Aras Aydın: Gürültüsüz Gelen Bir Şöhret Fotoğraf: Burcu Karademir, Moda Direktörü: Anıl Can
MOTY

Aras Aydın: Gürültüsüz Gelen Bir Şöhret

Hollywood’un kırmızı halısında Nicole Kidman’ın yanında yürürken bazıları için “sürpriz bir isimdi”. Oysa Aras, tam da kendi sözleriyle, “Göz önünde olmayı hiç tercih etmeyen, evinde üç kedisi ve âşık olduğu eşiyle sessiz bir hayat yaşayan” bir oyuncu. Sessizliği yanlış okuyanlar olabilir; halbuki o, 16 yıllık kariyerinde tırnaklarıyla kazıyarak yükselen, ana cast’tan başrole uzanan, “onuruyla ve gururuyla doğru düzgün iş yapmaya çalışan” bir oyuncu olarak kendi yolunu inşa ediyordu zaten.

Ve bir gün telefon çaldı… “Nicole Kidman’la bir iş var” dendi. Önce sinirlendi, şaşırdı; sonra eşiyle mutfakta çığlık attığı bir ânı yaşattı bu haber. Ardından dört aşamalı bir audition süreci, panik atak sınırında geçen bekleyişler, dizlerinin bağını çözen bir telefon ve altı buçuk ay sürecek uluslararası bir prodüksiyona açılan kapı…

Aras Aydın başarıyı bağırarak değil; çalışarak, sabrederek, kendi ritminde adım adım inşa eden bir oyuncunun hikâyesini yazdı. Hollywood setinde “Sen bir robotsun kardeşim” diye takdir edilen çalışma disiplini, Türkiye’de GQ Men of the Year sahnesine “Yılın Uluslararası Başarısı” olarak taşındı.

Aras Aydın: Gürültüsüz Gelen Bir Şöhret

Ve tüm bu yolculuğun en etkileyici yanı, her şeyin hâlâ “sakin, sessiz ve gürültüsüz” ilerliyor olması.

Şimdi Aras Aydın’la; kariyerinin kırılma noktasını, yeniden doğuş hissini, Nicole Kidman’la sahne paylaşmanın ağırlığını ve Türkiye’den dünya standartlarına uzanan o uzun, titiz yolu konuşuyoruz.

Çoğu insanın radarına belki de X’e düşen, Nicole Kidman’la yan yana olduğun bir kırmızı halı videosuyla girdin. "Yurtdışına açılmak", bazı oyuncular için biraz daha gürültülü bir konsept. Tüm bunları, sen nasıl bu kadar gürültüsüz bir şekilde yapabildin?

Dediğin gibi… Neden aslında o tırnağın içindeki “sürpriz isim” olduğumu, ben sana anlatayım. Bu, yaşantıyla da desteklenen bir şey. Ben öyle çok göz önünde olmayan, üç senedir çok âşık olduğu bir kadınla evli, üç kedisiyle beraber kendi evinde sakin, sessiz bir hayat yaşamayı tercih eden bir oyuncuyum. Dolayısıyla insanların “Ya bu herif kim abi, biz bu adamı tanımıyoruz” bile demesine saygı gösteriyorum. Yani ne egom zedeleniyor ne de içim yanıyor. Hani herkes beni tanımak veya bilmek zorunda da değil. Ama ben kendi içimde şunu biliyorum; 16 senedir bu işe gönül vermiş durumdayım. 16 senedir; başlayan, erken final yapan, bir sezon ya da bir buçuk sezon giden birçok işte, önce ana cast, sonra ikinci erkek, sonra başrol olmak üzere, tırnaklarıyla belli bir yere gelmeye çalışmış; onuruyla, gururuyla ve layığıyla doğru düzgün iş yapmaya gayret eden oyunculardan biri olarak, bu benim hedefimdi.

