
Alman filozof Friedrich Nietzsche (1844-1900) yaratıcılığın masa başında otururken değil dağlarda, ormanda yürürken ortaya çıktığına inanırdı. Bu nedenle her gün 4-5 saatlik uzun yürüyüşlere çıkar, fırsat buldukça Alpler’e giderdi.
İnsanın yalnızca ilham almak ve yaratmak için değil, hakikati görmek, kendini bulmak için de şehirden, bildiği, tanıdığı ortamdan uzaklaşması, doğa ile bir olması gerektiğini düşürdü. Kimi araştırmacıların otobiyografik kahramanı olarak gördüğü Zerdüşt’ü düşünsel yolculuğuna evine kapanarak değil, doğanın içinde inzivaya çekilerek çıkarması da bu yüzdendi:
Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüştkitabında şöyle yazar: “Zerdüşt otuz yaşındayken yurdunu ve yurdunun gölünü terk edip dağlara çıktı. Burada başını dinledi ve yalnızlığın tadına vardı ve on yıl boyunca da bundan usanmadı. Ne var ki sonunda dönüştü yüreği …”
Gürcistan’dan Himalayalar’a ve Kilimanjaro’ya…
Boğaziçi Üniversitesi’nde felsefe okurken tanıştığım Nietzche’nin eserlerinde sıkça karşıma çıkan “dağ” ve “zirve” kavramlarını, baş etmemiz gereken zorlukların metaforu olarak kullandığını düşünmüştüm hep. Zerdüşt’ün bulduğu hakikati insanlara anlatmak için dağdan indiği 40 yaşına gelip dağlara tırmanmaya başlayana kadar…
Sevgili dostum Cumhur Baştuhan’ın Dağ Keçileri ekibine katılıp Gürcistan’ın Svaneti bölgesine gittim. Yanımda zorunlu malzeme listesinde yer alan her şey (botum, batonlarım, içliklerim, suluğum, yedek çoraplarım, kafa fenerim, acil durum battaniyem) vardı. Uzun yıllardır koştuğum için kendime güveniyordum ama derin vadilerden yüksek dağlara, buzullara doğru yaptığımız 7-8 saatlik yürüyüşler beni hem fiziksel hem de zihinsel olarak oldukça zorladı. İnişlerde hep grubun en arkasında kaldım. Her seferinde “Bu tepeden ineyim, bir daha asla tırmanmayacağım” dedim ama ertesi gün herkesten önce hazırlanıp ekibin peşine takıldım.
Himalayalar’a düştü sonra yolum, daha doğrusu, düşürdüm yolumu. Dağ Keçileri nereye, ben oraya…. Afrika’nın zirvesi Kilimanjaro’ya, Peru’nun boya paletini çağrıştıran tepelerine, efsane dağ Ağrı’ya, okyanusun ötesindeki Ant Dağları’na…
Dağlarda Kendimi Ve Bir Sürü Şeyi Keşfettim
Nörobilimciler dağlara tırmanış sırasındaki endorfin, dopamin ve seratonin salımı nedeniyle bu tür maceralara bağlandığımızı söylüyor. Beni Gürcistan yolculuğumdan beri dağlara çeken nedenlerden biri bu belki de. Biri de sanırım dağda keşfettiklerim, bulduklarım…
Neyi keşfettim dağlarda? Her şeyden önce kendimi… Eğimli, engebeli bir arazide kurulan çadırda bile deliksiz uyuyabildiğimi, günlerce yıkanmadan, aynaya bakmadan rahatlıkla yaşayabildiğimi, tırmanışlarda sergilediğim öz güvenin inişlerde yerini tedirginliğe bıraktığını, oksijen azaldıkça hızımın saatte 1 kilometreye kadar düştüğünü, bedenimin 5000 metrenin üzerine çıkmama izin vermediğini…
Büyük resmin içindeki yerimi gördüm. 12 milyon yıl önce oluşmaya başladığı tahmin edilen, dinozorların geçişini suyun altından izledikten sonra yavaş yavaş yüzeye çıkan ve bütün heybetleri ile karşımda duran granit kulelere (Torres del Paine) bakarken “ben” ve “benin trajedileri” gülünç görünüyor gerçekten. Everest izin vermediği için günlerce bekledikten sonra ana kampa yapacağımız yolculuğun yönümüzü Annapurna’ya çevirdiğimizde, kontrolünüzde olan ve olmayanlara dair bakış açım dönüşüverdi. Günlerce süren tırmanışlar boyunca ihtiyacım olacak enerjiyi verimli kullanabilmek için yavaşlamayı öğrendim.
Sırtımızdaki çantaya sığdırabildiklerimin dışında her şeyi, tüm kimliklerimi geride bırakarak tırmandığım dağlarda yüklerimi bıraktım. Bastığım taşın sabit olmadığını fark ettiğim anlarda, parmak uçlarım uyuştuğu için batonlarımı tutmakta zorlandığımda, tipi altında 5 saat tırmandıktan sonra ulaştığım çadırda soğuktan titrerken; kimi, neyi bırakmaya hazır olmadığımı fark ettim.
Kilimanjaro tırmanışı sırasında rahatsızlanıp 4600 metre yükseklikteki kampa doğru inerken durduğum yerden aşağıda çakan şimşeği görünce “Yıllarca doğrunun ona nereden baktığımıza göre değiştiğini anlattığım öğrencilerimi keşke buraya, tam bu noktaya getirebilsem” diye geçirdim içimden.
İşte tam o noktada, şimşeğin benden aşağıda çaktığı, kartallara yukarıdan baktığım yerde, aklımdan gördüklerimi öğrencilerime nasıl anlatacağım geçerken, dağlara çıkan arkadaşlarımın “gerçek hayatta” neden daha esnek olduklarını, değişen şartlara nasıl kolaylıkla adapte olduklarını, “trajedilere” neden gülebildiklerini anladım. Nietzche’ye ve Zerdüşt’e bir selam gönderdim.