunabilen kişilerin, sanatçıların, gençlerin çıkmasından dolayı mutluyum. Benim zamanımda bu işi yapan bu kadar çok kişi yoktu. Bu alanda zaten, belirli bir mirasın sahibi değil ama mirasın bir aracısı olduğumu hissediyorum. Bu aracılığımı daha da büyütmek isterim. Oraya koyacağım şey artık sadece şovun, şarkının yaşamış olması, zamansızlığı ve bunun danslı ve büyük prodüksiyonlarla sunulması değil; bir yandan da müzikal olarak daha fazla klasik üretmek ve "müzik insanı" personamı biraz daha büyütmek istiyorum. Benim ilk önceliğim bu şu an.
Bir büyüğüm, "Hiç acıdan geçmemişsin gibi davranıyorsun hâlâ bu yaşta" demişti bana. Mesela o taraflarımı da yavaş yavaş gösterip, bütün duygu ve yaşantımı müziğe döküp, biraz daha kavuşmak istiyorum.
"Ben buyum" diye insanların çok tepesine binmeden bir hayat hikayesi yazma peşindeyim; daha kişisel bir hayat hikayesi… O kişisel hayat hikayemden kimler ne yaşayıp alacaksa, bu zamana kadar ne oluyorsa, böyle olmaya devam etsin. Hayalimde tabii ki bir toplumun kültürüne etki edecek kadar değerli işler yapmış bir sanatçı olarak hayattan göçmek var. Böyle bir yolculuğun zirvesi bence budur. Hedefim kişisel hikayemi olabildiğince dolu dolu yaşayıp, oradan çıkan ilhamla insanlara en estetik şekilde sunumumu yapmak.

Edis’in doğum günü partileri hep son dakkikadır ama bu sene "Bachi-Bouzouk" lansmanını 2 gün önce yapması en ekstrem son dakika kararı mıydı, diye soruyorum. Gülüyor. “Kesinlikle albüm lansmanıydı!” Ona kalırsa, albümde olması gereken 6-7 şarkı daha var. Bir de iki ayaklı bir proje olarak bakıyor albüme tabii. Halbuki yaptığı 10 şarkı, kutlamayı bir hayli hak eden şarkılar. Belki de bu zamanda yapılmış en pahalı albümlerden biri. Bir şarkıda dört tane prodüktör var. Bu çok prodüktörlülük konusunu da merak ediyorum. Birden çok prodüktörle çalışmak, kontrolü seven, kreatif bir aklın yaratım sürecini nasıl etkilemiş? “Kolektif çalışmaya çok alışık bir endüstri değil bizimki. Yaratım süreci kolay, üretim süreci orta kolaylıkta, finalize etme süreci en zoru. Miksi, mastering'i ve finali herkesin gustosuna uyan bir prodüksiyon yapılması bizi baya yordu. Albüm süreci bir keşifti. O tecrübe şimdi bize başka bir şey gösterecek. Ama kolektif çalışmaya yeni yeni alışıyoruz bence hepimiz. Bana göre, bu tip bir disipline çok keyifli bir başlangıç yaptık.” Edis’in albümde de gerçekleştirdiği en büyük isteklerinden biri, çok iyi hip-hop prodüktörleri ile çok iyi pop prodüktörlerini birleştirmekti. Bu tip bir birleşmenin ürettiği şey, o kadar kuvvetli bir hâle geliyor ki albümde…
Edis’in kontrolü sevdiğini bildiğim için, başkalarını sürece bu kadar dahil etmekle nasıl baş ettiğini soruyorum. “Buradaki hata şuydu bence: Albüm sürecinde ben de prodüktör olmaya kalktım. O da bazen bazı prodüktör arkadaşlarımı yordu. Prodüktöre fikirlerimi verdikten sonra uygulayıp uygulamadığına bakmadan şarkıyı teslim etmeyi öğrendim. Ben 2000'ler popuyla yeşermiş çok önemli prodüksiyonlara tanıklık ederek büyüdüm. Burada Ozan Çolak’ı sayarım, Timbaland’i de sayarım, Pharrell’i de sayarım, Max Martin’i de sayarım. Çok büyük işler gördüğüm için de kendi şarkılarımda da önce hep bunu arıyorum.”
Hayalimde bir toplumun kültürüne etki edecek kadar değerli işler yapmış bir sanatçı olarak hayattan göçmek var.
Sana göre bu albümün en büyük keşfi nedir?