Bu ülkenin çok yetenekli oyuncuları var. Ben dışarıdan böyle değerlendiriliyorsam, onlardan biri olarak görülüyorsam, bu benim için -gerçekten samimiyetle söylüyorum- çok büyük bir mutluluk ve gurur kaynağı. Yani bir sürü farklı fiziksel özelliğe sahip, çok fazla yetenekli oyuncu var bu ülkede. Önemli olan buna ne kadar emek verdiğin, bu yolun içinde ne kadar fedakârlık yaptığın. Ben de, çok fedakârlık yaptığımı düşünüyorum ve yapmaya da devam ediyorum; elimden geldiğince bunun için uğraşıyorum.

Yine de seni ayrıştıran bir şeyler vardı ki, böyle bir yapımda bu rolü alabildin.

Bunu her yerde söylüyorum, "Bu rol direkt bana geldi ve ben muhteşem oyunculuğumla bunu kanıtlamış oldum, vesaire" filan değil. Bu rol birçok insana gitmiştir eminim. Çünkü sen de az çok biliyorsun, oyuncu arkadaşların da var; çevreden de görüyorsun. Benim benzerim bir sürü oyuncu var; boy olarak, kilo olarak, tip olarak, renk olarak benim standartlarımda olan… Birçok insan audition vermiştir. Ben burada beni öne geçirebilecek şeylerin neler olduğu üzerine çok kafa patlattım. Kendi enerjime, diyaloglarıma, samimiyetime çok güvenirim.

Nasıl geldi o ilk audition? İlk hissetiğin şey neydi? Nasıl karşıladın tüm bu süreci?

Bunu birkaç farklı yerde daha anlattım. Bizimkilerle bambaşka bir iş için konuşuyordum. “Şu işle ilgili bir şey var, buradan nasıl ilerleyeceğiz” falan derken “Onları boş ver” dediler, “Bir iş var, Nicole Kidman’la…. Al şu işi” falan dediler. Ben önce çok sinirlendim. Yani çabuk harlamaları olan bir adamım, bazı şeyler benim için çok ciddidir. İşimi çok ciddiye alıyorum, benim hayatım için çok önemli bir detay. Sinirlendim, “Ya,” dedim, “ben size bir işle gelip bir şey söylüyorum, siz bana Nicole Kidman’la bilmem ne diyorsunuz. Bırakın şunu da, iş konuşalım.” “Oğlum,” diyorlar, “mail attık, şuna bir bak.” Mail’i bir gördüm, o an ben de inanamadım.

Melis içeride mutfaktaydı, yanına gittim dedim ki “Nicole Kidman’la bir dizi işi geldi, audition vereceğim”. Melis iş yaparken bir an durdu ve sonra ikimiz birbirimize sarılıp çığlık atmaya başladık; sanki işi almışız gibi. Ama öyle tuhaf bir heyecan ki… İnsan işte, tutunacak, böyle birlikte zıplayacak birilerini arıyor o esnada.

Sonra audition günü geldi. Üç farklı sahne atmışlardı. Her biri çok farklı mekanlarda geçiyor. Aynı zamanda farklı duygularda da olmam lazım. Bir tanesi Christine’le (Christine Baranski) hastane odasında; onun ölmeye yakın olduğu zamanlardan, dramatik bir sahne. Bir tanesi ormanda beraber yürüyüş yaptığımız, Henry Golding ve Annie Murphy’yle beraber olan sahne… Her birine ayrı ayrı çalıştım, dört farklı aşamaya bölündü o audition. Ben birini attıkça bir şey daha görmek istediler; onu atınca bir tane daha görmek istediler. Toplam dört ayrı "callback" gerçekleşti.

placeholder
placeholder

Ben burada, bu rolde beni öne geçirebilecek şeylerin neler olduğu üzerine çok kafa patlattım. Kendi enerjime, diyaloglarıma, samimiyetime çok güvenirim.

Dört aşama seni yormadı mı veya pes etmeye yaklaştırmadı mı hiç?

