FX
Love Story, detayların doğru olması gerektiğinin farkında olan bir dizi. Connor Hines tarafından yaratılan ve Ryan Murphy’nin yapımcılığını üstlendiği bu mini dizi, John F. Kennedy Jr. ile Carolyn Bessette’in ilişkisine dair boşlukları doldurma gibi zor bir görev üstleniyor. Bu evlilik hem son derece özel hem de kaçınılmaz biçimde kamusaldı. Bitmek bilmeyen spekülasyonların ve dedikoduların konusu olmuş, bolca fotoğrafla belgelenmiş ama neredeyse hiç video kaydı bulunmayan bir ilişkiydi.
Bu yüzden Love Story’nin kaynak materyali olan, Bessette hakkında 2024 yılında yayımlanan bir biyografi ve geniş bir magazin arşivi, neredeyse tarihsel bir yeniden canlandırma titizliğiyle dramatize edilmiş. Bu da Sarah Pidgeon ve Paul Anthony Kelly’nin, Battery Park’taki meşhur kavgaları sırasında John ve Carolyn’in üzerinde bulunan kırışık ve mevsime tuhaf biçimde uymayan kıyafetlerin her bir katmanını doğru şekilde giymelerini sağlamak anlamına geliyor. Aynı zamanda çiftin çevresindeki kişilerin birebir sayılabilecek oyuncu seçimleriyle yeniden yaratılması demek. Carolyn’in Calvin Klein’da halkla ilişkilerci olarak çalıştığı dönemde müşterisi olan Annette Bening’den, JFK Jr.’ın eski sevgilisi Daryl Hannah’ya kadar. Ve elbette Carolyn’in zamanla efsanevi şıklığı güçlenirken saçının sarı tonuna yapılan mikro ayarlamalar da bunun bir parçası. Muhtemelen saç röflelerinin tam olarak nereye yerleştirileceğini tartışmak için yapılan uzun toplantılar yapılmıştır.
Bu özenli işçilik dizinin 1990’ların New York’unu yeniden yaratmasında da kendini gösteriyor: The Odeon’un parlayan neon tabelası, Calvin Klein ofisindeki cam tuğlalar, taksilerin üzerindeki Miss Saigon reklamları. Aynı titizlik dizinin müzik seçimlerinde de var. Çünkü Love Story’nin müzikleri, 90’ların tuhaf ama zarif estetiğini yansıtan şarkı seçimleriyle dolu adeta bir hazine.
Pilot bölümdeki farklı sahneler —John’un yeni açılan Equinox spor salonunda tişörtsüz şekilde ter dökmesi ya da Carolyn’in Roxy’de sigara üstüne sigara yakması— CeCe Peniston’dan Slowdive’a uzanan bir müzik şöleniyle destekleniyor. Çiftin sürekli olarak kamusal görünürlük ile mahremiyet arasında gidip gelen ilişkisi, aristokrat kayıtsızlığı ile orta sınıf azmi arasındaki gerilimle birleşirken 90’ların müzik çeşitliliği de ortaya dökülüyor. İçten içe yanan indie rock parçaları (Low – “Lullaby”), kariyerlerinin ikinci ya da üçüncü dönemini yaşayan rock yıldızları (Tom Petty, Duran Duran) ve daha önce 90’lar televizyonunda sıkça duyduğumuz romantik parçalar (“Damn I Wish I Was Your Lover”). Stone Roses! The Breeders! Stereolab! Mazzy Star hem de iki kez!
Carolyn Bessette Kennedy’nin stili minimalizmle özdeşleşmiş olabilir, ancak Love Story’nin müzikleri oldukça maksimalist. Buna rağmen siyah bir boğazlı kazak kadar zamansız kalmayı da başarıyor. Soundtrack’in arkasındaki isim ise deneyimli müzik süpervizörü Jen Malone. Malone’un diğer projeleri arasında Euphoria, Wednesday ve The Penguin de yer alıyor.