Benim çok farklı vokal teknikleriyle şarkı söylemem. "Sakin Ol" gibi bir parçayla, "Duman" gibi bir parçayı, ya da "Bir Yol" gibi bir parçayı aynı albümde buluşturabilecek personalarım olduğunu keşfettim. Daha doğrusu bunlar bende vardı, bunları gerçekleştirebileceğimi gördüm. Çünkü ben modern R&B, pop, arabesk tınılı pop gibi birçok janr söyleyen, dinleyen, onların içinde mutlu olabilen biriyim. Latin de aynı zamanda o grubun içinde. Yani dans edilebilen bütün "groove"larda şarkı söyleyebilen biri olabildiğimi bu albümde gördüm. Bundan sonraki işlerimde, kendime bir şey kanıtlamış şekilde ilerliyor olacağım. Bu zamana kadar çıkan şarkılarda daha konforlu bir alanda geziyordum. Bu albümde konfor alanımın dışına çıktım ve bu, bana çok büyük bir tecrübe kazandırmış oldu.
Albümün geneline sinen teatral bir hava var. Ritmik olarak sürekli “yer değiştiriyor” — bir şarkıda yukarı çıkıyoruz, diğerinde karanlık bir tünele giriyoruz. Bu iniş-çıkışı neyin haritası olarak okuyabiliriz?
Konser setimin... Benim konserime gelen herkes bilir: Başladığım hikaye önce hızlanır, sonra elektronik bir tarza evrilir. Ardından elektronikten seni bir anda akustiğe düşürürüm. Sonra birbirimizle hikayemizi paylaşırız. Sonra seni bir zaman yolculuğuna çıkarırım. En sonunda da en hit şarkılarla seni vururum ve sen kalakalırsın. Şu ana kadarki diskografime koyduğum tüm şarkılarda hep hissettiğim şey şu: Ben sahnede neyi söylemek istiyorsam, onu koyuyorum albümüme. Ve ben sahnede her türlü şeyi söylemek istiyorum. Normalde bir artistten beklenen şey tutarlı olmasıdır. Çok haklılar ama ben yeni dönemin enerjisinin buna uyduğuna inanmıyorum. Bu tutarlılığın, artistin kalıcılığına zarar verdiğine de inanmıyorum. Vokalist dediğin, besteci dediğin kişiler, birçok şeyi deneyebilmeli ve o denedikleri şey de, onların sadece samimi olduğunu sana hissettirebilmeli.
Müzikal eğitimi aldığım için, biraz oyunculuk gibi de bakıyorum şarkıcılığa. Farklı farklı karakterlere girebilmek, farklı farklı hikayelerin içinde olabilmek hoşuma gidiyor. O hikayeyi farklı janrlarda oluşturabilmeyi de seviyorum. Çünkü kimliğimle alakalı bir sıkıntım yok. Bir kaygım yok. Belki de çoğu müzisyen gibi "Benim sadece tek bir tarzım var" diyecek kadar muhafazakar değilim müzikte.
Doğru yerde durabilmeyi ve doğru zamanda bırakabilmeyi yeni anladım. Şu an kendimi önceliklendirmeyi çok daha iyi biliyorum.
Ben ilk kez bir albümle ilgili olarak seni kendinden bu kadar emin görüyorum…
Öyle. En çok dinlenen albümüm mü? Hayır değil. Ama hayallerimi en iyi yansıtan albüm, diyebilirim. Hayallerimi nasıl yansıttığını da daha sonra yayınlayacağım şarkılarla göreceğiz. Ve ben her seferinde insanları şaşırtacağım. Hikayeme gün be gün tanık olmayan kişiler mutlaka "Buna ne olmuş?" diyecek, ama ben o aşamalardan zaten her gün sürekli geçiyorum. Ve ben; büyümeme de, gelişmeme de, kendime de olanak tanıyorum. Belirli bir tarzda 30 sene tutulup aynı yemeği sunmak yerine, kendime bir şeyler katarak farklı yönlerimle insanlara hitap ediyorum.
Bu "kendini sürekli yeniden keşfetme dürtüsü" nereden geliyor, diye merak ediyorum. “Bence ben kendimi yeniden keşfetmiyorum. Ben, baskıladığım taraflarımı tek tek açıyorum” diyor Edis. Hikayesinde bir ispat çabası var aslında. Yazdığı şarkılar için ilk başlarda "Tamam da ne var bu şarkıda?" dendiğini duymuş. Öğretmenleri onu kısıtlamış. O da onları dinleyerek dolaylı yoldan kısıtlamış kendini.
