Fotoğrafçı: Guillaume Ziccarelli - Sanatçının ve Perrotin’in izniyle
Amerikalı görsel sanatçı Daniel Arsham’ın Perrotin New York’ta izleyiciyle buluşan Various Thoughts sergisi, yalnızca nesnelere değil, zamanın kendisine odaklanıyor. Yakın geçmişin nasıl bu kadar hızlı “kalıntı” hissi kazandığı, yıkımın neden bir son değil de bir açığa çıkarma biçimi olduğu ve bugünün neden şimdiden arkeolojik bir katmana dönüştüğünü irdeliyor.
Bu söyleşi büyük iddialar kurmuyor, algının ayarını hafifçe değiştiriyor. Ve o küçük kaymada şu ihtimal beliriyor: Belki de içinde yaşadığımız an, düşündüğümüz kadar “şimdi” değildir.

Fotoğrafçı: Guillaume Ziccarelli - Sanatçının ve Perrotin’in izniyle
“Kurgusal arkeoloji” kavramında geleceği geçmiş gibi kazıyorsunuz. Sizce gerçekten şu anda mı yaşıyoruz, yoksa henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin kalıntıları haline mi geldik?
Kurgusal arkeolojinin bugünden kaçmakla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Aksine, bugünü, ona imkansız bir mesafeden bakarak görünür kılmanın bir yolu. Şu anda var olan her şey eninde sonunda bir arkeolojik nesneye dönüşecek. Bu yüzden bugünü sanki çoktan kazılmış gibi ele almak, zamandan kopmak değil, onu bükmek. Bu bir öngörü değil, bir perspektif meselesi. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden ayrı değil, sürekli birbirinin içine sızıyor.
Çocukluğunuzda yaşadığınız bir kasırganın pratiğinizi etkilediği söyleniyor. Yıkım, estetik dilinizde nasıl bir rol oynuyor? İşleriniz bir sonu mu, yoksa başka bir dönüşümün başlangıcını mı ifade ediyor?
Yıkım her zaman işlerimin merkezinde oldu ve bu, çocukken yaşadığım kasırga deneyimine kadar uzanıyor. Bir evin parçalanıp fragmanlara dönüşmesini görmek, kalıcılık algımı değiştirdi. Ama işlerimde yıkım sadece bir son değil, aynı zamanda bir açığa çıkarma biçimi. Yapıyı, hafızayı ve kırılganlığı görünür kılıyor. Yıkım gibi görünen şey çoğu zaman başka bir halin başlangıcına dönüşebiliyor.

Fotoğrafçı: Guillaume Ziccarelli - Sanatçının ve Perrotin’in izniyle
Dijitalleşmenin dünyayı giderek maddesizleştirdiği bir çağda, siz ağır ve fiziksel malzemelere yönelmeyi seçtiniz. Bu bir tercih mi, yoksa bir tür direniş mi?
Hem bir tercih hem de bir direniş biçimi. Çok şeyin ekranlara ve imgelere indirgendiği bir zamanda yaşıyoruz. Ben ağırlık, doku ve varlık talep eden nesnelerle ilgileniyorum. Taş, bronz, kül, kristal gibi malzemeler izleyiciyi yavaşlatır. Kültürün yalnızca bilgi değil, aynı zamanda madde olduğunu hatırlatır.
Kum, volkanik kül ve selenit gibi jeolojik malzemeleri kullanmanız, insan yapımı nesneleri doğaya geri döndürme isteğini mi yansıtıyor, yoksa onları zamansız kılma çabasını mı?
İkisi de. Jeolojik malzemeler insan yapımı nesnelerle onların geldiği yeryüzü arasındaki mesafeyi ortadan kaldırır. Aynı zamanda nesnelere zamansızlık hissi kazandırır. Beni ilgilendiren şey, bir şeyin hem kadim hem de yeni yapılmış gibi hissettirdiği o gerilim.