Malone ile yaptığımız sohbette JFK Jr. ile Carolyn’in ilk karşılaşma sahnesine Kate Bush yerleştirmekten, zor lisans süreçleri için kişisel mektuplar yazmaya kadar pek çok konuyu konuştuk. Ayrıca Gen X’ten Gen Z’ye uzanan müzik zevki aktarımını nasıl kurduğunu da anlattı. Röportajın ardından ise Love Story’nin bu sezonki en iyi şarkı kullanımlarına dair seçimlerimizi bulabilirsiniz.
GQ: Öncelikle şunu söylemeliyim, bu diziyi izlerken ve müziklerini dinlerken inanılmaz keyif alıyorum. Bu projeye ilk nasıl dahil olduğunuzu ve dizinin müziğine yaklaşımınızın başta nasıl şekillendiğini anlatabilir misiniz?
Jen Malone: Fox’taki yöneticiler bana ulaşıp 90’lar temalı bir proje ile ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sordular. Ben de “Kesinlikle evet” dedim. Ardından Brad ve Nina ile tanıştım ve hemen iyi anlaştık. Tüm senaryoları okuma fırsatı buldum ve John ile Carolyn’in hikâyesini ve ailelerinin hikâyesini 90’lar boyunca nasıl anlatacaklarını görmek gerçekten harikaydı.
Müzik açısından mümkün olduğunca evrensel kalmak istedik. Çünkü müzik açısından çok güçlü bir dönemdi ve tek bir türe bağlı kalmak istemedik. En büyük 90’lar hitleri ya da en bariz seçimler yerine biraz daha az bilinen şarkıları keşfetmek çok eğlenceliydi. İnsanların da buna iyi tepki verdiğini düşünüyorum. Mesela ilk bölümdeki Peter Gabriel şarkısı “Blood of Eden”. Pilot bölümü yöneten Max Winkler ile birlikte çalışırken sezonun genel tonunu belirlemek için bu şarkıyı neredeyse bir film müziği gibi kullandık.
Ayrıca döneme sadık kalmak da çok önemliydi. Başka bölümlerde öyle sahneler oldu ki “Tanrım, bu şarkı burada mükemmel olurdu” dedik. Sonra fark ettik ki şarkı 1996’da çıkmış ve sahne 1994’te geçiyor. O yüzden kullanamadık. Müzik konusunda bu özgünlüğü korumaya çalıştık.
Peki lisansını almakta zorlandığınız şarkılar oldu mu? “Bunu kesin istiyorum” deyip almakta zorlandığınız bir şarkı?
Björk. Harika bir şarkıydı ve sahneye mükemmel uyuyordu. Ama Björk’ün şarkılarını lisanslamak çok zor olabiliyor, bunu biliyordum. Yani biraz da “Bunu kendi başına açtın” durumu oldu. Talepleri gönderdik ve beklemeye başladık. Sürekli takip ettik ama onay gelmiyordu. Zaman daralıyordu ve hâlâ bir cevap yoktu. Bu yüzden alternatifler düşünmeye başladık.
Eğer uzun süre cevap gelmezse bazen yapımcıların ya da yönetmenin sanatçıya bir mektup yazmasını isteriz. Bu bazen süreci hızlandırabiliyor. Ama bu sefer yapımcılarla konuşurken “Biliyor musunuz, bu mektubu ben yazayım” dedim.
Çünkü Björk benim ilk aşkımın soundtrack’iydi. 1993’te New York’taydım. Post ve Debut albümleri benim için çok güçlü anılarla bağlantılı. O albümleri dinlediğimde kendimi yine 19 yaşındaki halim gibi hissediyorum, ilk kez âşık olduğum zamanlara dönüyorum. Ona yazdığım mektupta diziden, bu ilişkiden ve müziğinin benim için ne ifade ettiğinden bahsettim. Müziklerinin hayatımdaki çok önemli bir dönemin soundtrack’i olduğunu anlattım. Yazarken gerçekten ağlıyordum. Ve ertesi gün onay geldi.