“Keşfetme özgürlüğünü kendimde bulabilmemin başka bir sebebi de, sanat işine girdiğimde bu işte o kadar ileri bir seviyede olmamamdı. O yüzden gelişmeye açık bir noktada başladım ben konuya. Her sene benim için bir yapıtaşıydı, müzisyenliğime başka şeyler ekledim” diyor ve devam ediyor: “Okul gibi geçiyor şu an benim kariyerim. Okulda da yeni bir şey öğrendikçe, onu uygulamak istiyor insan. Dinlediğim janrları kendime uyarlayabileceğimi hâlâ yeni yeni keşfediyorum. Bu hâlâ bir gelişim dönemi benim için. O yüzden de gelişmeye açık olmam korkudan değil, tamamen meraktan ve açlıktan olabilir en fazla. Her albüm benim için başka bir kimlik. Her çektiğim videoda başka bir ‘ben’ var. Her yaptığım şarkıda başka bir şey hissediyorum ve buna hakkım olduğuna inanıyorum. İnsanlar çok fark etmese de ‘Benim Ol’ ile ‘Çok Çok’ şarkıları arasında da ciddi fark var. Sadece o zamanlarda, müziğin değişim hızı bu kadar yüksek değildi. Daha yavaş ilerliyordu müzikal çıkarımlarım. Arada, bir 3-4 sene varken daha rahat ediyordum.”
Bunların hepsi Edis’in kişisel sanat yolculuğuna ait çok kişisel argümanlar. Edis hâlâ sanatıyla ilgili her şeyi çok merak ediyor. Resim yapmayı da çok seviyor mesela. “Al işte, kimsenin bilmediği bir özellik!” Sanatın herhangi bir dalında; üretimin olduğu, kreatif olan herhangi bir şeyde var olmayı seviyor. “Kimisi sadece şarkısını yazar, müziğini yapar, kimisi de birçok alanda bulunmak ister. Modayı da görmek ister, klibi de yönetmek ister, senaryoyu da yazmak ister, psikolojiden de anlamak ister... Ben hayatı böyle yaşayan biriyim, sanatını da böyle algılayan biriyim. Oyunculuk da yapmak istiyorum bazen. Bu kendimi tutmuş hâlim. Biraz daha rahat hissetsem, rock albümü yapacağım, rap şarkı çıkaracağım. Parfüm yapacağım. Bu daha durduramadığım kadarı.”
Zamanla durdurmayacak mısın, yoksa o yapmak istediklerin mi daralacak?
Kesin durduramayacağım! Ve durdurmadığım için de, "Ne bu şimdi?", "Biz anlamadık", "Kim bu?" gibi tepkiler olacak. Bir şüphe ve kimlik bunalımı ve karmaşası yaşanıyor. Ben bile "şarkıcı ve oyuncu" tanımına çok geç alışabildim ama aslında kendim de o hayali kuruyorum, eğer cüret edebilirsem... Ama dünyada da, aradaki çizgilerin kalkması çok sevilen bir durum değil. "Sen neyi yapıyorsan, onu yap" yaklaşımı var.
Ben Edis’im ve üretmeyi seviyorum! Üretebileceğim her alanda da bir fikrim var. Bizler aktif insanlarız. Üretim hayatında da aktif olmak çok keyifli bir şey. Etrafında da farklı disiplinlerden insanlar olunca, onlardan da etkileniyor, ilham alıyorsun.
Ben şuna da saygı diyorum: Birinin belirli bir müzik tarzı vardır ve belirli bir yazış stili vardır. Onu farklı prodüksiyonlarla dile getirmek isteyebilir. Ben yazış ve vokal stillerimde bile farklılıklar olmasını severim. Bu bir yolculuk, anlayacağım. Belki de çok büyük bir keşif bağımlısıyım. O; kendimde, benim tam tanımlayamadığım bir yerde. Ama bildiğim bir şey var ki, iş olarak gördüğüm şeyi yapmaktan çok zevk alıyorum. Stabil olduğum tek bir konu var, o da performans tarafındaki disiplinim, stabilizasyonum ve lineer bir doğruda iyiye doğru gidişim, bunlar hiçbir zaman değişmiyor. Değişmemesi için de elimden geleni yapıyorum. Rutinlerim bunun üzerinden, günlük yaşantımın disiplini tamamen bunun üzerinden işliyor. Hâlâ aynı performansı sürdürmek, 18 yaşında bir çocuk gibi dans edip zıplayabilmek için hayatımdan çok ödün veriyorum. Onun dışındaki hiçbir şey stabil olmayabilir. Ben sizin karşınıza çıkıp "İki sene müzikal yapacağım, albüm yok" da diyebilirim.