Dördüncü "callback"ten sonra bir on gün falan geçmişti. Ben dedim ki “Müthiş bir tecrübeydi benim için. Teşekkür ederim hepinize. Tanıştığım için çok mutlu oldum”. Ve dedim ki “Heyecanımı mazur görün, çok heyecanlıyım”. Çünkü mikrofonun yerini bile bulamadım görüşme sırasında. Dediler ki, “Sesin yok, seni duymuyoruz”. Ben mikrofonu göremiyorum ekranda. Nal kadar mikrofonu zor gördüm heyecandan.

“Çok iyi bir tecrübeydi. Demek ki buraya kadarmış.” Çünkü her "callback" olduğunda, “Aras, bir daha görmek istiyorlar,” “Aras, bir de şöyle görmek istiyorlar,” “Aras, bir de bilmem kimle …” diye diye devam ediyordu. Ben de her birinde küçük panik ataklar geçiriyordum.

Süreç bu şekilde uzadıkça, sonunda yaşayacağın hayal kırıklığının büyüklüğü de artabilir. Baş etmesi zor bir psikoloji değil mi?

Ne kadar yaklaşsam da evet, zordu. Ama hayat öyle bir şey; hani elinizde tuttuğunuz şeyi de bir anda yitirebiliyorsunuz; ulaşmaya çalıştığınız şeye çok yaklaştığınızda bir anda bir o kadar daha yol kat etmeniz gerektiğini de görebiliyorsunuz. Dolayısıyla ben, hiç öyle “Tamam abi ya, ben bu işi bitirdim, ben bu işi kapattım” gözüyle bakmadım. Yani her zaman eleyebilecek başka bir unsur, başka bir hayat dengesi olduğuna inanan biriyim.

Tabii o dönemde her yeni aşama geldiğinde benim tansiyonum oynuyor, dizlerim titriyor, olduğum yere çöküyorum. Bir tuzlu ayran, bir soda falan… Bu durumu bizim ekip de öğrenince, yani Art İstanbul ekibi, “Bunu başka türlü söyleyelim” demişler. Çünkü iş olmuş artık. “Bunu Aras’a nasıl söyleyeceğiz?” diye Melis’i aramışlar. O sırada Melis de bir tiyatro oyununda; seyirci olarak gitmiş ve beş dakika kaldı anonsu verilmiş, ışıklar sönmüş.

Sonra eve geldi. “Aras! Kocacığım!” falan diye bağırarak girdi içeri. “Ne oldu canım?” falan dedim. Melis böyle ellerini arkada birleştirmiş, hediye tutar gibi bana bakıyor, gülümsüyor falan. “Ne oldu?” dedim, “Bir şey mi aldın? Ne oldu? Bir şey mi oldu?” “Bir şey oldu” dedi, gülümsedi. Ben orada anladım ve Şahin, yere çöktüm. Ağlayamıyorum, gülemiyorum, bağıramıyorum… Öylece dondum kaldım. Ama dizlerimin üstüne çöktüğümü hatırlıyorum. Yarım saat boyunca Melis koluna taktı beni; bayağı dizlerim yokmuş, sarsılmışım gibi. Beni sahile götürdü, gezdirdi evcil hayvan gibi; enerjimi atayım, kendime geleyim diye dışarı çıkardı. Biraz kendime gelince, süreç hakkında ciddi olarak düşünmeye başladım.

Bunu sormak istiyorum; okey’lendi her şey ve senin için süreç nasıl işledi, ne kadar sürdü çekimler?

Zaten Amerika’da gerçekleşen grev sebebiyle yaklaşık sekiz aylık bir dönem ve oyuncuların özel anlaşmaları girdi araya. Hatta Christine’inki bitti, en son Nicole’ünki kaldı. Nicole’ün uzlaşması da epey sürdü. Biz haziran ayında çekime başlayacakken, benim gidişim bir sonraki ocağa kaldı. Ve ben 4 Ocak 1989 doğumluyum. 4 Ocak’ta ailem ve yakın akrabamla bir yemek yiyip, 6 Ocak’ta uçağa bindim ve gittim. Yaklaşık altı, altı buçuk aylık bir süreç oldu; Münih, Salzburg ve Avusturya Alpleri’nde geçti bu süre.