Vay canına. Bu gerçekten harika.
Evet ve miks aşamasına geçmeden hemen önce geldi. Yapımcılara sürekli “Bu bir ret değil, bu bir ret değil” diyordum. Sonunda onayı aldık. Herkes çok mutlu oldu. Çünkü Björk şarkılarının kullanımına çok sık izin veren bir sanatçı değil.
Aslında hiç ret almadık. Kate Bush ile de ekibi üzerinden çok yakın çalıştık. Çok destekleyicilerdi. Özellikle ikinci bölümde kullanılan “This Woman’s Work” için. O sahnede fikir biraz Romeo ve Juliet gibiydi. Carolyn servis kapısından içeri girerken John kırmızı halıdan ilerliyor. Peter Gabriel’in müziği yavaşça Kate Bush’a karışıyor ve tam birbirlerini gördükleri anda o güçlü, güzel yakın planlar geliyor.
“Common People” hakkında da sormak istiyorum. Şu ana kadar dizideki en sevdiğim müzik kullanımlarından biri. Özellikle John ve Carolyn’in dans ettiği diegetic sahne olduğu için.
Senaryolarda bazı şarkılar sadece geçici placeholder olarak yazılmıştı. Ama bu şarkı gerçekten özeldi. Senaryoda baştan beri vardı. Ve lisansını almak gerçekten zordu. Jarvis Cocker’ın yayın haklarını yöneten ekibe talep gönderdiğimde bana “Yedek bir şarkı bulun. Bu şarkıyı genelde lisanslamaz” dediler. Ama biri bana “Bunu yapamazsın” dediğinde ben daha da motive oluyorum. Bir şekilde yolunu bulacağımı biliyordum.
Başka bir projeden tanıdığım bir yapımcı bana çok yardımcı oldu ve gerekli bağlantıları kurarak sonunda onay almamızı sağladı.
Gerçekten mükemmel bir sahne oldu. Sarah ve Paul çekim sırasında şarkıyı sette duyuyordu ve sahnede ne kadar eğlendikleri çok belliydi. Jarvis ve ekibine bu şarkıyı kullanmamıza izin verdikleri için gerçekten minnettarız.
Bu harika. Ayrıca gerçekten türünün tek örneği bir şarkı. Sözleri ya da müzikal yapısı bakımından ona benzeyen başka bir şey yok.
Kesinlikle yok. Eğer onun lisansını alamamış olsaydık, açıkçası ne yapardık yüzde yüz emin değilim. O şarkı için hiçbir B planım yoktu.
Peki ya “Heaven or Las Vegas”? Ben tam bir müzik manyağıyım ve o şarkı bana inanılmaz ikonik geliyor. Ama televizyon ve sinemadaki geçmiş kullanımlarına baktığımda bence çok az değerlendirilmiş bir parça gibi görünüyor. Dizide nasıl kullandığınızdan biraz bahseder misiniz?
Cocteau Twins en sevdiğim gruplardan biri. Dizideki birçok şarkının kişisel çalma listemden geliyor olması benim için büyük bir şanstı. Uzun zamandır bir yapımda kullanmak istediğim şarkılardı bunlar. Şarkıyı Max’e gönderdim. O da çok sevdi. Sahnedeki yerini bulduk. Müthiş çalıştı. Kesinlikle öyle bazı şarkılar var ki — Björk, Stone Roses gibi — beni ve kişisel zevkimi tanıyan biri diziyi izlediğinde “Bu tam Jen’lik” der.
90’larda gerçekten iyi bir müzik zevkiniz varmış gibi duruyor! Sormak istediğim bir diğer şarkı da düğün sahnesindeki “(Nice Dream)”. Sanki bu, sizin de söylediğiniz gibi, 90’larda çok büyümüş bir gruptan gelen ama ilk akla gelen seçimlerden olmayan bir örnek.