Şu an onun kafasını kurcalayan hangi konuyu 5 sene sonra çözmüş olmak isterdi, diye sormuşken, cevap onda başka bir cevabı tetikliyor. “Benimle ilgili herkesin bilmediği özellik ne biliyor musun? Siyasetle çok ilgileniyor olmam” diyor. Konu asıl sorunun cevabına gelmeden bu sefer ben, kendi kafamda sorduğum soruya onun adına "İngilizce albüm" diye cevap verdiğim için, “İngilizce albüme ne oldu?” diye soruyorum. Telefonumda o dönemden şarkı kayıtları var. Beraber şarkıları Zoom’da dinlediğimiz, onun Los Angeles’ta stüdyoda olduğu zamanı çok net hatırlıyorum. O albümü finalize etmek yerine "Martılar" ve "Arıyorum" sürecine başlayıp, Türkçe albümün onun için daha kıymetli olduğuna karar vermiş. İyi ki de öyle yapmış. İngilizce albümde tam olarak kendisi gibi hissettiği an, o da düşecektir kulaklarımıza. “Üzerinde üç senedir çalıştığım, hem bana hem de dinleyiciye çok iyi geleceğine inandığım ve güncelleme yaşatacak şarkılarım vardı. O single'ları çıkarmak istedim. ‘Martılar’, ‘Arıyorum’ ve ‘Yalancı’yı yaptım o üç senede aslında. O sırada bu son albümü de yapıyordum. Çıkarttığım üç şarkı da bu albüme ait. Sadece ‘Martılar’ın üzerinden üç dört sene geçtiği için, onu koymadım albüme, yoksa konseptimizin içerisindeydi. ‘Bachi-Bouzouk’ era’sı yaşatmak istedim; sonra İngilizceye döneceğim. Beş sene sonra dönüp baktığımda da 'İngilizce bir tane şarkı yapmadı' dedirtmek istemiyorum. Sadece İngilizce değil, Fransızca da yapmak istiyorum mesela.”
“Şu an artık global kariyerime ne yapı taşı koyabilirim, önümde bu soru var. Global kariyerime odaklıyım. Zamanımın çoğunda global festivaller ve şarkılar üstüne yoğunlaşıyorum. Zaten, bunun için de son beş senem olduğunu düşünüyorum; en azından enerji olarak. Sonrasında daha dingin, daha kendi müzik alanıma ait bir döneme geçeceğim. 40 yaşından sonra artık daha oturmuş olmasını isterim bazı şeylerin kafamda. Bu, global yolculukta denemediğim, hâlâ geri dönüş almadığım bir konu. Bu kadar çok İngilizce şarkım varken insanların bunu beş senedir dinlememiş olmasına hâlâ inanmıyorum. Bir beş sene sonra bunu yapmamış olursam, çok büyük saygısızlık etmiş olurum kendime!”
Son bir sorum var, şimdilik. O da bir şarkıyı nasıl Edis’leştirebilir biri? Bana sorarsanız, karşı tarafın ihtiyacı olduğunun farkına varmadığı bir şey sunuyor izleyicisine, dinleyicisine. Önceden düşünülmeyeni düşünmüş olmak zevk veriyor ona. Yenilikçi olma arzusu belki de. “Evet” diyor, “Aynen öyle: Karşı tarafın, ihtiyacı olduğunu bilmediği bir şey geçiyorsa, onun içinde Edis vardır.”
Bu sadece şarkıları için geçerli değil. Sahneye bir çıkıyor, “Bu da böyle giyilmez” deyip ertesi gün aynı styling’i yapmaya çalışırken buluyorsun kendini. Nereye gitmiş? Kimlerle çalışmış? Hangi akımı sahiplenmiş? Karşımda kelimenin tam anlamıyla bir pop star var. O, bazen kendini yeniden keşfettiğini sandığımız tüm o alanlarda aslında tek bir şey yapıyor: Yıllarca bastırdığı taraflarını teker teker açmak. İngilizce albüm gecikiyor çünkü bir şarkı bile “doğru hissettirmiyorsa” beklemeye değiyor.
Onu izlerken fark ettiğim şey ise şu: Tüm bu yolculuğun merkezinde müthiş bir merak duygusu var. Her janra girme cesareti, her prodüksiyona elini sokma hevesi, her hikayeye yeni bir karakterle adım atması…
Ve belki de Edis’i “yeni nesil klasik” yapan tam olarak bu — kendini sınırlamadan, tek bir tarza mecbur hissetmeden, neye dönüşüyorsa onun hakkını vere vere ilerlemesi. Albümünün, şarkılarının, kişisel hikayesinin zamanla kendine bir yol açacağına olan güveni ise tartışılmaz.