Dış politikaya dışarıdan bakmak

Karışan kafamızı toparlaması için resme dışarıdan bakan birine, Norman Stone’a danıştık. O da bize sürecin dünden bugüne nasıl göründüğünü anlattı.

02 Ağustos 2012

Dış politikaya dışarıdan bakmak

 

Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla gündeme gelen komşularla sıfır sorun politikası, önce bir heyecan yarattı, sonrasındaysa çok tartışıldı. Neticede “Türkiye’nin dört bir tarafı düşmanlarla çevrili” argümanına dayalı bir eğitim sisteminden geçmiş kuşaklar olarak, böyle bir fikre çok da aşina değildik. Bütün komşularla diyalog ve normalleşme için adımlar atıldı. Türkiye, İsrail ve Arap ülkeleri arasında arabulucuk çabaları gibi rolleri denedi. Ancak Mavi Marmara krizi, Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması ve çıkan olaylar, Ermenistan’la protokol aşamasında tıkanan ilişkiler, Kürecik’teki radar üssünün İran’a verdiği rahatsızlık, Suriye’ye karşı takınılan tutumun Rusya tarafından eleştirilmesi derken, dış politika da hedeflenen noktanın hayli uzağına savruldu.

Mevcut durum her gün gazetelerde köşe yazarları ve uzmanlar tarafından farklı bağlamlarda analiz ediliyor. Bizse Türkiye’yi yakından tanıyan ama konuya biraz da dışarıdan bakabilen birinin soğukkanlı fikrine başvuralım dedik. Türkiye’de yaşayan Britanyalı bir akademisyene, Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Norman Stone’a, Türkiye dış politikasının dünden bugüne kat ettiği yol hakkında ne düşündüğünü sorduk. O da Cumhuriyet tarihinin en başından “Yeni Osmanlıcılık”a uzanan yolu, iç ve dış etkenleri de göz önüne alarak madde madde anlattı.

STALİN’İN TUTUMU TÜRKİYE DIŞ POLİTİKASININ 60 YILINI BELİRLEDİ

Adnan Menderes, iktidarı sırasında “Amerika ne yaparsa yapsın, bizce doğrudur” demişti. Pot kırmamıştı, ne dediğinin gayet farkındaydı. Ondan önce Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal’in yönetimi altında geçirdiği dönemde, diğer ülkelerle genel olarak iyi ilişkiler kuruyor olmanın haklı gururunu yaşıyordu. SSCB ile saldırmazlık antlaşması imzalanmıştı (1925) ve 1930 itibarıyla Yunanistan’la bile karşılık anlayış hakimdi.

Bu dengeyi değiştiren Stalin oldu. 1945’te Türklere kabadayılık yaparak, eskiden Rusya’ya ait olan toprakların geri verilmesini istemekle kalmadı, boğazlarda bir de garnizon kurmasına müsaade edilmesini talep etti. Bütün bunlar olurken, Kuzey İran’ın Güney Azerbaycan olarak da tanımlanabilecek bölgesinde orduları vardı ve Kürtleri cesaretlendirmekten geri durmuyordu.Daha sonraları, 1957’de selefi Nikita Kruşçev, Türkiye (ve İran) ile ilişkilerin düşmanca bir hale gelmesi yüzünden, dışişleri bakanına sert bir dille sitem edecekti. Ve aslında doğru yaklaşım buydu.

1945’te Türkiye, Batılı müttefikleriyle bir araya geldi ve Amerikan savaş gemileri İstanbul’a demir attı. Sovyetler geri adım attıysa da iş işten geçmişti. 1940’ların sonlarında modern dünyayı şekillendiren tüm kurallarda, Sovyet baskısının ve Amerikalıların küresel sorumluluklar üstlenmesinin etkileri görülüyordu. Türkiye bu süreçte Marshall Yardımı’nı aldı, çeşitli savaş sonrası ticaret ve finans yapılanmalarına üye oldu (Sonradan Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüşen GATT, Dünya Bankası, muhtemelen yakın gelecekte G20, IMF) ve NATO’ya katıldı. Bu anlamda Türkiye’nin Amerika’ya doğru kaymasının müsebbibini Stalin olarak gösterebiliriz.

AVRUPA BİRLİĞİ VARLIĞINI MARSHALL PLANI’NA BORÇLU

Günümüz Avrupa Birliği de Marshall Planı’nın bir uzantısı olarak kurulmuştu. Amerikalılar verdikleri dolarların farklı farklı merkez bankalarına dağılmasını istemiyordu ve kapalı devre bir Avrupa ticaret sistemi için ısrar ettiler. Hatta ortak bir para birimi yaratılması fikrini de ilk ortaya atan onlardı. İlerleyen tarihlerde Avrupa Ekonomik Topluluğu imdada yetişti (Resmi olarak 1953’te) ve elbette Türkiye’ye üyelik vaat edildi (1963).

MENDERES’İN ALAMETİ FARİKASI

Bugünkü hükümetin de büyükbabası sayılabilecek Adnan Menderes’in alameti farikası, dine hayatın ve siyasetin içinde yer açması ve liberal ekonomiye geçişti. Türkiye’yi oluşturan yapılar o dönemde Amerika’yla derin bağlar oluşturdular ve bu bağlar günümüze kadar varlıklarını korudu. Nitekim her yıl 25 bin Türk öğrenci Amerika’ya okumaya gidiyor, askeri işbirliği sürüyor ve Kırıkkale’de lisanslı F16’lar üretiliyor.

İSTANBUL, KAHİRE’YE DEĞİL BARCELONA’YA DÖNÜŞMEYİ BAŞARDI

70’lerdeki nüfus patlaması sonucunda Türkiye üçüncü dünyaya kayabilirdi. Ama Kahire’ye de dönüşebilecek olan İstanbul, şu anda Barcelona’ya daha yakın. Gayrisafi yurtiçi hasıla Rusya’nınkiyle kafa kafaya gidiyor ve eskiden Amerikalılara sadece “Ben de istiyorum” veya “Eyvah eyvah” diyebilen Türkiye’nin bölgede bir ağırlığı var.

AVRUPALILARIN GEREKÇELERİ MANTIKSIZ

NATO’nun Avrupa ayağıyla yapılan pazarlıkta verilen sözler yerine getirilmedi. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik yolculuğu, gereğinden fazla uzun süredir devam ediyor. Birtakım kurnaz pazarlıklar ve çifte standartlar da söz konusu. Vize sorunu genellikle saçmalık derecesinde komik. Avrupa, Kıbrıs Rum Kesimi’ni KKTC ile olan problem çözülmeden birliğe kabul etti. Bu da Türkiye için AB içinde iki Rum vetosu demek. Avrupalıların bu konuda öne sürdüğü gerekçeler de mantıklı değil. Eğer Doğu Timor, Kosova ya da Karadağ bağımsız ülkeler olarak tanınabiliyorsa, neredeyse 40 yıldır ayrı olarak varlığını sürdüren KKTC neden tanınamasın?

Yazının devamı GQ Ağustos sayısında