O sahne için yavaş bir şarkı istiyorduk. Parça diegetic değil, yani çiftin düğünde gerçekten dans ettiği şarkı olarak değil, sahnenin üzerine bindirilmiş şekilde kullanıldı. Çok stilize çekilmiş bir sahne; onlar yükseliyor ve odadaki tek insanlar gibi görünüyorlar. Ve “(Nice Dream)”, Radiohead’in en hüzünlü şarkılarından biri. Çok kırılgan duyuluyor, neredeyse bir ninni gibi. Sürdürülebilir olmayan o huzurlu hayat fikrini anlatıyor. Ve bence bu bizim hikâyemizi çok iyi kapsıyordu. Karşınızda birbirine çok ama çok aşık iki insan var. Ama hepimiz ne olacağını biliyoruz. Bence herkes diziyi biraz gözleri kapalı izliyor, mutlu bir son umarak.
Dizi hakkında yapılan yorumları okuyunca herkesin kendine dokunan farklı bir şarkı seçtiğini görüyorsunuz. Sanırım dizi genel olarak insanlarda uzun zamandır erişmedikleri anıları harekete geçiriyor. Portishead, Jeff Buckley, PM Dawn — herkesin kalbine dokunan, sinir uçlarına basan bir şarkı var. Ve bugünün dünyasında, cep telefonlarının, pazar akşamı maillerinin, gece yarısı maillerinin ya da Slack mesajlarının olmadığı bir döneme geri dönme fikri çok güçlü geliyor. Bir şeyi istiyorsanız ya da öğrenmek istiyorsanız gidip peşine düşmeniz gereken bir zamandı. 90’lar bugün bambaşka hissettiriyor.
East Village’daki genç erkeklerin JFK Jr. gibi giyindiği TikTok videoları gördüm — Kangol şapkalar, ceketler, kravatlar. Belli ki o enerjiyi geri getirmeye dair bir ilgi var.
Şu anda gerçekten büyüleyici olan şey şu: Bir yanda Gen X var ve bu dönem tamamen bizim dönemimizdi, şekillendiğimiz yıllar. Ama aynı zamanda Gen Z’ye de geçiyor. Bu çocukların Cocteau Twins’i ya da The Cranberries’i ilk kez keşfedişini izlemek çok güzel. Bu şarkıların büyük kısmı yıllardır benim çalma listelerimdeydi ve insanların Slowdive’ı ya da Low’u diziye koyma fikrine bu kadar açık olmasına hâlâ inanamıyorum. Bu projede çalışmak çok keyifliydi ve kişisel olarak da çok tatmin ediciydi.
Bugün New York’taki genç kadınların nasıl influencer olmak istediğini düşünüyorsanız, bir zamanlar da şehirli ve kendine saygısı olan her genç kadın için ideal kariyer halkla ilişkilerdi. PR çalışanları şehirde cool partilere gider, cool kıyafetler giyer, işteyken Page Six okur, bütün gün ilkel cep telefonlarıyla konuşur ve tek bir Get Ready With Me videosu çekmek zorunda kalmazdı. Carolyn’i, Calvin Klein’da kurumsal tarafta çalışan ve PR kariyer basamaklarının alt kısmında sağlam duran biri olarak görüyoruz; işe hazırlanıyor, Parliament marka sigara içiyor, metroya biniyor ve bir paket daha Parliament alıyor. (Sigarayı bırakmakta zorlanıyorsanız bu diziyi izlemeyin.) “Loaded”, adeta groovy bir Frankenstein canavarı gibi bir şarkı — içinde bir Edie Brickell remiksinden alınmış davullar, Peter Fonda’nın motosiklet filmi The Wild Angels’dan bir parça ve hatta başka bir Primal Scream şarkısından kırıntılar var — ve bu sokak zekâsı taşıyan sahneye mükemmel uyuyor.
JFK Jr.’dan önce Carolyn’in Michael Bergin’le gidip gelen bir ilişkisi vardı. Bergin sonradan Mark Wahlberg’in yerine Calvin Klein’ın ikonik iç çamaşırı modeli olacak ve nihayetinde Baywatch kadrosuna katılacaktı. Carolyn başta mesafeli davranıyor — zavallı Michael, Carolyn’in takıldığı kulübe girebilmek için bir saat sırada beklemek zorunda kalıyor — ama bu tavrı uzun süre sürdüremiyor. Cocteau Twins’in o dream-pop şaheserinin televizyon ya da sinemada tonla kullanıldığını sanıyordum, çünkü hayal gibi bir yakınlaşma sahnesi için mükemmel bir atmosfer yaratıyor. Ama yakın dönemde bulabildiğim tek büyük kullanım bir Bojack Horseman bölümüydü. İyi kapmışsın, Love Story.
Bir partide tanıştıktan sonra JFK Jr., Carolyn’in iş yerine bir Kangol şapkayla geliyor — ki görünüşe göre son zamanlarda downtown NYC’deki birkaç genç erkeğin başında yine belirmeye başlamış — ve flört dolu bir prova sahnesi yaşanıyor. Lenny Kravitz’in Amerika’daki ilk top 10 hiti çalmaya başlarken tuhaf bir aşk üçgeni şekilleniyor: John, Carolyn ve Carolyn’in patronu Calvin Klein. Calvin olan biteni hem heyecanla — çok ünlü biri benim kıyafetlerimi alıyor — hem de kıskançlıkla — ben bu adam kadar ünlü değilim — izliyor. Bu arada Lenny Kravitz o kadar uzun süredir hayatımızda ki sanki biraz onu hafife almaya başladık. Bence başlamamalıyız. Adamın bodrumunda gece kulübü var. Bu özel bir insan.
Gazeteler John’un Daryl Hannah ile yeniden birlikte olduğunu yazıyor ve Carolyn küplere biniyor. Özür gülleri taşıyan bir teslimatçı ordusu Calvin Klein ofisine geliyor ama bu unutulmaz 1992 R&B hiti eşliğinde geri çevriliyor. James Brown gitar sample’ı, serpiştirilmiş flüt sesleri, o caz tınılı “Never gonna get it, never gonna get it” a capella kırılması... Bir kez daha, içinde mutfak lavabosu hariç her şey varmış gibi duran bir 90’lar prodüksiyonu ve saf karizmanın simyasıyla altına dönüşüyor. Kim bir daha bu kadar iyi bir şarkı yapacak? Belki Raye yapabilir...
Love Story, John ve Carolyn’in ilişkisine ilginç bir ayna da tutuyor: Calvin Klein ve bir zamanlar asistanı olarak çalışıp sonra ikinci eşi olan Kelly Klein üzerinden. İkinci bölümde Kelly’nin yüzme havuzu fotoğraflarından oluşan sehpa kitabının lansman partisini görüyoruz; Carolyn partiye “Human Behavior”ın vurucu davulları ve Björk’e özgü hırıltıları eşliğinde katılıyor. Sonrasında Kelly ona ünlü bir soyadı taşıyan biriyle birlikte olmanın zorluklarını anlatıyor: “Böyle biriyle olmanın bir sürü bedeli var... günün sonunda seni hiçbir zaman gerçekten seçmezler. Böyle parlayan insanlar herkese aittir.” Ardından Calvin’in etrafındaki genç erkek hayran grubuna anlamlı bir bakış fırlatıyor — gerçek hayattaki çift sadece birkaç yıl sonra ayrılacaktı — ve odak, burada iç çamaşırıyla şampanya servis eden Carolyn’in eski aşkı Michael Bergin’e kayıyor. Sonuçta Björk’ün söylediği gibi, bir insana fazla yaklaşırsanız kafa karışıklığına hazır olun.