Kıyasladığında, dünya standartlarıyla bizim sektör arasındaki farkları nasıl değerlendiriyorsun? Set ortamı, çalışma koşulları, sendikal haklar, disiplin… Oyuncuların ve ekiplerin çalışma biçimleri üzerinden iki ülkenin endüstrisini nasıl karşılaştırırsın?

Çok büyük bir fark göreceğimi düşünerek gitmiştim ve öyle devasa farklar görmedim açıkçası. Çünkü şuna da bakmak lazım: Çok ciddi, büyük bir prodüksiyon bu. Yani "executive producer"lardan biri de Nicole ve aynı zamanda yapım şirketi var, kanal ise Hulu. İnanılmaz bir Hollywood prodüksiyonu. Bütün bunlara rağmen en büyük fark, tabii ki prodüksiyonel anlamda oldu. Çalıştığımız yer kocaman bir uçak hangarıydı. Münih’in 40 kilometre kadar dışında, Penzing diye bir yerde, bir uçak hangarında çalıştık daha çok. Bütün o salon ve otel sahneleri her şey aslında bir platoydu. Çok ciddi bir bütçeden bahsediyoruz. Dolayısıyla en büyük fark, prodüksiyonel anlamdaydı, diyebilirim.

Ya da mesela beş dakikalık dış çekimimiz var - buna da inanamadılar bu arada: Biz Türkiye’de kontrolsüz ortamları iyi biliyoruz ama onlar her şeyi kontrollü bir ortamda yapıyor. Orada günde bir sayfanın tamamını çekmediğimiz günler oluyordu. Ben kendimi bayağı Jack Russell gibi hissediyordum. Çünkü enerjini atamıyorsun. Vücut alışmış 12 sayfa çekmeye, 15 sayfa çekmeye. Onlar da sende ayrı bir güç görüyorlar ve diyorlar ki: “Kutlarız seni kardeşim, sen bir insan değil, bir robotsun.” Bizim burada, o eforla çalışmamıza hiç inanamıyorlardı. En büyük fark prodüksiyoneldi. Ama bunun dışında insanların disiplinini gördüğümde, kendi yoluma da tekrar çok inandım; “Doğru bir şey yapıyorum” dedim. Yani aynı adanmışlığı o insanlarda da gördüm.

Bunu samimiyetle söylüyorum; bu sene gerçekten çok hissederek bu ödülü sana verdik. GQ Men of the Year Türkiye’de artık oturmuş bir tören. “Bir gün ‘Men of the Year’ ödüllerinden birini alır mıyım?” diye düşündüğün oldu mu hiç? Yoksa ödülleri çok da umursayan biri değil misin?

Yani bu kadar derinlemesine düşündüm mü, bilmiyorum ama aslında düşünmüşüm; şu an kendimi öyle yakalıyorum. Sosyal medyayı kullananlar olarak, sürekli önümüze çıkan bir tören GQ Men of the Year. Ve GQ’nun -logosundan font tasarımına kadar- her şeyi çok ilgimi çekerdi. Çünkü "old-school" alfabelere, eski tip tasarımlara meraklıyımdır. Fontlar ilgimi çeker bu yüzden. GQ’nun fontu mesela bana hep çok estetik gelirdi. Oraya çıkan insanlar, o şıklık, o zarafet, o sahne, o tasarım… “Bir gün olur mu?” diye düşünürdüm. Ama oraya ulaşmak, orada var olmak özel bir şey üretmeyi gerektiriyor. Bu iş olduktan sonra, tabii böyle şeylere odaklı çalışmıyorsun, telefon gelip de Tuğçe bildirdiği zaman çok mutlu olmuştum. Bir de kategorinin adı… Orada kendimi görüyor olmak çok gurur verici: "Yılın Uluslararası Başarısı".

Şimdi biraz daha oynadığın karakterle de örtüşen, belki biraz jenerik birkaç şey sormak istiyorum. Bu "yeniden doğuş" meselesi senin için ne ifade ediyor? Hayatında böyle kırılma noktaları yaşadın mı?