Fotoğrafçı: Guillaume Ziccarelli - Sanatçının ve Perrotin’in izniyle
Disiplinlerarası işbirliklerine sıkça yer veriyorsunuz. Bu, sizin için “tekil sanatçı” fikrinden bir uzaklaşma anlamına mı geliyor?
Hiçbir zaman tekil sanatçı fikrine inanmadım. Bir iş tek bir vizyondan çıksa bile, her zaman bir alışveriş süreciyle inşa edilir. İşbirliği benim için yazarlığı zayıflatmaz, aksine genişletir ve tek başına ulaşılamayacak bir alan açar.
Merce Cunningham ve Jonah Bokaer ile yaptığınız çalışmalar, beden ve mekan ilişkisini nasıl etkiledi?
Bu çalışmalar mekanı düşünme biçimimi değiştirdi. Merce ile hareket ve sahne arasında bir bağımsızlık vardı. Jonah ile bu ilişki daha karşılıklı bir hal aldı. Bu da bana mekanın nötr olmadığını gösterdi. Mekan bedeni taşıyabilir ama beden tarafından da üretilebilir, ikisi sürekli birbirini şekillendirir.
Bazı işlerinizde mimariyi “yanlış kullanıyor” gibisiniz: Hiçbir yere çıkmayan merdivenler, çözülen duvarlar, işlevsizleşmiş mobilyalar. Sizce işlevsiz mimari bir anlamda daha özgür ya da daha dürüst olabilir mi?
Mimari işlevini kaybettiğinde geriye psikolojik olan kalır. Hiçbir yere çıkmayan merdiven artık hareketle değil, beklenti ve düşünceyle ilgilidir. Bu tür yapılarda mimari, hayal gücü için bir yapıya dönüşür. Bazen işlevi kaldırmak, bir formu daha dürüst kılar.
Renk körlüğünüzün işlerinizle ilişkisi sıkça konuşuluyor. Monokromatik estetiğe yöneliminizi bir sınırlama olarak mı görüyorsunuz, yoksa bu size özgün bir ifade alanı mı açtı?
Renk körlüğü hiçbir zaman bir sınırlama gibi gelmedi, aksine yüzeye, gölgeye ve malzemeye duyarlılığımı artırdı. Monokrom dil buradan çıktı ama yeni bir alan açtı. Renk azaldığında duygunun ölçek, ışık ve doku üzerinden kurulması gerekir.
İşlerinizde sıkça 1990’lar ve 2000’lerin başına ait nesneler yer alıyor. Bu dönemi çağdaşın ilk “arkeolojik” evresi yapan nedir?
1990’lar ve 2000’lerin başı, hatırlanacak kadar yakın ama aynı zamanda eskimiş olacak kadar da uzak. Bu gerilim nesneleri kararsız hale getiriyor. Hâlâ tanıdıklar ama şimdiden başka bir zamanın izlerini taşıyorlar.
Nesneleriniz hem tanıdık hem de yabancı hissettiriyor. Bir nesneyi “gelecek kalıntısı”na dönüştürdüğünüzde anlamını koruyor musunuz, yoksa tamamen yeni yorumlara mı açıyorsunuz?
Bir nesneyi gelecek kalıntısına dönüştürdüğümde anlamını korumuyorum, onu açıyorum. Nesne tanınabilir kalır ama malzeme onu yeniden okumanızı sağlar. İlgi duyduğum şey, tanıma ile belirsizlik arasındaki o alan.
Çağdaş nesneleri yeniden kurgularken neden Antik Yunan ve Roma estetiğini çağrıştıran bir dil kullanıyorsunuz?
Yunan ve Roma formları ortak bir görsel dil gibi çalışır, kalıcılık ve kültürel hafıza fikrini taşırlar. Onları çağdaş nesnelerle birleştirdiğimde farklı zamanlar arasında bir gerilim oluşur ve her iki taraf da daha az sabit hale gelir.
GELECEK KALINTILARI VE KUTSAL OBJELER
Perrotin New York’taki serginizde hoparlörler ve teknolojik cihazlar “gelecek kalıntıları”na dönüşüyor. Bu jesti tüketim kültürü bağlamında nasıl konumlandırıyorsunuz?
Bu sergide hoparlörler ve teknolojik nesneler birer artefakt ile makine arasında duruyor. Hızla eskimeye programlı bu nesneler, biz onlara anlam yükledikçe yeni bir katman kazanıyor. Onları kalıntı olarak yeniden kurmak, bu süreci yavaşlatıyor ve işlev ortadan kalktığında neye dönüştüklerini sorgulatıyor.
Aynı sergide gündelik nesneler neredeyse kutsal objeler gibi sunuluyor. Sizce çağımız kendi metalarını şimdiden mitolojikleştirmeye başladı mı?
Bence çoktan başladı. Bazı nesneler çok hızlı bir şekilde duygusal ağırlık kazanıyor. İşlerimde onları neredeyse kutsal objeler gibi ele alıyorum. İlgi duyduğum şey, tüketimin inanca dönüştüğü o an; gündelik nesnelerin kendini tanımlamaya çalışan bir kültürün kalıntılarına dönüşmesi.