Love Story’de Jacqueline Kennedy Onassis’ten de bir parça görüyoruz. Onun non-Hodgkin lenfoma nedeniyle ölümü, John ve Carolyn resmen birlikte olmaya başlamadan kısa süre önce gerçekleşmişti. Yakın zamanda Feud: Capote vs. The Swans’da Babe Paley’i canlandıran Naomi Watts burada Jackie’yi ve onun tavırlarını olağanüstü bir şekilde taklit ediyor; John’a Kennedy mirasını nasıl taşıması gerektiğini, o kendine özgü işlenmiş sesiyle anlatıyor. Jackie’nin sağlık durumu kötüyken çerçeveli bir tabloyu alıp Upper East Side’daki evinde 1960 tarihli müzikal Camelot’tan reprise eşliğinde dans ettiği bir sahne var. Bu, JFK suikastının ardından Life Magazine’e verdiği röportajda sözünü ettiği yapım; John F. Kennedy’nin kısa başkanlığını Richard Burton’ın Kral Arthur olarak söylediği “one brief shining moment” ile kıyaslamış ve JFK döneminin kalıcı mitini “Camelot” olarak yaratmıştı. Elinde dans ettiği tablonun JFK’nin Beyaz Saray portresi olduğunu fark ettiğimizde bu dizide herkesin tam gaz gittiği iyice belli oluyor. Love Story’nin uzmanlık alanı bu işte: magazinsel fan fiction’ı öyle bir detay seviyesiyle hayata geçiriyor ki ona kapılmamak zorlaşıyor.
John ve Carolyn sonunda birlikte oluyor. Bu anın hemen öncesinde John’u yağmur altında bisiklet sürerken, trip-hop tarihinin temel taşlarından biri eşliğinde izliyoruz. Tam bir Pure Moods anı.
Akıllı telefonların hayatımızı ele geçirmesinin üzerinden neredeyse 20 yıl geçti; o küçük siyah dikdörtgenlerin başlarımızı aşağı eğdiği ve zevklerimizi törpülediği 20 yıl. Love Story’nin aksesuar departmanı kutsansın ki John’a bir Discman vermişler de o da Central Park’taki sevimli erkek erkeğe futbol buluşmasına giderken Tom Petty dinleyebiliyor.
John’la büyük bir kavganın ardından Carolyn, Michael Bergin’i arıyor. Neden bilmiyorum ama onun adı her geçtiğinde hem adını hem soyadını yazmak gerekiyor gibi geliyor; öyle bir tam isim aurası var. Michael yatakta uzanmış, göğüs kasları adeta John Singer Sargent tablosundan fırlamış gibi dramatik bir ışıkla aydınlatılmış. Telefonu açıyor. Carolyn kapatıyor. İşte on yılın başka bir sevimli teknolojik ayrıntısı daha: Birine mesaj atıp “haha” duvarının arkasına saklanmak yerine gerçekten aramak zorunda olmak. Ah, 1990’lar tam bir öpüşme müziği dönemiydi.
Beşinci bölümde işler gerçekten ısınıyor; çünkü John ve Carolyn’in Battery Park’taki meşhur kavgasını görüyoruz. Sahnedeki mizansen o kadar sevgi dolu bir dikkatle yeniden kurulmuş ki kavga ilerledikçe Carolyn’in saçı bile at kuyruğuna girip çıkıyor. Tartışma bir noktada fiziksele dönüyor, sonra da sanki iki taraf da doğruluk serumu vurmuş gibi fazlasıyla dürüst bir kavga sonrası konuşmasına evriliyor. Carolyn sonunda John’un neden Kennedy yerleşkesindeki kahvaltı çizelgesine onun adını yazmadığını öğreniyor — ki bu da benim bütün bölüm boyunca takıldığım şeydi. Bir erkek olarak bir kadınla kahvaltısı arasına nasıl girebilirsin? John’un evlilik teklifi gözyaşları içinde kabul ediliyor ve ardından tarihin sonundan beri nice romantik ana eşlik etmiş bir grubun tatlı melodileri duyuluyor: Goo Goo Dolls, bebeğim. Buna bir de “Iris”in TikTok’ta yeniden dirilişini ekleyince John Rzeznik şu sıralar kendini gayet iyi hissediyor olmalı.
Carolyn ve John sıradışı bir düğün için birbirlerini gaza getirirken bu Britpop klasiği loft’larındaki gösterişli stereo sistemden yükseliyor. Carolyn, John’un Brown University sweatshirt’ünü giymiş halde, geleneksel olmayan düğünlerin geleceğini adeta önceden görüyor: “Ne gelin çiçeği atma... ne parti hediyeleri... ne bridal shower... ne baba-kız dansı... hatta aslında babamın orada olmasını da istemiyorum, nokta.” Jarvis Cocker bu şarkıda ucuz bira içen ve hamamböcekleriyle dolu bir harabede yaşayan bir adamla takılan zengin bir kadını anlatıyordu; diziye taşındığında ise şarkı sözleri, Carolyn kadar başarılı bir kadının bile bir Kennedy ile kıyaslandığında sıradan biri olacağı fikrini sunuyor. Ne yapılabilir? Konuk listesini acımasızca budamanın ve herkesi Georgia kıyılarındaki asfalt yolu bile olmayan bir adaya sürüklemenin zamanı.
Prestij televizyonunda müzik süpervizyonunun geleneklerinden biri, izleyiciyi dönemine sadık şarkılarla hipnotize edip ardından hiç beklenmedik bir parçayla çarpmaktır. Burada da durum öyle. Calvin Klein ve Carolyn arasında gergin bir konuşmanın ardından — Carolyn işinden ayrılıyor çünkü “varlığının dikkat dağıtıcı hale geldiğine” inanıyor, Calvin ise gelinliğini kendi markası yerine yükselişteki Narciso Rodriguez’e yaptırdığını biliyor — Carolyn’i CK koridorunda son kez “Venus In Furs”ün tiz uğultusu eşliğinde yürürken görüyoruz. Küçük bir not: Alessandro Nivola’nın “Narciso” kelimesini incinmiş ve kindar bir tonla söyleyiş biçimi olağanüstü. Sen de mi, Carolyn?
Leonard Cohen şarkısının 1969 tarihli bu parlak yorumu başka bir kurmaca düş sahnesinde çalıyor: John ve Carolyn, düğünlerinin sabahında, bir gece önce sahilde birlikte uyuyakaldıktan sonra çıplak şekilde denize giriyor. Geçen bölüm Carolyn’in parkta John’u yere serdiğini düşündüğümüzde, şarkıdaki “And you know that she’s half-crazy / But that’s why you want to be there” sözleri oldukça yerinde geliyor. İkisini sonsuz okyanusta birlikte süzülürken izlemekte çok güzel ama inkâr edilemez biçimde ürkütücü bir şey var.
Düğünde ilk dans şarkısı seçmenin komik yanı, tamamen iç karartıcı olmayan romantik bir şarkı bulmanın ne kadar zor olması. Sanki bütün yavaş aşk şarkılarında az ya da çok bir felaket hissi var. Ed Sheeran “Perfect”i yazarken ne yaptığını tam olarak biliyordu; piyasada o alanda büyük bir boşluk vardı. Neyse, John ve Carolyn’in çok gizli düğününde çalan şarkının The Bends albümündeki bu bol gitar katmanlı parça olması mantıklı. Radiohead’in beş üyesinin de akustik gitar çaldığı bu şarkı, inandırıcı mutluluk ve ait olma imgeleri kuruyor, sonra da onları yalnızca güzel bir rüya olarak kenara itiyor. Carolyn ve John kalabalığın arasından yükselip havada süzülüyor, birbirlerinin bakışında kayboluyorlar. Yine de gecenin yumuşak altın ışığı ara sıra kameradan gelen kör edici beyaz bir flaşla kesiliyor.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.