Yaşadığım anlardan biri, aslında bu iş. Geçmişe bakıp, çocukluğumdan bugüne olan dönemi düşünüyorum. Herhalde üniversiteyi kazanmak, üniversite öğrencisi olmak, hayata bambaşka bir yerden bakmaya başlamak… Bunlar birer kırılma noktasıydı. Üniversiteden mezun olmak da aynı şekilde... Başarı beni tetikliyor. "Kırılma noktaları hep başarıyla olsun" diye geçiriyorum içimden. Böyle arzu ediyorum, böyle umuyorum. Gerçek bir oğlak burcu olduğumu düşünüyorum: Sadece işle hayatta kalan; bütün acılarını, yıkımlarını işle onaran, kendini bununla var eden… Çalışmayı ve işte yakaladığım başarılarla tatmin olmayı, çok seviyorum. Dolayısıyla bence bu yaşadığım şey de, “yeniden doğuş” temasına çok uygun.

Biraz da hem "executive producer", hem de başrol oyuncusu olan Nicole’dan bahsedelim. Çünkü oradaki küçük videoların, setten görüntülerin X’e düştü ve çok konuşuldu. Nicole Kidman nasıl biri, onunla çalışmak nasıldı ve nasıl bir ilişkin vardı? Hepsi Türkiye’de çok merak edildi.

Çok çok çok enteresan bir kadın. İlk tanıştığımda ister istemez çok soğuk buldum. Çünkü soğuk bir görüntüsü var; bunu hissediyorsun. Ama aslında öyle değilmiş. Zaman geçirmen gerekiyormuş. Biz Türk’üz; bu coğrafya öyle. Bir telefon görüşmesinde, bir görüntülü konuşmada, masada aynı kahveyi içtikten sonra bile, hemen çok sıkı fıkı olabiliyoruz ister istemez. Yeterince tanımadan yakınlaşıyoruz. Orada daha farklı her şey; insanlar zaman geçtikçe seninle haşır neşir oluyor.

Onu ilk gördüğüm ânı unutmuyorum: Bayağı ayağa kalktım, pantolonumu, üstümü düzelttim, elimi uzattım. Dedim ki: “Sizinle çalışmak benim için çok büyük bir onur. Çok mutluyum.” Nicole de omzuma dokundu, “Hoş geldin” dedi.

Başarı beni tetikliyor. Bütün acılarımı, yıkımlarımı işle onarıyorum. Kendimi bununla var ediyorum.

Christine’le sarıldılar, öpüştüler, kahkaha attılar, sohbet ettiler. Mark Strong da yine yakın arkadaşı ve beraber çok iş yaptılar. Aslında bizim genç ekiple takılmak istiyor ama o kadar süperstar ki; o statü ister istemez onu ekibin dışında tutuyor. Onun elinde olmayan bir şey yani. Biz Avusturya’da göle atladığımız videoları gösteriyorduk; eksi 10 derecede göle girdiğimiz... Hatta biz göstermeden “Avusturya’ya gitmişsiniz, göle atlamışsınız, videonuz var mı?” diye sormuştu. Açıp videoyu gösterdik. “İnanılmaz! Donmadınız mı?” dedi. İnsani yönleri güçlü, çok tatlı biri.

Biz oradayken bizimle bir şeyler çekiyordu, sonra Amerika’ya dönüyordu. O sırada ya "Holland" filmi çekiliyordu ya başka bir işi. Tam hatırlamıyorum ama birden fazla projede, birden fazla karakteri bir arada yürütüp Amerika–Münih arası gidip geliyordu; kendini tamamen işe adamış biri.

Bu yüzden çok güzel vakit geçirdik. Hepsiyle öyleydi, bu arada. İnsanlar tabii Nicole Kidman’a odaklanıyor, onu merak ediyor, ama Christine’le de öyle, Christine Baranski… Bu kadın "Mamma Mia" müzikaliyle ortalığı sallamış. Mark Strong dediğin adam zaten Hollywood’un aranan kötü adamı… Ve hepsinin çok güzel kalpleri vardı; yardımsever ve mükemmel insanlar.

 

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası